Onlarca film müziğiyle pek çok ülkedeki festivallerden ödüllerle dönen, okulunda kurduğu Voice of İzmir grubuyla yurt içi ve dışında konserler veren Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı Türk Müziği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Berrak Taranç’ın şu sözleri, sanat eğitiminde uygulamayla alınan armağanın özeti: “Aslında ödül almak için çalışmıyorum. Öğrencilerime örnekler oluşturmak için çalışıyorum. Gönlünüzü koyunca geri dönüşü çok güzel oluyor.”
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
YAZI: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN
Ege Üniversitesi (EÜ) Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı Türk Müziği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Berrak Taranç’ın 41 yıllık akademisyenlik deneyimi; belgesellerden reklamlara, tiyatro oyunlarına dek ürettiği eserlerle, kurduğu müzik grubuyla, konserleriyle bütün halinde. Çünkü hayatın ta kendisi olan müziğin eğitimini, onu hayatın içinde bizzat yaşatarak veriyor. Film müzikleri üretmeye, Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer’in 1992 yapımı İki Kadın filmiyle başlayan Prof. Dr. Taranç, 30 kadar kısa metrajlı filmin, pek çok belgeselin müziklerini yaptı. Yönetmen ve akademisyen eşi, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı ve Yönetmenliği Bölümünden Prof. Dr. Ragıp Taranç ile birlikte 1992 Ankara Film Festivali’nde İzmir İzmir belgeseliyle aldığı ilk ödülden bu yana, dünya festivallerinden ödüllerle dönüyor. EÜ Konservatuvar hocalarıyla kurduğu Voice of İzmir grubuyla konserler veren Taranç, eserlerinin sanat eğitimindeki yeri konusunda şöyle diyor: “Aslında ödül almak için çalışmıyorum. Mesleğimi çok seviyorum, öğrencilerime örnekler oluşturmak için çalışıyorum. Derste neler anlatabilirim? Gönlünüzü koyunca geri dönüşü çok güzel oluyor.”
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzikoloji Bölümünden 1983’te mezun olan, Sosyal Bilimler Enstitüsünde aynı dalda sanatta yeterlik (sanat doktorası) alan Taranç, 1984’ten bu yana alanında onlarca farklı ders veriyor. Yedi yıl Çalgı Yapım Bölüm Başkanlığı da yapan Taranç, okulun sürecini özetlerken, “Öğrenciyi oturtacak sandalyemizin olmadığı zamanlardan bugünlere geldiğimiz için şu anki durumumuzu çok olumlu buluyorum. Eğitimcilerimiz, çok iyi öğrencilerimiz arasından çıkıyor ve koşullarımız gittikçe zorlaşıyor. Öğrencilerimiz çok şanslı, çok iyi eğitimcilerden eğitim alıyorlar” diyor.
“FARKLI BAKIŞ AÇILARI ZENGİNLİK KATAR”
Sanat, üzerinde uzlaşılan yanları olmakla birlikte her disiplinde, her uzman tarafından farklı yanlarıyla vurgulanan bir kavram. Sanatı ve eğitimini nasıl tanımlıyorsunuz?
Sanat, ilkel toplumlardan beri var olmuş; insanların doğa karşısında variyetini sürdürürken ruhsal, yaşamsal ve kültürel verilerini aktardığı bir bütündür. Yaşamın dışa vuruluşu ve ifadesidir. Sanatın ilk doğuşu, büyüden. Dini ritüellerin geliştirilmesiyle toplumdan topluma şekil buluyor. Her toplumdaki kültürlerin, duygusal dünyaların, bireylerin değerlerinin dışa vurumu olarak karşımıza çıkıyor. Sanatın eğitimi olur mu? Evet, olur. Kültürle, bilimle, bilinçle, bilgilerin ulusaldan evrensele aktarılmasıyla olur. Sanat eğitimi toplumdan topluma farklılık gösterebileceği gibi ortak payda ve bileşenlere sahip bir bütün olarak ortaya çıkar. Sanat eğitimine değişik düşünceler, toplumsal olgular etki eder. Bunlar da ekolleri oluşturur. Bunların fazlalığıyla o ülkenin, toplumun sanatı zenginleşir. Sanat yerel olabildiği gibi kültürler arası iletişimle farklı noktalara kayabilir. Sanat, ondan beslenen, onu anlamaktan keyif alan için de çok önemlidir. Sanattan anlayan kişileri oluşturabilmek için sanat eğitiminin, küçük yaşlardan itibaren ailenin desteğiyle geliştirilmesi taraftarıyım.
“Sanat eğitimi ne için vardır, neyi amaçlar?” sorusunun yanıtına da girmiş oldunuz.
Eğitim, sanatı daha üst potansiyele taşımak için vardır. Sanat eğitimi, kültürün sanatçıya aktarılmasıyla olur. Bu, yerel olduğu gibi evrensel kültürle de ilgilidir. Örneğin resim sanatında Salvador Dali’yi, Picasso’yu, Miro’yu hep kendilerine özgü kalıplarıyla görüyoruz. Barcelona’da müzik araştırması yaptığımda görsel ve iletişimsel konulara merak sardığım için ressamları da inceledim. Bu ressamların klasik üslupta eserler vermiş olduğunu gördüm ve çok şaşırdım. Anladım ki sanatçı tüm ekolleri bildiği zaman, kendi üslubunu oluşturabilme donanımına sahip oluyor ve yapılmamışı yapabiliyor. Kendisinden önceki tüm sanat verileriyle donatılmış, bunları özümsemiş olması gerekiyor.

Müfredat genel anlamda neye dayanıyor ve neye dayanmalı?
Türk müziği müfredatı, işitsel ve kuramsal bilgilerin en iyi şekilde uygulanmasına, sesle ve çalgıyla yorumculuğun bilimsel ve sanatsal bakımdan yetkin şekilde oluşturulmasına dayanır. Akademisyenlerimiz, bilimsel araştırma yöntem ve teknikleri doğrultusunda Türk müziği verilerine ulaşma ve bestecilik eğitimiyle yetişiyor. Ses eğitimi dersimde, sesin kullanımı, diyafram nefesi, yorum, postür konularını, deneyimlerime dayanarak aktarıyorum. Çalgıların en iyi düzeyde yorumlanması için mesleki enstrüman dersleri alıyorlar. Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği diye ayrılıyorlar. Günümüzün gereği olan popüler kültür ve müzik, görüntü ve müzik, iletişim ve müzik gibi dersler var. Tür ve biçim bilgisi, müzik tarihi, çalgı bilgisi dersleri, Türk musikisi kuramı, Batı müziği kuramı, solfejle ilgili çeşitli dersler var. Batı müziğiyle karşılaştırma yapabilmek, evrensele gidebilmek için piyano gibi enstrümanları çalmayı öğreniyorlar.
Bölümlere göre farklılaşan ve ortaklaşan dersler vardır, değil mi?
Konservatuvarımızda Temel Bilimler Bölümü, Türk Müziği Bölümü olarak devam etti.
Sonra ses eğitimi, Türk Halk Oyunları ve Çalgı Yapım Bölümlerimiz oluştu. Çoğu bölümde dersler verdim. Tabii ki benzerlikler ve farklar oluyor. Örneğin Türk Müziği Çalgı Yapımı Bölümündeki öğrencilerin, enstrüman yapımı için pek çok değişik dersi olurken Ses Eğitimi Bölümünde yorumculuk ve sesin eğitimi konusunda daha farklı dersler var. Türk Müziği Bölümü, hem enstrüman çalımı hem yorumculuk hem eğitimcilik hem de akademik kariyer için gerekli bilgileri vermek durumunda. Halk Oyunları Bölümünde çeşitli uygulamalar yoğunluk kazanıyor. Öğrenciler, eğitimlerle yollarını çizebiliyor.
Ege Üniversitesi Konservatuvarı özelinde değerlendirdiniz. Türkiye’deki konservatuvarlarda Türk müziği eğitiminde ortak bir teorik dil, nazariyat birliği var mıdır?
Genç yöneticilerimiz farklı bakış açılarını en aza indirgemek amacıyla sempozyumlarda, kongrelerde, panellerde bir araya geliyor. Genel olarak üniversitelerde program ve müfredat birliğine varma çalışmaları yapılıyor. Yatay geçiş yapanlar, Erasmus öğrencileri ile yüksek lisans ve doktorada farklı okullardan gelenlerin ortak paydada değerlendirilmesi için bu gerekiyor. Müfredatta ve müzikal dilde ortaklıklara gitme çalışmaları ivme kazandı.
Olması gereken bu mu?
Ortaklık olması gerekir ama farklılıklar da zenginlik katar. Aynı üniversitenin aynı bölümünde aynı dersi veren öğretim elemanlarının ders anlatışlarında bile farklılıklar oluyor. Sanat ne kadar evrensel olsa da ortak paydaları olsa da bireysel farklılıklarla daha değişik boyutlara taşınabileceğine inanıyorum.

“PANDEMİ SÜRECİNDE ÇOK YARA ALDIK”
Peki, müfredatta, genel anlamıyla sanat eğitimi sisteminde sorunlar var mı?
Sorunlar olacak ki ilerleme olsun. Sorunsuz olursa eğitimlikten çıkar. Sanat ortamlarında okulların olanakları ne kadar gelişse de daha iyisi isteniyor. Enstrüman çalmak için daha iyi odalar, daha kapasiteli olanaklar… Sorunlar olacaktır ama bunlar, toplantılarla en aza indirgenmeye çalışılıyor. Sadece bir problemimiz var, bütün dünyanın problemi: Pandemi sürecinde çok yara aldık. Sanat eğitiminin internetten olması o kadar zor ki! Göz göze iletişim olmadan dinlenmesi… En güzelini anlatsanız bile çocuk orada mı, ulaşamıyorsunuz. İsimlerini söyleyip hepsinin tepkisini almaya çalışıyordum. Üç saatte anlatacağımız dersi 45 dakikada anlatmak zorunda kaldık.
Tanık olduğunuz ihtiyaçlar var mı?
Konservatuvarlar arasında daha çok iletişim kurulabilir. Öğrenci sempozyumları, kongreleri düzenlenebilir. Öğrenci konserleri bizde çok güzel yapılıyor. Son yıllarda Türk Müziği Konservatuvarı, çok yoğun sanatsal veriler ortaya koyuyor. Öğretim elemanlarımız, öğrencilere yön veriyor. Türk halk müziği ve Türk sanat müziğinden ustalar getiriliyor, söyleşiler düzenleniyor.
Mezunlarımızla çok güzel çalışmalar yapılıyor. Olumsuzlardan çok, olumlu yanı üzerinde durmayı tercih ediyorum. 1984 yılında okulda hocaydım. Öğrenciyi oturtacak sandalyemizin olmadığı zamanlardan bugünlere geldiğimiz için şu anki durumumuzu çok olumlu buluyorum. Akademisyenlerimiz çok güzel kitaplar yazıyor, mesleki çalgıları ile ilgili metotlar oluşturuyor, yurt dışında konserler veriyor.
Akademisyenin estetik ölçütü, öğrenciyi nasıl etkiliyor? Onu ınırlıyor mu, genişletiyor mu?
Öğrencilerime hep şunu söylüyorum: Öğrenmek isteyen, herkesten her şeyi öğrenebilir. Kendinizi bir eğitimcinin bakışına yakın hissetmiyorsanız onu da algılayın ve siz ne yapabilirsiniz, hedef belirleyin. Öğrenmek isteyen için eğitimci sınırlayıcı olamaz, anahtar olabilir. Okul olarak bir özelliğimiz var. Eğitimcilerimiz, çok iyi öğrencilerimiz arasından çıkıyor. Hem kuram hem de uygulama açısından eğitimcilerimizin performansı çok yüksek, koordineli çalışıyorlar. Öğrencilerimiz çok şanslı. Bir eğitimci, tek başına, “Dersimde bunu anlatacağım” yerine “Daha iyi nasıl yaparım?” peşinde. 41’inci yılımızdayız, artık olgunlaştık.

“ÖDÜLLÜ FİLM MÜZİKLERİNİ KONSERVATUVARDA YAPTIK”
Birikimini festivaller, film müzikleri, topluluklar gibi akademi dışı alanlara da yansıtan bir eğitimcisiniz. Öğrenci ve mezunlarınızın üretimlerinde bunun ne gibi yansımalarını görüyorsunuz?
Konservatuvarda verdiğim ses eğitimi derslerinin uzantısı olarak 1997 yılında UNESCO’nun İki Denizin Yaratıcı Kadınları Festivali’ne, kendi bestelerim ve şarkı sözlerimden oluşan mitoloji ve müzik konulu konserimle, Selanik Polihini Amfiteatr’da okulumuz öğretim görevlilerinin yorumculuğuyla katıldık. Ragıp Taranç’ın sanat danışmanlığıyla UNESCO tarafından seçilerek katıldığım konserde yorumculuk yapan öğretim görevlileri; Çağrıhan Erkan, Nurdan Gürtunca,Seher Dilmaç, Nilgün Doğrusöz,Seher Erkan, Emel Suna’ydı. Aynı festivalde 2000 yılında, yine Ragıp Taranç’ın sanat danışmanlığında enstalasyon düzenleyicisi ve besteci olarak şan performansım ile Bizans Eserleri Müzesinde yer aldım. Yurt içinde ve yurt dışında pek çok enstalasyonu öğrencilerimle gerçekleştirdim. Arkadaşlarımızın da makaleleri, araştırma projeleri, kitaplarıyla başarıları oldu. Takım duygusu var, bölümler arasında iletişim çok güzel. Bu da öğrenciye olumlu geri dönüyor.
En son Dedemin Evi belgeseliyle ödül aldınız.
Bosna Hersek’te 13. Trebinje Film Festivali’nde En İyi Akdeniz Filmi Ödülü aldık. Ragıp Taranç ve Gülten Taranç’ın yönettiği, müziklerini benim yaptığım filmin senaristi ve oyuncusu Burçe Çalışkan, kurgucusu Fatoş Yapıcı. Sema Pekdaş, yapımcımız. Bu film, Kazan Uluslararası Film Festivali’nde, Altın Minber Yarışması’na katılacak. Ailece çalışıyoruz. Ragıp Taranç’ın Bir Düğün Masalı filmi, 1994’te Romanya’da Dikkate Değer Film Ödülü almıştı, müziklerini ben yapmıştım. Gül Hasan filmi aynı yıl Macaristan’da Hot Turkey ile Halk Ödülü aldı. Daha sonra, Ragıp Taranç’ın yapımcı, Gülten Taranç’in yönetmen olduğu, müziklerini benim yaptığım Yağmurlarda Yıkansam, 2016’da Antalya Altın Portakal Halk Jürisi Özel Ödülü aldı; Balkan Film Food Festival’de birinci oldu. Amerika’da, Türkiye’de pek çok festivale katılan 30 kadar kısa metrajlı filmin, pek çok belgeselin müziklerini yaptım. İlk ödülüm, 1992 Ankara Film Festivali’nde yönetmenliğini Ragıp Taranç’ın yaptğı İzmir İzmir ile aldığım En İyi Belgesel’di. Ragıp Taranç’ın yönettiği Giovanni’nin İzmir’i belgeselimizin müziğini yaptım; Şili’de ve Sicilya’da En İyi Belgesel Film Ödülü aldı. Giovanni’nin İzmir’i ve Dedemin Evi’nin müziklerini, Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı Türk Müziği Bölümü olarak yaptık. Nurdan Gürtunca, Halil Altınköprü, Sami Büyüköztekir, Hakkı Balamir, Özgen Küçükgökçe, Hande Küçükebe, Beril Çakmakoğlu, Tolga Akşit ve ben çalıştık. Ben besteledim, hocalarımız enstrüman ve sesle yorumladı. Üniversitemizi ve okulumuzu temsil ettik çünkü okulumuzun stüdyosunu kullandık.
Bütün bu çalışmalarınız öğrencilerinizi nasıl etkiliyor?
Görüntü ve müzik dersi veriyorum. Bu konuda ilk çalışmam, Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer’in filmi İki Kadın’ın müzikleriydi. Görüntüye, senaryoya nasıl müzik yazılır, kamera hareketleri nasıldır; renkler ışık, perspektif, açı, oyuncular, çekim planları, dönem, konu gibi ayrıntılar müzikle nasıl anlatılır, derste kendi örneklerimle aktarabiliyorum. Stüdyo olanaklarıyla nasıl müzik yapılabileceğini, müzikle efekt ve diyalog dengesinin nasıl kurulabileceğini anlatabiliyorum. Popüler kültür ve müzik dersimde, popüler müzik görüntüde nasıl kullanılabilir, film için müzik, müzik için film nasıl yapılır, reklam, tanıtım müzikleri nasıl olur, çok rahat hareket edebiliyorum.
Uygulamayla ve diğer dallarla bütünleştirerek verdiğiniz eğitimin öğrencilerinizdeki karşılığını nasıl görüyorsunuz?
Müziğin mimariyle, iç mekânla dış mekânla ilişkisi var. Matematikle, tıpla, psikolojiyle, edebiyatla, sözel anlatımla, tiyatroyla, sahne performansı içeren tüm sanatlarla, heykelle ilişkisi var. Çünkü yaşamın kendisi bir müzik. Kuram ve uygulamayı bir arada görüyorlar. Her anlatımın örnekleriyle karşılaşıyorlar. Yılmaz Erdoğan’ın yazdığı Kadınlık Bizde Kalsın oyununun müziklerini yapmıştım. Ayrıca iki çocuk tiyatrosuna, üç reklama müzik yaptım, o deneyimlerimi aktarıyorum. Sekiz defadır Kadın Yönetmenler Film Festivali’nin jenerik ve tanıtım müziklerini yapıyorum. İzmir’i anlatan şarkılardan oluşan konserler, Türk-Yunan ilişkileri bağlamında rembetiko konserleri verilmişti. Öğrencilere hepsinin örneklerini verebiliyorum. Yalnız Bir Kadın: Neveser Kökdeş belgeseliyle Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde, birincinin bulunmadığı senaryo yarışmasında ikinci oldum. Aslında ödül almak için çalışmıyorum. Mesleğimi çok seviyorum, öğrencilerime örnekler oluşturmak için çalışıyorum.

