Temmuz18 , 2024

Yaşayan, muazzam bir kültür merkezi: İstanbul Resim ve Heykel Müzesi

İlgili Yazılar

Türk sanatının zarif temsilcileri

Geleneksel Türk sanatlarının ve kültürünün yaşatılmasında, dünyaya tanıtılmasında büyük...

“Biz onu en çok siyah beyaz görüntülerinden sevdik…”

“İlk işimiz Atatürk belgelerini kurtarmak. Bunu bu ülkeye ve...

Bir nesil onun sesiyle büyüdü: Jeyan Tözüm

Tiyatro, sinema ve seslendirme bütün olarak bir insan olsaydı...

“Fotoğraf, benim için müthiş bir terapi aracı oldu”

Uzun yıllardır fotoğraf sanatı ile ilgilenen iş insanı Serhan...

“Fotoğraf makinem, fırçam; yaşamın kendisi ise boyalarım oldu”

Çektiği fotoğraf karelerine yaptığı dijital müdahalelerle ortaya koyduğu eserlerinde...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

SÖYLEŞİ: ASLI ÖRNEK

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci Elçi, İstanbul Resim ve Heykel Müzesini anlattı: “Çok işlek bir yer olan Galataport’un komşusuyuz, biz burada ayrı bir üçgen kurduk; Tophane-i Amire, Tophane Kasrı ile İstanbul Resim ve Heykel Müzesi… Burası sadece “Resimlere bakın, çıkın, gidin” değil; sempozyum da panel de yapılıyor. Gün batımına karşı keman ve arp dinleyeceğiniz konserler de veriliyor. Yaşayan, muazzam bir kültür merkezi burası.”

Türk sanat tarihinin önemli mekanlarından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, 10 yılın ardından Tophane’deki yeni binasında aralık ayında açıldı. Müzeyi öyleine merak ediyordum ki Rektör Prof. Dr. Handan İnci Elçi’yi aradım hemen, güzel ve ayrıntılı bir söyleşi yapabilmek için. Ancak yoğun programı nedeniyle bu söyleşimiz dergimizin yaz sayısına kaldı. Her işi bizzat kendisi kontrol eden Prof. Dr. Handan İnci Elçi’nin en büyük destekçilerinden biri de İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Müdürü Hasan Karakaya…

Prof. Dr. Handan İnci Elçi, “Hiç çıkmak istemiyorum” diye heyecanla anlattığı müzede….

Resim ve Heykel Müzesi’nin yeni halini göremeyenler için şöyle bir anlatmaya çalışayım. Sedat Eldem binasının aslına sadık kalınarak Emre Arolat tarafından revize edilen hali, ziyaretçiyi hemen içine çekiyor. Sergi alanları, yakında tam olarak açılacak kütüphaneler, müze mağazası, kafeler de içeride kalma isteğini artırıyor. Çünkü burası Galataport’un ortasında bir sanat vahası gibi… “Yok, bu anlattıkların yetmez” dediğinizi duyar gibiyim. Bundan sonrasını İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ni, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesini, İstanbulluları bekleyen yeni projeleri Prof. Dr. Elçi’den dinleyelim.

İstanbul Resim ve Heykel Müzesinin resmi açılışını aralık ayında yaptınız. Kontrolcü birisiniz. O dönem eksikler bulduğunuzu söylüyordunuz. Ne kadarını tamamladınız?
En önemli eksik bir heykel restorasyon atölyesinin olmamasıydı. Mekanın adı; İstanbul Resim ve Heykel Müzesi. Resimler restore edilmeli; bir atölyemiz var. Onun da havalandırması bozuk ve restorasyon işlemleri durmuş. Heykel atölyesi yok! Dolayısıyla ben, mimar Emre Arolat’tan içeride inşaat sürerken baretimizle dolaşırken “Lütfen nasıl bir revizyon yapabilirseniz yapın. Buraya bir heykel restorasyon atölyesi gerekiyor” dedim. Yapabileceğimiz, feragat edebileceğimiz ilk mekan müze dükkanıydı. Müze dükkanını dışarı taşıdı Emre Arolat. Böylece, içeri girdiğinizde, gördüğünüz o camlı restorasyon atölyesini yapabildik. Bu atölyelerimiz çok güzel ve müzenin içine dahil atölyeler şöyle ki; tavana kadar cam, restoratörler içeride çalışıyor. Bir bakıyorsunu; Osman Hamdi’nin çok kıymetli bir tablosu aynı anda, önlüklü restoratörlerce, steril, havadar bir mekanda onarılıyor, bakılıyor. Onu da istediğiniz kadar durup takip edebiliyorsunuz. Çok şeffaf, açık mutfak gibi…

Atölyelere çok önem verdiğinizi anlıyorum.
Resim atölyesi, şeffaf bir şekilde oradaydı ama havalandırma sistemi bozuk olduğu için çalışmıyordu. Heykel atölyesi hiç yoktu, onu da tasarlarken açık olmasını istedik. Çünkü girerken tam da köşede konumlandırılıyor. İçinde olan biten her şey görünsün, bir tür eğitim amacıyla da kullanılsın istedik. Bence güzel oldu. Şu anki müze dükkanımız da çok güzel; yeni bir tasarım oldu. Koridorlarımız gördüğünüz gibi açık, pasaj havası var. Bir başka konu; ortak alanda çok amaçlı bir sergileme alanımız var ve onun duvarları çok sorunluydu. Resim asılamayacak durumdaydı; oraya yeni bir duvar yapıldı. Bir de yukarıda kütüphane yoktu, onu tasarlattık. Müzelerde çok önemli yerler var; biri kütüphanesi, ikincisi alışveriş yeri, kafe olmazsa olmazı… Üçünü de sağladık ki burası yaşasın. Bir de şeffaf atölyelerimiz.

Sergi alanları, yakında tam olarak açılacak kütüphaneler, müze mağazası, kafeler… İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Galataport’un ortasında bir sanat vahası gibi kucaklıyor ziyaretçilerini…

Bundan sonra nasıl devam edecek? Müze içinde nasıl etkinlikler düzenlemeyi düşünüyorsunuz? Bundan üç ay önce gün batımına karşı resital düzenlediniz; farklı etkinlikler de yapıyorsunuz…
Dün burada Mozart konseri vardı, gelemedim. Kendi üniversitemin etkinliklerine yetişemiyorum, değil başka kurumlara yetişmek… Her pazartesi “MSGSÜ’de bu hafta” diye yayınlara başladık. Takip edin! Her gün birkaç etkinlik var, çok yoğunuz. İki gün önce Ahmed Adnan Saygun Sempozyumu yapıldı. Onun akşamında piyano ve kemanda alanında önde gelen isimler konser verdiler. Çok normal, çünkü biz güzel sanatlar üniversitesiyiz. Dolayısıyla bizim çıktımız, sanattır. Biz de bu çıktıları bol bol kamuoyuyla paylaşıyoruz. Çok işlek bir yer olan Galataport’un komşusuyuz. Büyük bir insan kalabalığının ortasında, çok da farklı bir kimlikle duruyor olmamız çekici bu anlamda. Buradan kamuoyuna çok çıktı üretiyoruz, üreteceğiz. Burası sadece “Resimlere bakın, çıkın, gidin” değil; burada sempozyum da, panel de, gün batımına karşı keman ve arp dinleyeceğiniz konserler de veriliyor. Kütüphaneyi henüz tam olarak açamadık; açıldığı zaman kitabınızı gün batımına karşı okuyacağınız bir mekanımız da olacak. Aşağıda sergi, sempozyum yapabileceğiniz alanlar var. Yaşayan, muazzam bir kültür merkezi burası. Bizim karşımızda kasır var. Çok şanslıyız; Tophane-i Amire, kasır, müze çok kıymetli. Evet, hak ediyoruz ama çok iyi kullanmamız lazım. Bir-iki ay içerisinde onun bahçesinde, onun o zarif yapısında üniversitemiz sanatı çıktıya dönüştürerek kamuya arz edecek. Galataport’ta biz ayrı bir üçgen kurduk; Tophane-i Amire, Tophane Kasrı ve İRHM.

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Geç Osmanlı’dan 20. yüzyılın sonuna uzanan koleksiyonu ile Türkiye’nin batılı anlamda ilk sanat müzesi olma özelliğine sahip.

Ziyaretçiler buraya geldiğinde çıkmasın istiyorsunuz değil mi?
Ben çıkmak istemiyorum ki! (Gülüyor) Buraya geldiğim yer de – kiorası da çok güzel – Fındıklı. Fakat buranın cazibesi o kadar başka ki gitmek istemiyorum buradan.

Müzenin ilk işi “Serginin Sergisi II”ydi ve ifade ettiğiniz gibi anlamlı bir üst başlığı var serginin…
Evet, üniversitemiz 1882’de Osman Hamdi Bey’in müdürlüğünde Sanayi-i Nefise-i Şahane adıyla açılıyor. Üniversitede müze oluşturma fikri de ilk yıllardan beri var. 1911’den sonra koleksiyon oluşturulmaya başlanıyor ve koleksiyon 20 Eylül 1937’de Atatürk’ün tensibiyle Dolmabahçe Veliaht Dairesine yerleştiriliyor. Koleksiyonu müzenin ilk mekanı olan Dolmabahçe Veliaht Dairesinden çıkarmadan önce 1937 yılının ilk koleksiyonunu “Serginin Sergisi” adıyla rahmetli hocamız Prof. Semra Germaner küratörlüğünde bir veda yapmıştık. Buradaki ilk işimiz “Serginin Sergisi II”yle müzenin 1937, 2009 ve 2021 yıllarını birbirine bağlayan bir atıfla sergi yapmış olduk.

Ardından Osman Hamdi sergisi açtınız, şimdi herkesin gözü eylül ayındaki büyük sergide…
Osman Hamdi sergisi içinde, kuruluşumuzun 140’ıncı yılını bekledik ki Osman Hamdi’ye büyük bir saygı duruşunda bulunalım. İlk defa 17 eser, beratlar, madalyalar bir araya getiriliyor. Onun atölyesini de anlatan bir anlayışla -nasıl çalışıyordu, nasıl resim yapıyordu- bu sergi tasarlandı. Kıymetli hocamız Prof. Dr. Zeynep İnankur yürüttü sergiyi… Hemen arkasından bizim yine çok kıymetli bir koleksiyonumuz gün yüzüne çıktı; hat koleksiyonumuz… Hattı yalnız bırakmadık; çok görsel bir dil. Onu çağdaş resme taşıyan ressamlarımız da var; onları bir araya getirip üst başlık belirleyip, “Kaligrafik Eğilimler” dedik. Dolayısıyla iki odamız var; önce hat sanatının seçkin örneklerini görüyorsunuz. Hat sanatının Osman Hamdi’si diyeceğimiz bir Necmettin Okyay’ı görüyorsunuz, sonra yan tarafa geçip hattın o estetik görüntüsünün çağdaş resme nasıl geçtiğini izliyorsunuz. Birincisinin küratörü Uğur Derman, diğeri ise Ali Kayaalp’in çalışması… Hat kitabını da yakında çıkaracağız, onun da editörü Uğur Derman olacak. Yaz sergilerimizin kapısını da adım adım araladık. Ağustosta kapatıp eylül ayındaki büyük sergiye hazırlanacağız. Büyük serginin hazırlıklarını, küratörlükleri Burcu Pehlivanoğlu ile Ayşe Köksal üstlendi. Ayşe Köksal müzemiz açıldığında bir kitap da yayınlamıştı, onların hazırlayacağı sergiye çok güveniyor ve heyecanla onu bekliyoruz. İşte esas o zaman müzemiz tam anlamıyla açılmış olacak ama sergilerin bir kısmı bozulacak. Onun için de bu sergiler kapanmadan herkesin gezmesini tavsiye derim. Ağustosa kadar gezin çünkü ağustos ayında kapanır. Atatürk, müzemizi 20 Eylül 1937’de açtı. Biz de ona ithaf olsun istiyoruz. Müzeyi bir Cumhurbaşkanı açmıştı, yine bir Cumhurbaşkanı açsın dedik. Kendisi de kabul etti. Ondan sonra da coşacağız. Çünkü çok güzel bir bilgi birikimi var burada. Sadece kendi içimizden değil, dışarıdan alacağımız desteklerle de burayı sadece üniversitemizin değil, bütün ülkenin müzesi olduğunu göstermek istiyoruz.

Prof. Dr. Handan İnci Elçi, Dolmabahçe’de yeni aldıkları konservatuar binasının önünde. Eskiden askeri bina olan 34 bin metrekalrelik alanın mimari projesini mimarlar Hasan Çalışlar ve Kerem Erginoğlu yapıyor.

GENÇ AKADEMİ KURULUYOR

Peki, gençler için ne yapıyorsunuz?
Madem sordunuz size bomba haberi de vereyim. Sizden önce yaptığım toplantıda İRHM Genç Akademi’yi açıyoruz. Bu akademi belli bir yaş aralığında katılabileceğiniz ve tam anlamıyla akademik bir eğitim alacağınız bir ders programı.

Ücretli mi?
Ücret kesinlikle misyonuyla ölçüşemeyecek kadar düşük tutulacak. Ücreti, devlette çalışan kısmi bir geliri olup çocuğunu çok iyi yetiştirmek isteyen ailelere göre belirleyeceğiz. Hocalara paraları verilecek, öğrenciden az para alınacak. Müzenin burada kar derdi yoktur, burada misyon güdeceğiz. Müzede eğitim ilk kez 1980’lerde Resim Heykel Müzesinde başlıyor, daha sonra diğer müzelere yayılıyor. Ancak bu eğitimlerin büyük bir kısmı çocukları oyalama, onların ellerini boyaya, hamura değdirme, o sırada anne babaların da kendi özel görüşmelerini yaptığı bir hal alıyor. Bu öyle değil! Velilerin çocukları bir okula getirdiklerinin bilincinde olacakları, sınıf geçme sisteminin işletileceği, belirli kademelerde sertifikaların verileceği bir ressam ya da heykeltıraş yetiştirmek ya da bir hobi için değil, toplumumuza sanattan anlayan, müze kültürüne vakıf, sanat tarihi bilgisi olan, sanatın ne olduğuna kafa yorabilecek, sanat eseriyle çok erken yaşta tanışmış, onunla konuşma dilini öğrenmiş bir entelektüel bilgi birikiminin çekirdeklerini ekmeye başlayacağız. Burada sanatı anlayan ve toplumda sanatı konuşan gençler yetiştireceğiz.

Kriterleriniz olacak mı?
Anne babalara çocuklarını buraya niye gönderdiklerini soracağız. “Çocuğum bir şey görsün, öğrensin!” diyenle yollar ayrılacak. Ama “Çocuğum sanatı öğrensin, yeteneği varsa da yol bulalım” diyorsanız, burası sizin yeriniz. Devam zorunluğu var, disiplinli değilse çalışmıyorsa sınıfı tekrar edecek, kalmalı. Girmesi de zor, geçmesi de zor, çalışma isteyen bir bölüm olacak.

MÜZEDE EĞİTİM TAM ANLAMIYLA HAYATA GEÇİRİLECEK

Yetenekli çocuklar için başka bir çalışmanız olacak mı?
İçlerinde yetenek fark ettiğimiz çocuklar, özel bir gruba çekilecek ve onlara sanat eğitimi başka bir dille de verilecek. Ama diyelim “Resme ve müziğe hiç ilgim yok ama sanat tarihiyle çok ilgiliyim ve iyi öğrenmek istiyorum; resim nasıl okunur, ekoller nelerdir, kim kimden etkilenmiş, bunları iyi öğrenmek istiyorum” diyorsunuz. İlkokul, ortaokul, lisede bu eğitimler verilmiyor; üniversitede ilgili alanda değilseniz zaten böyle bir eğitim yok! Anne babalar bunları öğretmek istiyor ama nasıl öğreteceklerini bilmiyorlar. Müzede eğitim diye getirdikleri yer, bir hobi bahçesinden başka bir şey değil! İşte biz bu boşluğu dolduracağız. İRHM Genç Akademi şu an ismi böyle; çocuk akademi diye düşündük ama bizim hedefimiz çocuk değil, gençler de. Hatta biz çocukları büyüteceğiz. Eğitim bilimleri hocalarımızın ders programlarını titizlikle kurguladıkları bir akademi başlatıyoruz. Bunu eylül ayında başlatacağız. Çocukların eğitimi Milli Eğitimin müfredatına uyumlu kurgulanacak. Tatil dönemlerinde biz de kapatacağız çünkü biz bir tatil alanı değil, eğitim alanıyız. Eğitimler çocuk psikolojisine ve genç algısına göre olacak; yazarlar, sinema sanatçıları, heykeltıraşlar derslerde bilgilerini aktaracak.

Yaş aralığı ne olacak? Büyükler için de böyle bir çalışmanız var mı?
Hedef kitlemiz öncelikle gençler olsun istedik. Bu hamuru iyi yoğurmalıyız. Bu arada Beşiktaş’taki Sürekli Eğitim Merkezinde (SEM) büyükler için de derslerimiz var. Ressam hocamız sürekli atölyeler açıyor. Yakında seramik atölyemiz olacak, resim atölyesinde de çok güzel dersler oluyor. Giyim teknolojileri dijital tasarım üzerine dersler veriliyor. Pandemiye denk geldiğimiz için çok geliştiremedik, yavaş açıyoruz. Konservasyon eğitimleri, vitray eğitimleri veriliyor. Diksiyon dersi verilsin çok istiyorum. Yat tasarımı derslerinde kapalı gişeyiz. Bir mimar hocamız, yat tasarımı dersi veriyor. Bir yatın nasıl döşeneceği anlatılıyor, sertifikalı. Ben şunu yapmaya çalışıyorum Aslı; akademi hocalarının dili bir süre sonra kemikleşiyor, alanının uzmanı olan ve anlatım diline güvendiğim kişileri içeriye çekiyorum. Onlar periyodik dersler veriyor. Onlar gidince başka biri geliyor ortak derslerimiz içinde. Mesela NFT dersi koyduk. Mesela kültür endüstrisi dersi açtım. 40 yeni ders koydum ortak dersler bölümünde. Bunlar benim de gitmek isteyeceğim derslerdi. Onun için açılabildiler zaten. Ben öğrenci olsam ne isterim? Bugün Tophane-i Amire’yi İBB Park ve Bahçeler Biriminden birine gezdirirken ne yapmak istediğimi anlattım ona; öğrencilerin bilgisayarını alıp gelsin, arayıp bulamadığı dergileri burada bulsun, açık alanda tarihi yarımadanın önünde okusun istiyorum. “Hocam ben sizin öğrenciniz değilim ama öğrenci olarak teşekkür ediyorum” dedi. Konfüçyus ne diyor, “Bir kütüphane, bir bahçe… Hayat sana yeter.”

Öğrencilerin talebi üzerine Mimar Sinan Üniversitesi logolu çeşitli ürünler tasarlandı ve satışına başlandı.

Müzenin geliri devletten geliyor, o da sınırlı. Kaynaklarla ilgili sorunu nasıl çözüyorsunuz?
Müzenin özel bütçesi yok! Ben istiyorum ki müze kendi bütçesini oluştursun ve o bütçe içinde hareket etsin. Müzemizi şimdiye dek (mayısın son haftasına kadar) 40 bin kişi gezdi. Aralıktan bu yana müze müdürünün bana verdiği bilgi bu. Bence daha da fazla olabilir; hiçbir ziyaretçiden giriş ücreti almadık. Şimdi az çok denetim getirmek için küçük bir geliri olsun diye de ücretli olması için çalışmalara başlayacağız. Tabii ki çocuklara, üniversite öğrencilerine, bizim öğrencilerimiz için ücret yok! Belirli bir kesime olacak.
Burayı kullanıp sergi yapmak isteyen koleksiyonerlerden de bir bedel talep edeceğiz. Bu bedel yine müzeye dönecek ya da konferans salonumuzu günlük ücretlerle verebileceğiz.

Mimar Sinan Üniversitesi, logolu ürünleriyle de dikkat çekmeye başladı.
Evet, çok uzun bir süredir öğrencilerimiz benden logolu ürün talep ediyor. Öğrencilerimiz şahane tasarımlar yapıyor ve onların tasarımlarını uygulatarak dükkanımızda satmaya başladık. Kitaplarımızı, objelerimizi satışa sunmaya başladık.