Temmuz18 , 2024

“Bu atölyede kalbimden geçmeyen hiçbir şey yok!”

İlgili Yazılar

Türk sanatının zarif temsilcileri

Geleneksel Türk sanatlarının ve kültürünün yaşatılmasında, dünyaya tanıtılmasında büyük...

“Biz onu en çok siyah beyaz görüntülerinden sevdik…”

“İlk işimiz Atatürk belgelerini kurtarmak. Bunu bu ülkeye ve...

Bir nesil onun sesiyle büyüdü: Jeyan Tözüm

Tiyatro, sinema ve seslendirme bütün olarak bir insan olsaydı...

“Fotoğraf, benim için müthiş bir terapi aracı oldu”

Uzun yıllardır fotoğraf sanatı ile ilgilenen iş insanı Serhan...

“Fotoğraf makinem, fırçam; yaşamın kendisi ise boyalarım oldu”

Çektiği fotoğraf karelerine yaptığı dijital müdahalelerle ortaya koyduğu eserlerinde...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Kadınlar, kediler, kuşlar, özellikle baykuşlar ve bir de zaman…
Ressam Lale Temelkuran’ın sanatından bize en çok yansıyanlar. 10 yıl sonra İzmir’deki ilk kişisel sergisi Olmak Zamanı üzerine söyleştiğimiz sanatçı, eserlerini “Olgunlaşma zamanımın ürünleri” diye yorumluyor. Eskizsiz çalışan, her zaman her yerde üretebilen ressam, “Kendime zaman yaptım” diyor; her koşulda üretmeye devam eden tüm kadınlara tercüman oluyor.

SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN
FOTOĞRAFLAR: OZAN YAYMAN

10 yıl aradan sonra açılan ilk sergisinde bir araya geldiğimiz ressam Lale Temelkuran ile sıcak, samimi söyleşimiz, mart ayının soğuğundan yaz aylarının güneşli günlerine uzanan bir hatıra… Temelkuran’ın eserleriyle, 2018’de İstanbul’da açtığı Kuş Kadınlar sergisinden bu yana ilk kez İzmir’de buluşmuştuk. Prensip olarak yeni şeyler yapınca sergi açılmasını doğru bulduğunu söyleyen, “En azından üç – beş yıl ara olmalı, o değişimi de görmeli insanlar” diyen Temelkuran, İzmir’de 10 yıl sonra ilk kişisel sergisi Olmak Zamanı’nındaki eserlerini, 7 – 26 Mart 2022’de Konak’taki Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezinde sanatseverlerin ilgisine ve beğenisine sundu. Resim öğretmenliğinde tam 50. yılını yaşayan; Buca Eğitim Enstitüsü Resim Öğretmenliği Bölümünden mezun olduğu 1972’de başladığı mesleğini, Suphi Koyuncuoğlu Lisesi’nde 1995’te emekli olarak başka bir boyuta taşıyan ressam, 20 yıldır Bornova’daki atölyesinde çalışmalarına devam ediyor. Hatta bir üniversite diploması da sıkıştırmış araya. ‘90’larda üniversite mezunlarını çoğaltmak için yapılan bir uygulamayla Anadolu Üniversitesinde son sınıfı uzaktan okumuş, 1994’te mezun olmuş. Emekliliğine bir kala…


Eserlerinde kadınların zamanına dair hikayeler anlatan Temelkuran, resim yapmak için kendine zaman yaptığını çünkü özellikle Türkiye’de üreten kadınların buna mecbur bırakıldığını belirtiyor ve ekliyor: “Dikkat ediyorum önceki sergilerde başı yana eğilmiş kadınlar çizmişim; şimdi ellerini kaldırıyorlar, vücutları daha dik duruyor.” Gazeteci ve yazar Ece Temelkuran ile Altın Portakallı yönetmen İnan Temelkuran’ın annesi ressamla söyleşimize, edebiyatçı ve sinemacı çocuklarının yeteneklerinin ilk nüveleri de girdi.

“Her yerde resim yapabilirim”

Olmak Zamanı’nı nasıl bir fikir üzerine kurdunuz?
Kişisel olarak olmak zamanım. Bir de mutlu olmak zamanı, beraber olmak zamanı… Her şeyin zamanı gibi düşündüm. Daha çok, algıladığım dünyayı yorumlamak gibi oldu. Duygularım, aklımdan, kalbimden geçenler, her şeyin bende bıraktığı izleri yorumladım. Kendi zamanım içinde olgunlaşma zamanı gibi yorumladım.

Çalışmalarınızda zaman belirleyici bir tema… Özellikle kadınların zamanı…
Evet. Kadınların zamanı algılayışının erkeklere göre farklı olduğunu düşünüyorum. Anlar çok önemli. Yaşadıkları şey, zamana yayılıyor ve anılarını biriktiriyorlar. Zamanla ilgili altı yedi sergi açtım. Kadınların o anlar üzerine anlatabileceği çok fazla şey var. O yaşanmışlıklardan çıkan sonuçlar, resme konu oluyor.

“Kendine zaman yapmayı öğrenmek” diyorsunuz. Nasıl yapılır zaman?
Türkiye’de kadınların resim yapması için kendine zaman yapmayı öğrenmesi gerekiyor. Çünkü kendine ait bir şeye zaman kalmıyor, bu toplumsal hayatta. Kadınlar doğurganlıklarından ötürü zamanı kendinden çok başkalarına harcıyor. Oradan buradan toparlayıp zaman yapıyorsunuz, sırf istediğiniz şeyleri yapmak için. Bunu beceremezseniz o girdabın içinde kaybolup gidiyorsunuz. Kaybolmayıp direnmeye çalıştım. Pek çok işi hallettikten sonra resim yapıyorum. Resim yaparken bazıları, mekanla ilgili, “Şöyle olması lazım” der. Benim öyle bir derdim olmadı. Koşulları ayarlamak zorunda kaldığım için her zaman, her yerde resim yapabilirim.

Akademiden sonra çocuklarınızı büyütme sürecinde 10 sene kadar resim yapmamışsınız. Bu dürtüde o dönemin de payı var mı?
Çocuklarla ne kadar ilgilenilmesi gerektiğini, çocukluğun onun hayatını ne kadar etkilediğini bildiğim için, “Ben hiçbir zaman öne çıkmayacağım, çocuklarım öne çıkacak” dedim. 10 yılın sonunda bir buçuk yıl deliler gibi desen çalıştım. 1987’de karma sergiye katıldım. Çalışmadığınız sürede biriktiriyorsunuz. Şikayet ettiğiniz şeyler de yaratıcılığınızı destekliyor. Dikkatimi çekiyor; önceki sergilerde başı yana eğilmiş kadınlar çizmişim; şimdi ellerini kaldırıyorlar, vücutları daha dik duruyor.

Resimlerinizde kadınlar, kuşlar ve kediler belirgin karakterler. Nasıl bir araya geliyorlar?
Kadınlar, en bildiğim şey. Ne sıkıntı yaşarlarsa yaşasınlar, çoğunun karakterinin bozulmadığını düşünüyorum. Bir yol buluyor kendini anlatmak için. Kuşlar, zamanla ilgili… Çok hızlı hareket eden hayvanlar. Zamanın hızlı akmasıyla beraber kadının özgürlük düşüncesi gibi yorumlanabilir. Kedi de karakteri değişmeyen hayvanlardan. Benim resimlerim tek bir şeyi anlatmaz. Pek çok hikaye çıkabilir. Belki de dünyanın karmaşıklığı her şeyi etkiliyor. Karşı taraf ne hissediyorsa hikayesi o olabilir. Mesela torunum, ağzı olmayan bir çocuk resmimi görünce “Bu çocuğun neden ağzı yok?” demedi. “Babaanne, bu çocuk konuşmak istemiyor mu?” dedi.

Kuşlar bir yanıyla özgürlük ama bir yanıyla da kafesi içermiyor mu?
Kafeste olanlar da var ama hiçbir kafesin kapısı kapalı değildir. Kuş evleri serisi yapmıştım. Ev olup da kapısı olmayan tek yapıdır. Ev bazen kapandığınız yer anlamına da geliyor. Esareti anlatmıyor ama onları oraya kapayan da biziz.

Baykuş özel bir önem taşıyor mu?
Başını 270 dereceye yakın çeviriyor ve her şeyi görebiliyor. Kadınların böyle bir özelliği olduğunu düşünüyorum. İlle görmeniz gerekmiyor, hissetmeniz de size yol gösterici olabilir. Pek çok kültürde baykuşun anlamı bizimkinden farklı. Bizde ölümle bağdaştırılır. Sebebi şu olabilir: Baykuşlar gece çıkıyor, daha iyi görmek için ışık yanan evlerin üzerine konuyor. O evlerde de genellikle hasta olduğu için ışıklar yanıyor, bir şey olunca ölüm yorumu yapılıyor herhalde. Batı’da bilgeliği anlatıyor. Baykuş, güzel sanatların da simgesi, her yeri gördüğü için.

Orta Doğu’da kadın olmak üzerine kafa yoruyorsunuz. Orta Doğu’da kadın olmak şiddet de içeren bir şey ama resimlerinizden şiddet yansımıyor. O dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Öyle resimlerden hoşlanmıyorum. Resim, çok ağır bir şeyi bile zarafetle anlatmaktır. Duygularınız ne kadar yoğun olsa da. Çok hüzünlü bir resim yapmıştım, ertesi gün tahammül edemedim. Şiddete karşı olduğum gibi fırçamla da böyle bir şey yapmadım, yapamam.

Lale Temelkuran İzmir’de 10 yıl sonra ilk kişisel sergisi Olmak Zamanı’nı, Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezinde açtı

Sivas Katliamı’nda ölen aydınlar için 10 saat kadar ayakta kalıp bir resim yapmışsınız. Sonra da onu beyaza boyamışsınız. Nasıl bir duygu haliydi?
Yok ettim. Sadece çocuklar çalışırken benim fotoğrafımı çekmiş, o duruyor. Dayanamadığım şeyi kalıcı bir esere dönüştürüp görmeye de dayanamadım. “Onlar Güneşe Gömüldüler” idi yaptığım şey. Hiçbiri ölmemiş ve canlıydı. Zıddını düşündüğünüz zaman çok acıydı.

Eskiz yapmadan çalışıyorsunuz…
Hiçbir resmimin eskizi yok, tekrarı yok. Bir resmimi önüme koysanız yapamıyorum. Bir renkle ya da dokuyla başlıyorum, sonra hikayenin içine giriyorum ve o kendisi çıkıyor.

Ne yapacağınızı bilerek mi başlıyorsunuz?
Hayır. Duyguyla başlayıp bilgiyle bitiyor. Bilgiyi, resim ortaya çıkmaya başlayınca kullanıyorum. O resmi artık obje gibi görüyorsunuz, düzeltilmesi gereken şeyler oluyor. Bütün o kompozisyon kuralları, resim oluşurken ortaya çıkıyor. Onun için hiç eskiz çalışmıyorum. Çok etkilendiğim şeylerden bir kompozisyon çıkıyor. Mesela Osetya’da öldürülen çocuklar resmi vardı. Başladım, altı – yedi saat, tansiyonum yükseldi. En son altına, “Anne ben öldüm mü?” yazdım ve ağlamaya başladım. Bu atölyede kalbimden geçmeyen hiçbir şey yoktur. Burada sadece ben varım. Arkadaşlarımın resimleri diğer odadadır.

“Resim öğretmenliği,sevmeyi de öğretmektir”

İlk nasıl keşfettiler sizi?
İçe kapalı bir çocuğun söyleyeceği şeyler vardır. İlkokulda resim dersinde matematik yapılırdı. Ama ortaokulda şanslıydım. Akhisar gibi bir yerde Mimar Sinan Üniversitesi mezunu bir hocamız vardı, benimle ilgilenmeye başladı. Orta ikide Picasso’yu nereden öğrendiysem onun gibi resimler yapar, yanına şiirler yazardım. Duvarlara resimleri yapıştırıp ayakta yapıyordum, ressamlar öyle yapıyor diye. Lisedeki hocam da bu okula gitmem gerektiğini söyledi. Akademide birinci sınıfta resmim satıldı, DYO resim sergisine seçildim. Tabii ki çok çalıştım. Sabahlara kadar çalıştığım olurdu.

Çocuğun yeteneğinin fark edilmesinde öğretmenin önemini bizzat yaşamışsınız. Nasıl bir öğretmendiniz sizce?
Çocukları çok seviyordum, onlar da bunun farkındaydı. Ortaokulda bir çocuk dayak yemiş, nasıl ağlıyor, “Bunu hak etmemiştim” diye. Ertesi hafta ona bir kitap aldım, Aganta Burina Burinata. “İlk defa haksızlığa uğruyorsun, hayatın boyunca dilerim çok haksızlığa uğramazsın. İlkinde çok üzüldün, ben de senin üzüldüğüne üzüldüm” gibi bir şey yazdım. 40 yıl geçti, atölyedeydim, telefonla biri arıyor. “Merhaba hocam, İstanbul Bağcılar’da bilmem ne hastanesi başhekimiyim. Hayatımda unutmadığım iki öğretmenden birisiniz, kitabınızı hala saklıyorum.” Hiç kitap okumayı sevmiyorum, diyen bir Kadir’imiz vardı, ona da Şimdiki Çocuklar Harika’yı hediye etmiştim. “Ben bundan sonra çok kitap okurum, şahane bir şeymiş bu”, dedi. Asıl vermek istediğim şey, insani değerleri, güzeli yakalamak, aramak. Sanat iyileştiricidir deniyor ama sadece yapan değil, bakan için de öyle. Bakmayı öğretmek de öğretmenin görevi. Temel savunduğum şey, düşünmeyi öğretmektir. Resim öğretmenliği, sevmeyi de öğretmek ve onu neden yaptığını da anlatabilmektir.

Bir de evdeki çocukların eğitimi mevzusu var. Sanatçı annesi olmak, sanatçılığa evrildiklerinin birebir tanıdığı olmak nasıldı?
Ece 3 yaşından beri yazıyor, yazı bilmediği zamandan beri. Ütü masasının üstünde, herkese mektuplar yazardı… İnan, lise ikide İtalyancaya başladı, sonra da İspanyolcaya. Bizden habersiz Milli Eğitim’in İspanya’da burslu sinema eğitimi sınavına girmiş, bir kişi alacaklarmış, kazandı.

Altın Portakallı filmi Bornova Bornova’da siz de oynamışsınız. Nasıl oldu?
Şahika Tekand oynayacaktı. “İstersen deneyeyim” dedim. Çok çalıştım, tek çekimde bitti. Beş ödül Antalya’dan, beş ödül Adana’dan ve İstanbul Film Festivali’nden de proje ödülü aldı. Sonra Antalya’da belgesel ödülü aldı. İkinci filmiyle de beşer ödül kazandı. Bir insanın ömrü boyunca alacağı ödülleri üç yılda aldı ve gitti. Amerika’da yaşıyor, şu anda senaryo yazıyor.

@laletemelkuran @ece.temelkuran #inantemelkuran #laletemelkuran @duyguozsuphandagyayman #ressam #sanat #sanatçı #resim #tablo #yağlıboya #kültürsanat #sanatgalerisi #art #artist #artwork #artgallery #painting #painter #oilpainting
@senur_bicer #sanat #ithafsanat #dijitalsanatlar @derinpr @burcucotuk @halime_surek_kahveci