“Türkiye’de küratörlük eğitimi başlangıç seviyesinde”

İlgili Yazılar

Abbasağa Film Festivali altıncı kez perdede

Öğrenci filmleri AKM Yeşilçam ve Kadıköy Sineması’nda izleyiciyle buluşacak Mimar...

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Küratör, direktör, sanatçı ve yazar Prof. Dr. Marcus Graf, Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat ve Kültür Yönetimi Bölüm Başkanı olarak alandaki birikimiyle akademik donanımını birleştiriyor. Öğrencilerin teknik bilginin yanı sıra sanatsal düşünceyi geliştirmeleri gerektiğini söyleyen Graf, Türkiye’de sanat eğitiminin hâlâ geleneksel olduğunu belirtiyor.

YAZI: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.


Y
editepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat ve Kültür Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Marcus Graf, akademisyenliğini; sergi, bienal ve proje küratörlükleri, eğitmenlik, direktörlük, yazarlıkla sahanın içinden yürütüyor. Almanya’da Hildesheim Üniversitesi Kültür Bilimi ve Estetik İletişimi Fakültesi Plastik Sanatlar ve Sanat Bilimi Bölümünden mezun olan doktorasını Stuttgart Devlet Sanat Akademisinde Çağdaş Sanat Tarihi, Estetik ve Sanat Teorisi Enstitüsünde veren Graf, 2003’ten bu yana Yeditepe Üniversitesinde öğretim üyesi. 10. İstanbul Bienali (Nightcomers projesinin eş küratörü), Siemens Sanat, Plato Sanat, Cendere Sanat, Taksim Sanat, Akbanksanat, Milli Reasürans, Contemporary Istanbul, Sığınak – Teknoloji ve Sanat için Mekân, Pera Müzesi, Baksı Müzesi, Erimtan Müzesi, Müze Gazhane ve Elgiz Müzesi gibi çeşitli kurumlarda 150’den fazla sergide küratörlük yapan Graf, akademisyenlik ve sanat danışmanlığı yanında çok sayıda kitap yazdı, kitapta bölüm, sergi kataloğu ve dergide sanat yazarlığı yaptı.  Üniversitede verdiği sanat ve kültür yönetimi eğitimini, “Sanatçı ile izleyici, fikir ile kurum, eser ile toplum arasında köprü kuran bu profesyonel alanın yetişmiş insan kaynağını sağlamaktadır” diye tanımlıyor. Graf, Türkiye’de sanat eğitiminin daha geleneksel yapıda olduğunu ve çağdaş sanata uyum sağlamaya başladığını ancak sanat yönetimi içinde önemli bir yeri olan küratörlüğün henüz yerleşmediğini anlatıyor.

Küratörlüğünü, İGA ART Yürütme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Marcus Graf’ın yaptığı ve aynı zamanda İGART galerinin ilk sergisi olan “Visions Under the Viaduct | Viyadük Altındaki Rüyalar”ı sergisinin açılışında.

“ÜLKEDE SANAT EĞİTİMİNİN YENİLİKÇİ YÖNDE EVRİLMESİNİ UMUT EDİYORUM”

Sanatın bugün hâlâ sanatçılar tarafından tanımlanmaya devam ettiğini söylüyorsunuz. Siz nasıl tarif ediyorsunuz?

Günümüzde sanat yalnızca sanatçılar tarafından tanımlanmıyor. Sanatçılar önemli bir rol oynasa da sanatın tanımı aslında sanat yazarları, küratörler, koleksiyoncular, galeri sahipleri, müze yöneticileri ve daha geniş bir sanat izleyicisi gibi birçok katılımcının oluşturduğu bir ağ tarafından şekillendiriliyor. Son birkaç on yıldır sanat oldukça kurumsallaşmış ve profesyonelleşmiş durumda. Bu da sanat üretiminin; paylaşım, ara buluculuk ve yorumlanma süreçlerinin çeşitli kurumlar ve sanat piyasasıyla iç içe geçmesi anlamına geliyor. Başka bir deyişle, bugün sanat dediğimiz şey, sanatçılar ile uzmanlar ve izleyiciler arasındaki karmaşık bir diyaloğun sonucu olarak ortaya çıkıyor ve bu tanımlar sanat dünyasının ekonomik gerçeklerinden de etkileniyor. Bu karmaşık ve çok katmanlı sistem ışığında, sanat eğitiminin de bu karmaşık diyaloğun farkında olması gerektiği açıktır.

Elbette eğitimin özünde, sanat yaratmanın ve sanatsal vizyonları hayata geçirmenin öğretilmesi yer alır. Yani sanat öğrencileri; teknikler, malzemeler, figür kullanımı, mekân yaratımı, perspektif, dokular, çizgiler ve renkler gibi temel unsurlar konusunda bilgi sahibi olmalıdır. Bunun yanı sıra sanat eğitimi; sanat tarihi, teorisi, felsefesi ve estetik gibi entelektüel ve kavramsal boyutlara da odaklanmalıdır. Öğrencilerin sadece el becerilerini ve teknik bilgilerini değil, sanatsal düşünceyi, kendi kavramsal ve entelektüel vizyonlarını geliştirmeleri de gerekir.

Sanat dünyasının ve piyasasının karmaşıklığını göz önüne aldığımızda öğrencilerin bir miktar sanat yönetimi bilgisine de sahip olması faydalı olabilir. Galerilerin, küratörlerin nasıl çalıştığını, portfolyo oluşturmayı, kendilerini sanat dünyasında nasıl tanıtabileceklerini öğrenmeleri, çok yönlü sanat ortamında yol almalarını kolaylaştırır.

Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat ve Kültür Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Marcus Graf, akademisyenliğini; sergi, bienal ve proje küratörlükleri, eğitmenlik, direktörlük, yazarlıkla sahanın içinden yürütüyor.

Sanat eğitimi ne için vardır? Sanatın eğitimi ne kadar mümkün olur?

Sanat eğitiminin temel amacı, öğrencileri sanatçı olmaya hazırlamaktır. Bu nedenle müfredat, öğrencilere sanatı öğrenme, kendi sanatsal vizyonlarını geliştirme ve sanatsal kimliklerini oluşturmaları için tam fırsatlar sunmaya odaklanır. Sanat eğitiminin ne kadar mümkün olduğu sorusu aslında “Sanat öğretilebilir mi?” sorusuna dayanıyor. Sanat tarihinden biliyoruz ki otodidakt sanatçılar ya da farklı alanlardan gelip ünlü olan sanatçılar var. Ancak sanat eğitimi almak, bu süreci hızlandırır; teknikleri, estetik yaklaşımları ve teorileri daha hızlı öğrenmenizi sağlar ve sizi sanat dünyasının bir parçası haline getirir. Sonuçta, Joseph Beuys’un dediği gibi “Herkes sanatçıdır” ama güçlü ve özgün bir sanatçı olma yolculuğunda akademik eğitim, yolunuzu daha hızlı bulmanızda yardımcı olur.

Tarihsel süreçte sanat eğitimi nasıl değişti, dönüştü? Bir sanat tarihçisi olarak baktığınızda bugünün dünden temel farkları nelerdir?

Tarihsel süreçte çok köklü değişimler geçirdi. Antik dönemden itibaren sanat ve zanaat iç içeydi; tekne kavramı, hem zanaatkârı hem de bugünkü anlamda sanatçıyı kapsıyordu. Orta Çağ boyunca sanatçılar, loncalar içinde usta-çırak ilişkisiyle eğitildi. Rönesans’la birlikte sanatçıların imza atmaya başlaması, üne kavuşması ve zanaatkârlardan ayrışmasıyla akademiler ortaya çıktı. 1648’de Paris’teki Güzel Sanatlar Akademisi ile sanat eğitimi kurumsallaşmaya başladı. 19. yüzyıldan itibaren, özellikle romantizmle birlikte, daha bireysel, kavramsal ve avangard yaklaşımlara açıldı. 20. yüzyılda Bauhaus gibi okullar disiplinler arası bir model sundu. Bugün Batı’da sanat eğitimi son derece esnek, çağdaş sanat dünyasının karmaşıklığını yansıtacak şekilde çeşitlenmiş durumda. Türkiye’de ise sanat eğitimi hâlâ daha okulvari, daha geleneksel bir yapıda olsa da giderek çağdaş sanat dünyasına uyum sağlamakta ve değişmektedir. Önümüzdeki dönemde Türkiye’de de sanat eğitiminin daha yenilikçi, disiplinler arası ve küresel dinamiklere uyumlu yönde evrileceğini umut ediyorum. Bu da genç sanatçılar için çok daha geniş ve özgür bir yaratım alanı sunacak.

Marcus Graf, sanat akademilerinin sanat dünyasının avangard hareketlerinin biraz gerisinden geldiğini ancak zamanla bu yeniliklere uyum sağladığını vurguluyor.

“DİJİTAL SANAT, MÜFREDATTA YETERLİ YER BULMUYOR”

Özellikle dijitalleşmenin bu dönüşümdeki etkisi, payı nedir?

Sanat akademileri genel olarak özel hayatta, profesyonel yaşamda, iletişimde ve sanat dünyasında deneyimlediğimiz dijital devrimi henüz tam anlamıyla takip etmiyor. Yani 3D animasyon, yapay zekâ, hareketli grafikler, arayüz tasarımı veya NFT gibi konular, geleneksel sanat eğitimi müfredatlarında yeterince yer bulmuyor. Bu yüzden medya sanatçıları, genellikle grafik tasarım, endüstriyel tasarım veya görsel iletişim tasarımı gibi alanlardan gelip sanat dünyasına giriyorlar.

Ancak bu durum değişiyor. Nasıl ki 1960’lar ve ‘70’ler öncesinde performans sanatı, enstalasyon sanatı veya video sanatı gibi alanlar akademide yer bulmamışken sonra akademik eğitimde yer edindi; gelecekte de dijital teknolojiler, dijital sanat ve medya sanatı gibi alanlar akademide daha fazla yer bulacak. Çünkü sanat akademileri sanat dünyasının avangard hareketlerinin biraz gerisinden gelir ve zamanla bu yeniliklere uyum sağlar. Türkiye’deki sanat eğitiminin de yavaş yavaş bu küresel dönüşüme ayak uydurduğunu, dijital dünyanın imkânlarının giderek daha fazla müfredata dâhil edildiğini söyleyebiliriz.

Gelecekte Türkiye’deki sanat akademilerinde de dijital sanat ve medya sanatına dair daha fazla dersin yer alacağını umut edebiliriz.

Sanat ve kültür yönetimi eğitimi, günümüzde sanatın geldiği yerle bağlantılı olarak nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?

Bu eğitim, modern sanat dünyasının giderek daha karmaşık ve kurumsallaşmış yapısına verilen bir yanıttır. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sanat yalnızca bireysel yaratıcılık üzerinden değil, aynı zamanda galeriler, müzeler, bienaller, festivaller, sanat fuarları, koleksiyoncular ve kültür politikaları üzerinden şekillenmeye başladı. Bu geniş ekosistem, sanat eserinin dolaşımını ve görünürlüğünü belirleyen çok sayıda aktör yarattı. Sanat üretiminin yanında, bunu yönetecek, planlayacak ve sürdürülebilir hale getirecek profesyonellere ihtiyaç doğdu. Sanat ve kültür yönetimi eğitimi tam da bu noktada devreye girerek öğrencilere; kültür politikaları ve sanat ekonomisi, kurumsal yapılar (galeriler, müzeler, bienaller), proje geliştirme, sergi planlama, fon bulma ve sponsorluk, iletişim, pazarlama, izleyici geliştirme gibi alanlarda bilgi ve beceri kazandırmayı amaçlar. Bugün sanat dünyasında üretim kadar yönetim, iletişim ve organizasyon da önemlidir. Çünkü bir sanat eseri ancak doğru bir bağlamda sergilendiğinde, doğru kitleye ulaştırıldığında ve doğru şekilde desteklendiğinde kalıcı etki yaratabilir. İşte sanat ve kültür yönetimi eğitimi, sanatçı ile izleyici, fikir ile kurum, eser ile toplum arasında köprü kuran bu profesyonel alanın yetişmiş insan kaynağını sağlamaktadır.

Sanat ve kültür yönetimi eğitiminin müfredatı neye dayanıyor ve neye dayanmalı?

Bu eğitim, öğrencileri yaratıcı endüstride, sanat ve kültür alanındaki çeşitli kurumlarda çalışmaya hazırlamalıdır. Bu amaçla, sanat yönetimi eğitimini üç ana başlıkta topluyoruz. Birincisi, öğrencilerin sanatın kendisi hakkında bilgi sahibi olması yani sanat tarihi, sanat kuramı ve günümüz sanat tartışmaları. İkincisi, belirli alanlara yönelik mesleki hazırlık dersleri; örneğin galeri yönetimi, müze yönetimi, tiyatro yönetimi, festival yönetimi, küratörlük ve sanat yazarlığı gibi. Üçüncü olarak da sanat yönetimiyle ilgili iş yönetimi dersleri yani etkinlik yönetimi, pazarlama, iletişim, hukuk gibi konular. Ayrıca öğrencilerin sektöre dair deneyim kazanması için staj imkânları sunulmalı ve öğretim kadrosunun hem akademik hem sanat dünyasında aktif olmasına özen gösterilmeli. Bu şekilde eğitim, teori ve pratiği dengeli şekilde sunar.

 

“KURUMSAL VE TEORİK DÜZEYDE YETERİNCE YERLEŞMEDİ”

Küratörlüğün Türkiye’de sanat eğitiminde yeterince anlaşıldığını, yerleştiğini düşünüyor musunuz? Nasıl bir eğitim programı sunuluyor?

Küratörlük, Türkiye’de görece yeni bir alan olarak son yirmi otuz yılda sanat dünyasında önem kazandı. Ancak sanat eğitimi bağlamında hâlâ tam anlamıyla kurumsallaştığını söylemek zor. Çoğu güzel sanatlar fakültesinde küratörlüğe dair dersler ya seçmeli ya da sanat tarihi ve sanat yönetimi programlarının parçası olarak veriliyor. Yani bağımsız, sistemli ve kapsamlı küratörlük programları çok sınırlı. Türkiye’deki sanat eğitiminin geleneksel yapısı düşünüldüğünde küratörlük genellikle sergi düzenleme ya da eser seçimi olarak dar bir çerçevede anlaşılıyor. Oysa küratörlük; araştırma, kavramsallaştırma, metin yazımı, sergi tasarımı, izleyiciyle iletişim, kültür politikaları ve sanat dünyasının eleştirel analizi gibi pek çok boyutu kapsıyor. Bu nedenle küratörlük eğitiminin sadece teknik bir beceri aktarımı değil, aynı zamanda eleştirel düşünceyi geliştiren bir program olması gerekiyor. Bugün bazı üniversitelerde sanat yönetimi yüksek lisans programları içinde küratörlük modülleri, atölyeler veya seminerler bulunuyor. Bu dersler öğrencilere sergi projeleri üretme, metin yazma ve ekip çalışması yapma gibi pratikler kazandırıyor. Fakat hâlâ uluslararası örneklerle kıyaslandığında (örneğin Londra, Amsterdam, Berlin’deki bağımsız curatorial studies programları) Türkiye’deki eğitim, daha başlangıç seviyesinde. Özetle, Türkiye’de küratörlük eğitimi giderek daha fazla ilgi görüyor fakat henüz kurumsal ve teorik düzeyde yeterince yerleşmiş değil. Gelecekte bu alanda daha kapsamlı, disiplinlerarası ve uygulamalı programların gelişeceğini umuyorum.

Öğrencilerinize eğitim hayatları boyunca nasıl bir perspektif kazandırıyorsunuz? Profesyonel hayattaki çalışmaları, aldıkları akademik eğitimle nasıl örtüşüyor?

Benim için sanat ve kültür yönetimi eğitiminin en önemli hedeflerinden biri, öğrencilere yalnızca bilgi aktarmak değil, aynı zamanda eleştirel düşünce, özgüven ve sorumluluk bilinci kazandırmaktır. Onlara sanat dünyasının karmaşıklığını, çok aktörlü yapısını ve farklı disiplinler arasındaki ilişkileri göstermek, hem profesyonel hayatta hem de kişisel gelişimlerinde sağlam bir temel oluşturur. Akademik eğitim sürecinde öğrencilerim; sanat tarihi ve teorisiyle geçmişi, güncel tartışmalarla bugünü, yönetsel ve iletişimsel becerilerle de geleceği kavrar. Proje geliştirme, sergi organizasyonu, yazı yazma ya da tartışma yürütme gibi pratikler sayesinde teori ile uygulama arasında sürekli köprü kuruyoruz. Bu yüzden eğitim, onların profesyonel hayatta karşılaşacağı durumlarla doğrudan örtüşür.

Ayrıca, derslerime her zaman disiplinler arası bir bakış açısı dâhil ediyorum. Öğrenciler yalnızca sanat dünyasına değil, aynı zamanda iletişim, işletme, kültür politikaları ve dijitalleşme gibi alanlara dair de bilgi kazanıyorlar. Böylece farklı kurumlarda -müzelerde, galerilerde, kültür merkezlerinde, festivallerde ya da bağımsız projelerde- çok daha esnek ve yaratıcı roller üstlenebiliyorlar.

Sonuçta öğrencilerim, eğitim sürecinde kazandığı perspektifi profesyonel hayatta uygularken yalnızca işlevsel birer yönetici değil, aynı zamanda sanatın toplumsal rolünü sorgulayan, eleştiren ve dönüştürmeye katkı sunan bireyler olarak yol alıyor.