Temmuz18 , 2024

“İnsanlar ikiye ayrılır; adil ve vicdanlı olanlar ile olmayanlar”

İlgili Yazılar

Türk sanatının zarif temsilcileri

Geleneksel Türk sanatlarının ve kültürünün yaşatılmasında, dünyaya tanıtılmasında büyük...

“Biz onu en çok siyah beyaz görüntülerinden sevdik…”

“İlk işimiz Atatürk belgelerini kurtarmak. Bunu bu ülkeye ve...

Bir nesil onun sesiyle büyüdü: Jeyan Tözüm

Tiyatro, sinema ve seslendirme bütün olarak bir insan olsaydı...

“Fotoğraf, benim için müthiş bir terapi aracı oldu”

Uzun yıllardır fotoğraf sanatı ile ilgilenen iş insanı Serhan...

“Fotoğraf makinem, fırçam; yaşamın kendisi ise boyalarım oldu”

Çektiği fotoğraf karelerine yaptığı dijital müdahalelerle ortaya koyduğu eserlerinde...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Daha ilk cümlesinden fantastik, masalsı bir roman okuyacağımızı muştulayan; dilindeki yumuşaklık ile günümüzün sert meselelerini dengeleyerek her şeyi dozunda veren bir yeni roman: PiNana. Edebiyattaki kadın dayanışması eserleri arasında yerini aldı. Ancak yazarı Ayşe Başak Kaban, kadınları cinsiyetine göre değil, iyiliğine ve kötülüğüne göre ayırdığını vurguluyor. İnsanın hasletlerine, doğanın bilgeliğiyle cevap veriyor.

SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

Sondan başa gidelim. Bu yıl yayımlanan romanlar arasında okurların dikkatini en çok çeken kitaplardan PiNana. Nasıl olmasın ki? Bilge anneanne Nana’dan onun meraklı, küçük, cesur torunu Pina’ya uzanan kuşakların kadın, ötekilik ve doğa meselelerini bir araya getiren yani yaşadığımız yüzyılın birbirine bağlı hastalıklarının ustalıkla kurgulandığı bir roman. Yazarı Ayşe Başak Kaban’ın adını, edebiyat dergilerinin düzenli takipçisiyseniz zaten on yıldan fazladır biliyorsunuz. İlk kitabı, yine kadınların ve diğer “öteki”lerin üçüncü sayfalara hapsedilen şiddetli hikayelerini anlatıyordu ki ne demek istediğimizi, adından anlayacaksınız: Ben, Kendim ve Bergen. Filmi 2022 kışına damga vuran “acıların kadını”, Kaban’ın kaleminde 10 yıl önce bambaşka bir öyküyle can bulmuştu. Edebiyatında kadın meseleleri baskın ama Kaban, insanları adil ve vicdan sahibi olanlar ile olmayanlar şeklinde ikiye ayırıyor.

SERT MESELELER İÇİN YUMUŞAK MASALSI DİL

Edebiyat dergilerinin düzenli takipçileri yazar Ayşe Başak Kaban’ın adına 10 yıldır aşina…

Öykü ve romanlarını yayımlamaya başlamadan önce İzmir’de gazetecilik yapan Kaban, ülkede olup bitenden çok etkilenen bir yazar. O da zaten, “Gazeteciliğin ekmeğini çok yedim, daha da yiyeceğim” diyor. Medya sektörüne ve ikiyüzlülüklere ayna tutan romanı Kırık Kalp Sendromu ile onu takip eden öykü kitabı Ne Malum’da da mesleğinin izlerini görüyoruz. PiNana’nın ise bir eli güncel Türkiye’ye ayna tutarken diğer eliyle kadim anlatılara uzanıyor. Sert meseleleri yumuşak, masalsı bir dille dengeleyerek, umudu hiç kaybetmeyerek okutuyor. Yazmaya İzmir’de başladığı romanın geçtiği -yani uydurduğu- KüçükFaraşKoyu’nu, son yıllarda yerleştiği Datça’da görüvermesi de edebiyatın hayatla ne kadar kol kola olduğunu gösteriyor. Ayşe Başak Kaban ile PiNana’dan başlayıp geriye doğru giden bir söyleşi yaptık.

Kitapların giriş cümleleri önemlidir. “KocaÇam layemuttur, öyle söylenir” diye başlıyor PiNana. Orijinal söyleyişiyle, imlasıyla, kelime seçimiyle kitaba dair ipuçları veren bir cümle. Fantastiğe yakın, masalsı, kendi dilini bulmuş bir kitap okuyacağımızı muştuluyor. İlk cümlenin hikayesi var mı?
Özel bir hikayesi yok. PiNana pek çok kez deri değiştirdi. Girişi kaç kere yazdım, kaç kere sildim hatırlamıyorum bile… Girişi bırakın, üç anlatım değişikliğine uğradı. Yola iki anlatıcılı başladı, tıkandım. Pina’nın, çocuk karakterin dilinden yazdım, epey yol aldı ama bu sefer mantık zincirinde aksamalar oldu, bıraktım. Ne zamanki masal diline geçtim, aktı gitti. Masalsı dile uygun olsun diye giriş bir ağaç tasviri ile başladı, kaldı ki zaten KocaÇam mekanın ana karakterlerinden biriydi.

Romanı doğaya ithaf etmişsiniz. Bu kitabın doğuşunda doğanın payı nedir?
Kitabın doğuşunda doğanın kocaman bir payı var. KüçükFaraşKoyu elbette benim uydurduğum bir yer ama hep yaşamayı arzu ettiğim, hayalini sıklıkla kurduğum bir sahil kasabası. PiNana’yı yazmaya başladığımda Datça’ya hiç gitmemiştim. Epey zaman sonra gidip çok kısa bir tatil yaptık. Balıkaşıran’dan geçerken çok heyecanlandım. Hiç gitmediğim ama çok iyi bildiğim bir yerdi, ömrümde ilk defa öyle bir duygu yaşadım. Garip, tüylerimi diken diken eden bir histi… Ben burayı nereden biliyordum? O yolları, yol kenarındaki belli belirsiz minik patikaları, o ağaçları, çalıları, üzerimizden geçen, saçlarımızı okşayacak kadar yakından geçen o bulutları, sıpaları ile beraber gezinen eşekleri, keçileri… Aaa burası KüçükFaraşKoyu! Uydurduğum bir yeri karşımda bulmak epey ilginçti. Çocukluğumdan beri doğaya, hayvanlara karşı müthiş bir sevgim vardır; ağaca sarıl, kediyi öp, köpeği sev. Doğayı, hele ki ağaçları öğrendikçe sevginin yanına saygı da eklendi. Bir ağacın, çalının, bitkinin, deniz yosunun kadim bilgileri olduğuna şaşmaz bir inancım var. İnsan türünün kibirli benliği, pervasızlığı, şımarıklığı karşısında onların duruşuna hayranım. O nedenle bu roman, doğanın koynunda olsun, ondan beslensin istedim.

Yazarın ilk öykü kitabı “Ben, Kendim ve Bergen”i, ikinci öykü kitabı “Ne Malum” takip etti. Sonrasında ise Ayşe Başak Kaban ilk romanı olan “Kırık Kalp Sendromu”nu yayımladı.

Doğa ve kadınlar, romanın başkahramanları. Roman sanki bir ağaç gibi ilk paragraftaki KocaÇam’dan dallanmış. Evi ve içindeki kadınları yansıtıyor. İlerleyen sayfalarda tanışacağımız karakterler başlangıçta hazır mıydı?
Romanın kurgusu değişti, dili değişti ama karakterleri hep aynıydı. Sadece üç karakteri çıkarmak zorunda kaldım çünkü onlar kendi başlarına kendi metinlerini yazmaya yemin etmiş gibiydiler. Artık bir öykü mü yazarlar, bir romana mı konuk olurlar bilemem, zamanı gelince çıkarlar bir yerlerden.

“GAZETECİLİĞİN ÇOK EKMEĞİNİ YEDİM”

PiNana, edebiyatta son dönemde kadın dayanışmasının ve itirazının örneklerinden. Kadınlar üzerinden her türlü ötekilik hali kurguda mevcut. Romanı yazarken toplumda olup bitenler, güncel olaylar kafanızı çok meşgul etmiş gibi…
Sanırım bu, gazetecilik refleksi ile ilgili bir şey. Son yıllarda olan biten her şeyden uzaklaşmak istesem de bunu asla beceremiyorum. Güncel olaylara kayıtsız kalmak, bu ülkede yaşayan herhangi biri için büyük lüks. Keşke öyle olabilsem çünkü hiç tanımadığım insanların uğradığı haksızlıklara, başlarına gelen felaketlere üzülmekten, hayvanlara yapılan türlü eziyeti işitmekten, afet haberlerinden çok yoruldum. Tüm bu yorgunluğa, ruhumun hırpalanmasına, yüreğimin daralmasına rağmen illaki ne olup bittiğini öğrenme hevesim ise hiç sönmeyen bir ateş gibi göğsümün ortasında harıl harıl yanıyor ne yazık ki…

Son romana kadar yürüdüğünüz yollarda gazeteciliğin payı nedir?
Gazetecilik, yapmasan bile hücrelerinde seninle yaşayan bir meslek. Ben, Kendim ve Bergen ilk öykü kitabımdı ve oradaki tüm öyküler bir haberden yola çıkmıştır. PiNana dahil tüm kitaplarımın ön hazırlığında gazeteciliğin çok ekmeğini yedim, daha da yiyeceğim.

Romanın ortalarına doğru bir annelik meselesi var ki size PiNana’yı yazdıran fikrin, postpartum psikozu olduğunu söylemiştiniz. Diğer fikirler, bunun etrafında sonradan mı şekillendi?
Evet. Roman boyunca olan biten her şey o iki kısa sorunun peşinden geldi: Bir anne bebeğini neden öldürür ve bebeğini öldüren bir anneyi kim kucaklar?

Nana, İnce Memed’in Yörük ninesi gibi doğanın sihirli formülleriyle yaşamı tamir eden bir kadın. Verimli toprak misali, etrafındaki kadınlarla hayatı besleyip çoğaltıyor. “Egemenlik kadınlara geçse hayat nasıl olurdu?” diye düşündürüyor insana. Nasıl olurdu?
Burada şunu sormak isterim; hangi kadına? Kadın dayanışmasına, kadınların sağaltıcı gücüne, şifalı elleri olduğuna inanıyorum ancak kadınların kusursuz iyi insan olduklarını iddia edemem. Benim için insanlar ikiye ayrılır; adil ve vicdan sahibi olanlar ile olmayanlar. Eğer bir egemen olacaksa adil, vicdanlı olması ve buna uygun davranması benim için yeterlidir.

Önceki öykülerinizde olduğu gibi PiNana’da da hayvanlar karakter olarak giriyor kurguya. Sanki bu romanla dünyayı, hayatı tamlayan her şeyi hatırlatmak istemişsiniz okura…
Hayvanlar epey uzun zamandır benimle yaşadığı için onlarsız metin yazamıyorum sanırım. Evet, dünyayı ve dünyadaki türümüz dışındaki hayatı uzun zamandır unuttuğumuzu düşünüyorum, hatırlatabildiysem ne mutlu bana.

ÖYKÜ, YOL KENARINDAKİ TRAFİK İŞARETLERİ GİBİ

Romanın anlatımındaki masalsı yumuşaklık, kurgudaki tüm sert olaylara rağmen insanı tedirgin etmeden okutuyor. “Her şeye rağmen umut var” mı demek istediniz bu dili kurarken?
Cesur ve meraklı kız çocuğu Pina da büyüyecek, yine cesur ve meraklı bir kadın olacak. Bu umut Pina’da cisimleşiyor sanki… Evet, en başta söylediğim gibi sert bir meseleye kafayı takmıştım ve bunu anlatabilmenin bana göre en iyi yolu masalsı dil oldu. Ayrıca şu var: Ben okur olarak, izleyici olarak son yıllarda daha umut dolu, bana ferahlık veren eserlere yöneliyorum, zaten olağanüstü distopik bir hayat yaşıyoruz – pandemi bile yaşadık ayol- ülkenin durumu belli, iklim krizi geleceğe dair endişeleri alevlendiriyor. Bir gün içinde okuduğumuz iyi, keyifli haber sayısı bir, şanslıysak belki iki… Hepimiz rahatlamak, nefeslenmek için minnoş hayvan videoları izler olduk. Böyle bir atmosferde yaşamaya çalışırken kopkoyu karanlık içinden seslenmek istemedim. Ve ben kim ne derse desin umutlu olmaya inanıyorum. Birbirimizi dinlersek, yaralarımıza merhem olursak, kendimizin dışındaki tüm yaşamlara saygılı olmayı öğrenirsek yapabiliriz, daha güzel bir hayat kurabiliriz. Ve evet, Pina ve Cesur tüm bunları temsil etti sanırım.

İlk eseriniz Ben, Kendim ve Bergen’de de ötekilerin öyküleri vardı. Azınlıklar, kadınlar, faili meçhuller, şiddet… Öykünün, hayatın inişli çıkışlı yollarındaki yeri nedir?
Öykü, inişli çıkışlı yolların kenarlarında duran trafik işaretleri gibi. Onları doğru okur, bilir ve dediklerine uyarsanız gideceğiniz yere kazasız belasız ulaşırsınız.

Ayşe Başak Kaban, son eseri PiNana’yı, yanan ormanlara ve 2021 yılında yitirdiği çok sevgili köpeği Puik’e hediye etti. Kaban, bunu şöyle belirtiyor: “Onu 2021 yılında tüm dünyada yanan ormanlara ve sözcük sözcük dokurken hep yanımda olan canım Puik’e hediye ettim. Hüzünlü bir mutluluk bu…”

İkinci öykü kitabınız Ne Malum’da ve ilk romanınız Kırık Kalp Sendromu’nda iki yüzlülük, sıradan insanın aslında küçük olmayan hikayeleri var. İnsana dair kafanızı en çok meşgul eden meseleler neler?
“İnsan olmak” kavramı ile ilgili ciddi meselem var. Hırsından, kibrinden, bir türlü dizginleyemediği egosundan, türler arasında kendini üstün sanmasından ve bir gün öleceğini bile bile akla ziyan saçmalıklarından kocaman nefret ediyor, anlamak için çabalıyorum. Allah aşkına, şu gezegende, ölüp eğer ki gömülürse üzerinde bitecek ota gübre olmaktan başka faydası olmayan bir türüz! Bu ne ukalalık, bu ne had bilmezlik, diye bas bas bağırasım geliyor bazen. İnsanlar bazen kızdığı insana ot, diyor. Ne komik! Yahu ot olmasa nefes alamazsın! Keşke bir ot kadar fayda sağlayabilseydik.

HAYATTAKİ EŞİTSİZLİĞİN EDEBİYATTAKİ RÖVANŞI

Eserlerinizde kadınların hikayeleri, kadın karakterler daha baskın. Hayattaki eşitsizliğin edebiyattaki rövanşı diyebilir miyiz?
Tam olarak öyle… Aslında bence, tam olarak gerçek olanı yazıyorum. Şöyle anlatayım; kadınların erkeklerden çok daha zeki, becerikli ve uygun şartlar altında çok daha baskın olduğunu düşünüyorum. Hayatta kalabilme becerileri çok daha yüksek, olağanüstü bir şeyler olduğunda pratik çözümler üretebilmeleri erkeklere göre çok daha iyi, bağışıklık sistemlerinin de daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Elbette bu söylediğimin bilimsel bir açıklaması yok, kendi gözlemim…

Ayşe Başak Kaban, bir süre önce yerleştiği Datça’da yaşamını sürdürüyor.

Bir fikri hikaye etme motivasyonunuz ne? Ne ya da neler size yazdırıyor?
Şimdilerde merak etmek… Eskiden yani Ben, Kendim ve Bergen’e çalışırken daha çok yüreğimi dağlayan olayların peşinden gittim. Ne Malum da benzer dürtüyle yazılmıştı. PiNana’da da açılış yine çok üzüldüğüm bir haber nedeniyle oldu ama ardından, “Bu neden böyle?” sorusu geldi ve olaylar gelişti. Ancak bazen okuduğum bir metinde veya izlediğim bir filmde bir cümle, bir mimik, bir farklı yol arayışı gibi tam olarak nedenini bilemediğim bir şeyler de beni tetikleyebiliyor, eğer çok tembel günümde değilsem ki genellikle tembelimdir, oturup yazıyorum veya not alıyorum.

– Son zamanlarda neler okuyorsunuz? Vazgeçilmez yazarlarınız kimler?
Vazgeçilmez yazarlarım Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Alice Munro, Doris Lessing, Elias Canetti ve Gabo (Marquez). Orhan Pamuk’un Veba Geceleri’ne yeni başladım. Jane Eyre yeniden okuyorum. Yaz dönemi sıkı çalıştığım bir dönem olduğu için okuma hızım epey yavaşladı, üç ay önce başladığım, ara ara dönüp elime aldığım Halil İnalcık Kitabı- Tarihçilerin Kutbu’na devam etmeyi planlıyorum.