Kasım24 , 2022

Sefaletine katlanmak için anlatan insan

İlgili Yazılar

Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sında minyatüre dair betimlemeler

Bu çalışma, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk’un...

Küratörlük: Çok katmanlı bir evrenin ardında

Müzecilik kavramı ile birlikte ortaya çıkmış olan küratörlük, zaman...

Heykelleri dünyaya “Umut” dağıtıyor…

25 yıldır sanatsal üretimini sürdüren ve eserleri Türkiye’nin yanı...

Açelya Akkoyun: İnsan kendi özünü yaşamalı

Ünlü oyuncu Açelya Akkoyun “İyi ki Kadınım” isimli kitabıyla...

Sefaletine katlanmak için anlatan insan

Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de krizin derinliğini azaltıp şiddetini dindirir. Dünya görüşlerinin değişmesi de böylesi özgün çalışmaların biriktirdiği aklın, zamanı geldiğinde patlamasıdır. “İnsan”ın, yüksek ve uyumlu bir kimlik değil de düşük, uyduruk ve kaotik bir kimlik olduğu iddiasındaki “Homo Narrans” kitabı belki de bu yüzden ilgimi çekti.

 


İnsanın macerasını kutsal eksende anlamlandırıp hayvani doğasını güçlü fakat ikincil doğa olarak kodlayan geleneksel, dini, irfani metinleri çokça okumuşuzdur. Son birkaç yüzyıldır, insana köken bulma arayışları onu bir tanrısal tarafa, bir hayvani tarafa atıp duruyor. Homo sapiens sapiens ile bugünkü dünyada bile temsil gücünü korumayı sürdüren semitik anlatının şerefli insanı, uzlaşmakta zorlanıyor.
Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de krizin derinliğini azaltıp şiddetini dindirir. Dünya görüşlerinin değişmesi de böylesi özgün çalışmaların biriktirdiği aklın, zamanı geldiğinde patlamasıdır.
“İnsan”ın, yüksek ve uyumlu bir kimlik değil de düşük, uyduruk ve kaotik bir kimlik olduğu iddiasındaki “Homo Narrans” kitabı belki de bu yüzden ilgimi çekti. Güya anılmaya değmeyen yüz binlerce yıllık dönemde, kendisi dışındakilerle farklılıklarını değil de benzerliklerini öne çıkararak sürdürdüğü asıl kahramanlık dönemi dururken, parçalaya parçalaya, ötekileştirmeden beslenerek kendisini fukaralaştırdığı dönemin bunca ilgiye mazhar olmasını “dil”in icadına bağlıyor.
Yazar İsmail Gezgin, özlemini çektiğimiz hünerver ve verimkar akademisyenlerden. Arkeoloji çalışmalarını antropolojik (yoksa disantropolojik mi demeliyiz) perspektifle, edebi tatta aktarabilecek sayılı kişilerden. Evrimsel silsileyi; canlı, sahih olandan, kurgulanmış, yapaya taşıyan yazar, insanın anlatma ihtiyacının tam da insan olmayı uydurmasıyla eş zamanlı ortaya çıktığını savunuyor.


İnsan; yaşamı bilmeden yaşadığı, ölümü bilmeden öldüğü ve bozgun nedir bilmediği yüz binlerce yıl sonunda tüm canlılarla üleştiği köken dilden, ortak dilden uzaklaşarak anlam ekip biçtiği simgesel dile iltica ediyor. Dananın kuyruğu burada kopuyor. Simgelerle dokuyup durdukça imgesel bütünlükten kopardığı varlığı hem kendisi hem de tüm canlılar için büyük bir tehdide dönüşüyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında farklı dili konuşan ilk ve tek tür olarak yalnızlaşıyor insan. Eski ve yeni Türkçe kavramları birlikte kullanarak dil – lisan ayrımı yapıyor yazar. Lisan, insana sonradan eklemleniyor. Gösterge devrimi, söz dizimi devrimi, simge devrimi derken homo sapiens sapiens, doğanın sunduğu kadim dili bütünüyle unutup her şeyi sil baştan bilmekle lanetleniyor.
Kadim mitlerden yaptığı alıntıları, evrimsel verileri, psikanalitik yaklaşımları eşleştirip bütüncül bir okumaya kalkışan yazar sebep – sonuç mekaniğini mümkün olduğunca tutarlı bir şekilde işletiyor. İnsan yapıp ederken şimdinin gerilimini dindirmeyi amaçlıyor. Hayatı yaşayamazken ve içine sıkıştığı “şimdi”de, aslından kopmuşluğu onu nevrotik bir hale sokarken o, ezeli ve ebedi zamanlara “anlatarak” sıçrıyor ve tümleniyor. Hayvan olamayan, insan kalamıyor ve tanrısal makyajla defosunu kapatmayı deniyor. Sözle göğe yöneliyor, yeryüzündeki köksüzlüğü için “tanrısal insan” yalanına sığınıyor.
Evren kuran mitlerde; Babil Kulesi, Sisyphos, Boğa Tanrı, Gılgamış gibi yakından bildiğimizi sandığımız anlatı öbeklerinin insanlaşma safhalarındaki işlevlerine değiniliyor. Sınır nedir bilmeyen hayvan – insan, ölümsüzlük bilgisine ulaşır ulaşmaz bir yığın kültürel sedle tutsaklaşıyor. Sisyphos’un mütemadiyen taşıyıp durduğu kayanın, uygarlığın Homo sapiens sapiens’e dayattığı yaşamın arkaik temsili olması, kitaptaki özgün tespitlerden yalnızca biri.
Bilmeyen, buna rağmen seslenerek anlaşan ve yaşayan hayvan – insan; ölümü bilen, dil kuran, bunun bedeli olarak da anlaşamayan ve yaşamayan Homo – Narrans dikotomisi, evrimsel, bilimsel anlatı ile mitolojik, dini anlatıyı birbirine bağlıyor.
“Homo Narrans”, kültür kuran mitler bölümünde daha çok sınıflı toplumun ve toplumsal cinsiyetin doğasıyla hesaplaşıyor. Cinsellik dönüşüyor, sınırlanıyor; efendiler cinselliği ipotek altına alıyor ve sınırlanmıyor. Savaşlara ve kahramanlara ihtiyaç duyuluyor. Kadınlar kahramanları, erkekler güzeli arzuluyor. Onlar rollerini oynadıkça insanlar birbirinden hızla ayrışmaya devam ediyor. İnsanlık bir yandan öjenik anlayışı meşrulaştırdığı köken mitoslarıyla parçalanır ve aryanlar lehine adalet tanrıçasına tecavüz edilirken, aynı toplumun içindeki denkler de, efendilere ve kölelere dönüşüyor.
Çingenelerin aşağılanmasının mitoslardaki izini süren yazar, Nemrut – İbrahim anlatısında, topluluk önünde cinsel ilişkiye giren Çin ve Gane kardeşlere ulaşıyor. Peki iki bin yıl sonra, İsa mesihin çarmıha gerilmesinde çivileri kim yapmış dersiniz? Gene Çingenelere yüklenmiş, insanlığın bilinç dışındaki kiri pası! Böylesi anlatılar, toplumsal bilinç dışının üyelere aktarılmasını sağlıyor ve inanca, dünya görüşüne ideolojiye dönüşüyor.
Benim oldukça cesur bulduğum, uygarlığın kurulmasında ilahi tecavüzün rolü diye özetleyebileceğim kısımdaysa mitoslardaki tanrıların keyfi tecavüzlerine dayanan dünya düzeni, eril iktidarın meşrulaştırılmasına payanda oluyor. Eve kapatılan ve eril dayatmaya rıza gösteren kadınların süngüsü, masum gözüken Kırmızı Başlıklı Kız gibi masallarla düşüyor. Zihinlere kakılan ve toplumun kabulünü sorgulamayı imkansızlaştıran masal sayesinde kız, erkek, ata, yasak, tehlike, güven, yasa gibi kavramsal bindirmeler gücünü artırıyor. Mitlerin, masalların fantastik ve eğlenceli yüzeyi, altta yatan toplumsal kapatma ve itaat kültürünün aklanmasını gizliyor.
Ontolojik kabusuna nihayet vermek, sonsuz zamana ve güzel diyarlara uzanmak için anlattıkça duran insan, kendisini sağaltamadığı gibi değerler anlatısıyla üretilen ve yönlendirilen vicdanına bile sahip çıkamıyor.
Geriye dönmek mümkün olmadığı için anlattığıyla özdeşleşiyor ve şerefli insan hayali kurarken hepi topu bir hikayeye dönüşüyor.