Antika eşyalar yalnızca geçmişten bugüne uzanan objeler değildir; onlar, hayatların sessiz tanıkları, duyguların taşıyıcılarıdır. Bülent Dönmez’in Antika Restorasyon Atölyesinde yaptığı iş, bir tamirden çok daha fazlasıdır. Her çatlak, her iz bir hikâyeye açılır; ustanın eliyle yalnızca eşya değil, hafıza da onarılır. Yarım asrı aşan bir ustalıkla zamana meydan okuyan Bülent Dönmez ile sanat ve zanaat arasındaki köprüyü konuştuk.
SÖYLEŞİ: BELKIS KAMUT AKTÜRK
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Hem evdeki hem de dükkândaki eserlerin bakımları çok önemli benim için çünkü antikalar geçmişin ve zamanın tanıklarıdır. Aile yadigârlarımızın bakımı ile başlayan bu süreç işim nedeniyle devam etmekte. Çünkü işim bu, mutlu olduğum alan bu. Bir nevi zamanla konuşmak. Benimle aynı dilde konuşan ama maalesef sayıları giderek azalan ustalarım var. Bunlardan biri de antika restorasyonu denince en önemli isimlerden olan Bülent Dönmez. Aklımdaki soruları sormak hem de yaptığı işin detaylarını anlatmak için buluşuyoruz Bülent Usta ile. Sohbete babası büyük usta Galip Dönmez’den başlıyoruz.
1969 yılında, henüz 14 yaşındayken babanız Galip Dönmez’in atölyesinde işe başladınız. Babanız aynı zamanda da ustanız yani. Atölye neredeydi?
O yıllarda Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesinin arka sokağında bir pasajın ikinci katında dört odadan oluşan bir atölye idi. Okuldan çıkardım, Tarhan Koleji’nde okuyordum, babama harçlık almak için geldiğim zaman yerleri süpürürdüm. Sonra yazları yanında çalışmaya başladım, daha sonra da çırak oldum. Üniversiteye gidemeyince babamın yanında işe başladım. Tam mesaiyle çalışmam 1971 yılını buluyor. 1984’e dek beraber çalıştık. Çok ince püf noktalarını gösterdi, hayati noktalar, hayati dokunuşlar… Bir Çin porseleninde üç renkten oluşan laciverdin nasıl yapılacağını öğretti. Laciverdin sadece bir renk olmadığını üç rengin birleşimi olduğunu öğretti. Çok önemli konudur. Yağlı boya resim yaparken genelde açık renk en üste gelir, ışığı aldığı noktadır ressamın kendi gözüyle ışık nereden geliyorsa. Porselende tam tersi. En açık alta, en koyu üste gelir.
Bunların arasındaki farkı gösterdi, eğer tersini yaparsam ne olacağını gösterdi. Böylece 15 senelik eğitim alarak yaşadım yanında.
Yazarımız sanat tarihi uzmanı Belkıs Kamut Aktürk, antika restorasyonu denince ilk akla gelen isimlerden Bülent Dönmez ile söyleşti.
HER EŞYANIN BİR RUHU VAR
Sanırım babanızın sözüydü size:“Her eşya, sahibinden iz taşır. Onarırken ona da saygı göstereceksin.”
Bu çok önemli, çünkü her eşyanın bir ruhu var. (Oğluna sesleniyor, bir tabağı getirmesi için.) Ben bunu çok uzun yıllar düşündüm. 16. yüzyıldan bir Çin eseri. Bunun ortasında bir simetrik çizilme var. Leğen olarak kullanılmış, içine bir ibrik konmuş. İbriğin dibinin yüzeye sürtünmesiyle matlaşma olmuş. Kim bilir kimler ellerini yıkadı, hangi hanedan üyesi yüzünü yıkadı! Bunu 70’li yıllarda bir antikacı bıraktı babama ve sonra almayı unuttu. Yarısı yoktu, tamamen aslına uygun yapıldı. Sonra ben bu tabağın, leğenin karşısına geçip uzun uzun seyrettim; sigara içtiğim dönemdi karşısında kaç paket bitirdiğimi hatırlamıyorum. Hayranlıkla seyrettim. Rahmetli babam vazonun yapılışını şöyle tarif ederdi. “Bu normal akıllı insanın işi değil, sanatçı muhtemelen afyonu yutup öyle oturuyordu eserinin başına.”
Babanızın zamanı ile şimdiki zaman arasında değişen ne oldu? Malzeme, insan, gelen eser türü, restorasyon teknikleri?
Hiç alâkası yok o zamanla, her şey o kadar hızla değişti ki… Bazen olumlu bazen olumsuz ama çok değişti. Malzeme yönünde değişim olumlu iken insan-kalite için aynı durum geçerli değil. Antikaya verilen anlam değişti mesela. Evvelden antika alınıp satılması bile kültürel varlık olarak bakılırdı şimdi öyle değil, tek telaş; para ediyor mu? Bizim yaptığımız iş aslında bu kültürel mirasın geri kazandırılması yoksa çöpe atılacak. Benim böyle bir anım var. Kuşadası’nda bir çöpten bir antika aldım, üstelik çöpe atan antikacıydı. Bir Çin saksı, 17. yüzyıldan. Ne yapıyorsun diye sordum, “Attım, kırık bu, yapılacak bir şey yok” dedi. “Satar mısın?” dedim, sattı. 500 lira para verdim bugünün parasıyla belki 5000 TL ödedim ve onu tamir edip iyi bir rakama sattım. Evvelden insanlar antikanın maddi değerini hesap etmezdi, şimdi herkes biliyor ama bir farkla. Bugün Herend porselen ile 500 senelik Sevres ya da Maison porseleni aynı kefeye koyuyorlar, bu yozlaşma. Ve ben bu tarz talepleri geri çeviriyorum, artık çok nadir eşyaları alabiliyorum.
Bülent Dönmez mesleğe babası büyük usta Galip Dönmez’in yanında başlamış.
PARMAK UCU EN İNCE FIRÇADAN BİLE DAHA HASSASTIR
Size özel bir usul, bir teknik var mı? Ya da size gelen bir parçanın kimin onarımından geçtiğini anlar mısınız?
Babamın 60 sene önce yaptığı işi görsem bugün tanırım. Babamdan ayrılan çıraklar vardı, kendi atölyelerini kurmuş, onların da işlerini tanırım, hepsinin kendine göre tarzı var. Babamdan kalan çok iptidai ama bir o kadar da vurucu teknikler var bizim için. Mesela, şurada bir şeyin kenarını ince bir çizgi gerekiyorsa bunu en ince fırça ile bile çekemezsiniz, şaşma yapar ancak parmakla yapılır. Parmak daha kalın ama parmak ucunun dokunurken verdiği hassasiyet hiçbir fırçada yoktur.
Babanızdan kalma ustalar var mı?
Maalesef vefat ettiler, geriye tek ben kaldım.
Siz işinizi tam olarak nasıl tanımlıyorsunuz?
Belkıs Hanım, ben bu işe başlayalı 55 sene oldu. 55 sene insan kendine tahammül edemiyor ve ben bu işe, tüm değişimlere rağmen tahammül ediyorum. Şu raflara bakalı, içindekilerle karşılaşalı yarım asrı geçti.Ve benim hayatım bu! Evet, çok sevdim, sevmediğin işi yapamazsın ki. Gençlik yıllarımda çok sevdim. Rekabetin olmaması ve yapılan işin takdir görmesi bu mesleği doyumsuz yapıyor ama ben de bırakmak üzereyim. Bana deseniz ki dükkân aç, al-sat yap, yapamam ama elektrik tamiri yap, deyin yaparım. Tamirat işleri öyle ruhuma işlemiş. Hep malzeme bakarım; yurt dışına dahi gitsem ilk malzeme bakarım varak yaldız nerede? Önce iş, sonra tatil… Bu o kadar işledi ki hayatıma artık yoruldum, sıkıldım.
İnsanların antika algısı ve beklentisi değiştiği için bazen gelen talepleri “Masraf ettiğinize değmez” diyerek çeviriyorum.
SANAT FARKLI, ZANAAT FARKLI
Tamir etme hâli sizin hayat tarzınız olmuş. Siz usta mısınız sanatçı mı?
Sanat farklı bir şey, zanaat farklı. Bizimki zanaat ağırlıklı. Yeni baştan yaparsanız ya da yeni yaparsanız bu sanattır. Herkes sanatçı olamaz, o ayrı bir şey. Yapılamayanı yapmak sanat. Bizimki öyle gözükmekle beraber taklitçilik. Var olan deseni kopyalayarak başka yere aktarmak. Zor olan aynı rengi tutturmak. Renklerin karışımını bulmak zaman alıyor. Bazen bir an, bazen bir ömür… Bizim zorluğumuz, sanatçının hâleti ruhiyesine bürünmek.
Kimine göre sanat ve zanaat günümüzde birleşmeye başladı. Hatta pek önemsenmiyor. Yani çağımızda sanatla zanaat arasındaki çizgi daha geçirgen hale geldi. Sizce sanat ile zanaat arasındaki fark belirgin mi yoksa bulanık mı?
Sanattan öteye veya geriye kimse bir şey kabul etmiyor. Kimse zanaatkârı bilmiyor ve kabul etmiyor. Eskiden loncalar vardı, ahilik vardı; zanaat böyle oluşurdu, sanat böyle ortaya çıkardı. Mesela geçenlerde bir kolye ucu geldi bana zamak denilen malzemeyle yapılmış. Zamak, ısıya tahammül edemez dolayısı ile kimse yapamamış, bana geldi ve yaptım çünkü yapılamayanı yapmak beni tatmin ediyor. Sanat, ruhu anlatır. Zanaat, sabrı öğretir. Antika tamiri ise ikisini de sessizce yapar.
Sizi en çok zorlayan ama aynı zamanda en gururlandığınız iş hangisiydi?
Türkiye’nin en ünlü ailelerinden birine ait, 500 yaş civarında bir sevres porselen vazo geldi. Restorasyon için müzeye bırakmışlar, müze içinden çıkamayınca bize geldi. Yaklaşık 20 gün bende kaldı, çok parçalanmıştı, üzerinde Napolyon’un tasviri vardı, o döneme ait sevres bir eserdi. Çok güzeldi. Sanırım deseninde Napolyon savaştan çıkmıştı. Yaptık, orijinal hale getirip teslim ettik.
Onardığınız en eski eser ne idi? Ve şu an atölyenizdeki en eski parça ne?
En eski eser diye ayırmam zor ama toprak altı çok geldi bana. Milât öncesi eserler de geldi; genelde şişeler, tabaklar, çanaklar, heykeller ve bronz gelir hatta deniz altı amforalar gelir ama ben kabul etmiyorum sadece koleksiyoner belgesi olanları kabul ediyorum.
Osmanlı Dönemi’nin ilk Türk kadın ressamlarından olan Müfide Kadri’nin tablosundaki yırtık da sizin tarafınızdan restore edildi. Münih’te bir sergide altın madalya kazanarak Osmanlı İmparatorluğu’nun yurt dışındaki bir sergide resmi yer almış ilk Türk kadın ressamlardan olan Müfide Kadri’nin eseri size geldiğinde ne düşündünüz?
Uzunca süre seyrettim resmi. Ressamın ışığı, nerede alıp gölgeyi nereye verdiği… Bunlar çok önemli. Namaz kılan bir kadın vardı eserde, uzun süre kadının yüz ifadesine baktım, nasıl yansıtmış diye. Yüz ifadesi çok önemlidir. Burada porselen bebek tamir ederiz, en önemli şey yüz ifadesinin bozulmamasıdır. Nice insan biliyorum ki porselen bebekle duygusal bağı vardır. Kimi var ki evinde 1200 porselen bebek var. (Bir bebek gösteriyor) Ben yokken bu bebek vardı, yaklaşık 80 yaşında. Ama inanın, çöpün ya da bir duvarın kenarında görülse kimsenin almayacağı bir bebek. Ama bize ihtimamla, özel kutularda geliyor bu bebekler. Tahmin edemeyeceğiniz kadar meraklısı var.
Başka hangi ressamlar geldi geçti?
Şeker Ahmet Paşa, İbrahim Çallı’nın Atatürk portresi geldi, Osman Hamdi’den geldi. Hepsi çok çok kıymetli eserlerdi.
Seramik denince ve tamir denince akla gelenlerden biri de Japonların “kintsugi” felsefesi oluyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Dün bu konuyu konuştuk. Alev Ebüzziya’nın bir çanağı geldi bana. Sahibi bu teknikle yapmamı istedi. “Biliyor musunuz” dedi, “Evet” dedim. “Elinizde altın varak var mı?” dedi. “Peki, siz biliyor musunuz?” dedim, “Evet” dedi ama öyle değil. Bu işin felsefesi daha başka. Bir japon sanatçının eserlerini toplayan koleksiyoner bir dostum, “Gel seni Japonya’ya götüreyim de restorasyonu onlara öğret” diye takılır bana.
Aslında cevabını bildiğim ve duymaktan korktuğum bir sorum var. Çırağınız var mı?
Babamın adını taşıyan oğlum Galip çalışıyor, üç senedir bana çıraklık yapıyor. Bizim üçüncü gözümüz var, parmak uçlarımız. Bu işe talip olanlara önce onu öğretiriz. Göz bakar, el hisseder ve görür.