“Ressam bir babanın hayal dünyasında filizlenen, Almanya’nın dev enerji projelerinde olgunlaşan bir serüven… Kültür ve Turizm Bakanlığı Karagöz Sanatçısı, akademisyen ve yazar Aziz Murat Aslan, mühendislik disipliniyle harmanladığı akademik titizliğini Karagöz perdesine taşıyarak geleneği geleceğe bağlıyor.
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
SÖYLEŞİ: HALİME SÜREK KAHVECİ
Geleneksel sanatlar, doğru ellerde geçmişin bir kopyası olmaktan çıkıp geleceğe uzanan bir köprüye dönüşüyor. Yazar, ressam ve akademisyen Aziz Murat Aslan da böyle bir dönüşümün mimarlarından. Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki mühendislik eğitiminin ardından rotasını sanatın icra ve akademik makamına kıran Aslan; bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı Karagöz Sanatçısı unvanıyla gerçeği hayal perdesine taşıyor.
Karagöz gölge tiyatrosunu sadece bir eğlence biçimi olarak değil, tarihsel ve estetik açıdan ele alan kitapları Türkçeye çevirerek bu alanda külliyat oluşmasına da büyük katkı koyan Aslan, okuyucuları Karagöz’ün gölgeden hakikate uzanan anlam dünyasında gezintiye çıkarıyor. Perde arkasındaki mizah, ironi ve toplumsal yansımalarla Karagöz’ün, düşünce ve vicdan atlası olarak yeniden hayat bulduğunu anlatan Aslan’ın incelemeleri ve resimleri de yer alıyor bu kitaplarda.
Toramanlı Karagöz kitabı, Felix von Luschan’ın 1889 tarihli gözlemlerini, Münih Devlet Etnografya Müzesi’ndeki Karagöz tasvir koleksiyonlarını, konuyla ilgili kapsamlı bir derlemeyi, çağdaş yorumları ve Hermann Reich’ın Mimus ve Karagöz hipotezini bir araya getirerek gölgeye düşen imgelerin neyi temsil ettiğini araştırıyor. Karagöz Komedileri adlı kitabında etnik ağızlara dayalı geleneksel mizah temsili Divan Yolu ekolüyle absürt ve toplumsal eleştirili modern tarzın temsili Aksaray ekolünü karşılaştıran, Georg Jacob’un Karagöz Komedileri eserine dayanan çalışmasını Türkçenin yanı sıra Almanca olarak da hazırlamış.
Hayali Safderi Metin Özlen’den el alan, Berlin’den Semerkant’a kadar uluslararası alanda ülkemizi temsil eden Aziz Murat Aslan ile babası Memiş Aslan’ın atölyesinde başlayan sanatsal serüvenini, Nakşı Sun sergisini ve geleneksel Karagöz’ü çağdaş sanatla buluşturan özgün dilini konuştuk.
Aziz Murat Aslan, Hayali Safderi Metin Özlen’den devraldığı mirası perdede canlandırırken her karakterin şivesini, hareket dinamiğini ve o kadim İstanbul Rüyası’nı güncel bir dille yeniden kurguluyor.
Aziz Bey, sanata bakışınızın temelleri çocukluğunuzda, ressam babanız Memiş Aslan’ın atölyesinde atılmış. Nasıl bir evde büyüdünüz?
Babam memurdu, kültür müdürüydü ilçenin ama resim atölyesi de vardı. Onun özenle kurduğu bir “oyun ve deney” evreninde büyüdüm. Küçük kâğıtlara düşen çizgiler, cam üstünde boyanan tasvirler ve erken yaşta Karagöz figürleriyle karşılaşmalar benim için sanatın doğal bir soluk alışına dönüştü. Babamın atölyesi kalıpları değil, merakı ve özgüveni besleyen bir alandı.
PERDENİN ARKASINDAKİ ÇAĞDAŞ SANAT POTANSİYELİ
Mühendislikten akademik kariyere, oradan Avrupa’daki müzelere uzanan çok katmanlı bir süreciniz var. Karagöz külliyatına bu denli derinlemesine girmeniz nasıl oldu?
1980 Tekirdağ doğumluyum. Yıldız Teknik Üniversitesinde mühendislik lisans ve yüksek lisansımı tamamladıktan sonra 2008’de doktora için Almanya’ya gittim. Karlsruhe ve Bonn’da EnBW’de proje mühendisi olarak çalışırken, Avrupa müzelerindeki Karagöz koleksiyonlarını yerinde inceleme ve tasniflerine katkı sunma şansı buldum. Türkiye’ye döndüğümde bu akademik birikimi, Hayali Safderi Metin Özlen’den aldığım nazari eğitimle birleştirdim. 2020 yılında Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı listesine dâhil oldum ve o günden bu yana Atina’dan New York’a, Hong Kong’dan Semerkant’a kadar pek çok şehirde Karagöz sanatıyla ülkemi temsil ediyorum.
Yakın zamanda izleyiciyle buluşan “Nakşı Sun” serginizden bahsedelim. Bu sergi, geleneksel tasvirlerin çağdaş birer sanat nesnesine dönüşme sürecinde nasıl bir duraktı?
“Nakşı Sun”, geleneğin ışıkla kurduğu o bağın günümüz estetiğiyle yeniden yorumlanmasıydı. Serginin ismi, gölgenin “nakış” gibi işlenmesine atıfta bulunuyor. Burada figürleri bakır, tuval ve kâğıt gibi farklı katmanlara taşıyarak geleneksel Karagöz tipolojisini birer plastik sanat objesi olarak kurguladım. İzleyiciye, perdenin arkasındaki o iki boyutlu dünyanın ne kadar derinlikli bir çağdaş sanat potansiyeli barındırdığını göstermek istedim.
Karagöz estetiği ileyedi ölümcül günah temasını buluşturduğunuz projenizde 210 yıllık bir metinden yola çıktığınız biliniyor. Bu “içsel kötülük” temasını perdede nasıl somutlaştırdınız?
Bu proje, geleneğin sınırlarını zorladığım bir çalışma. Temelinde, insanın içindeki kötülüğün nasıl uyandığını anlatan 210 yıllık kadim bir metin var. Ben bu metni evrensel yedi ölümcül günah kavramıyla harmanlayarak Karagöz’ün rüya atmosferine taşıdım. Karagöz bir aynadır; bu projede insanın içindeki karanlık noktaların perdede nasıl cisimleştiğini ve insanın kendi içindeki o kadim kötülükle yüzleşmesini resmettim.
Oyun, Hacivat’ın Karagöz’ü kandırarak “Amentü Gemisi”ne bindirmesiyle başlıyor. Fakat bu bir dünya gemisi değil, günahların denizinde süzülen metafizik bir yolculuk. Tayfalar da insanlığın zaaflarını temsil eden figürler. Her biri bir günahın beden bulmuş hâli: kibirli şeytani güçler, obur efendiler, kıskanç cadılar, öfkeye kapılmış deliler, tembelliğe batmış dalkavuklar… Karagöz, her biriyle çatışarak hem toplumsal hem içsel bir hesaplaşmaya girişiyor. Hacivat ise akıl, bilgi ve ölçünün sesi olarak dengede kalmaya çalışıyor.
Eserde her günah, kendi karşıtı bir erdemle yüzleşmekte: gurura karşı tevazu, açgözlülüğe karşı kanaat, öfkeye karşı sükûnet, kıskançlığa karşı şükür, şehvete karşı iffet, oburluğa karşı ölçülülük, tembelliğe karşı gayret. Bu yüzleşmeler hem mizahi hem sembolik olarak işleniyor; seyirci, her sahnede kendi çağının ahlaki ikilemleriyle bir yüzleşme deneyimliyor.
Metnin sonunda ortaya çıkan Şaman figürü, bir arınma ve farkındalık simgesi. Gemi batıyor, yalnızca Karagöz ve Hacivat kurtuluyor. Şaman’ın dansı, hikâyeyi sonsuz bir döngüye taşıyor: doğum, ölüm ve yeniden doğuşun ritmi.
Tasvir yapımında “usul ve adap” vurgusunu her fırsatta yapıyorsunuz. Özellikle doğal boyama teknikleri konusundaki titizliğinizin sırrı nedir?
Mühendislikteki “malzeme bilgisi” burada devreye giriyor. Örneğin kestanenin dış dikenli kabuğunu kurutup kaynatarak elde ettiğimiz o kahverengi, sentetik boyaların veremediği muazzam bir ışık geçirgenliğine sahiptir. Bu boyayı deri üzerine sabırla yedi kat vurursunuz. Usulü bilmezseniz o değerli deriyi iki dakikada ziyan edersiniz. “Kitsch” işlerden kaçınmak için o geleneksel terbiyeyi akademik disiplinle birleştirmek şarttır. Boyalar olduğu kadar malzemenin de felsefesi var. Deri materyal maddeyi temsil ediyor. Işık uhrevi dünyayı, ruhu temsil ediyor. Şimdi bedenin o deriyi temsil eden kısmı da tamamen kapatılırsa o şeffaflık, transparanlık ortadan kalkarsa ışık geçirmeyecek! Oysa ışık geçirmeli. Çünkü eskiden kandillerle aydınlatılan dönemlerde ışık titredikçe Karagöz’ün, Hacivat’ın hareketlerinin titreşimleri mistik bir duygu yaratıyor. Zaten Metin Usta da “Şarkın mistik felsefesini hissedemeyen insanlara bir şey ifade etmez bu sanat” derdi.
Dünyanın pek çok farklı noktasında Karagöz sanatını icra ettiniz. Farklı kültürlerin “hayal perdesine” tepkisi nasıl oluyor?
Karagöz’ün dili Türkçe olsa da anlattığı hikâye bütünüyle insanidir. Atina’da da Palermo’da da perdedeki o ‘tipleme’ hiyerarşisi ve mizah, kültürel sınırları aşan bir empati kuruyor. Karagöz, aslında bir çeşit görsel semiyotik sunuyor; izleyici dili anlamasa bile gölgenin hareketinden, şivenin tınısından ve o kadim figürlerin enerjisinden hikâyeyi süzebiliyor. Bu sanatın evrenselliği, onun “rüya” formunda olmasından geliyor çünkü rüyalar tercüme gerektirmez.
USTA ÇIRAK İLİŞKİSİNİ KURUMSAL BİR DİSİPLİNLE DESTEKLEMEK
Akademisyen ve yazar kimliğinizle Karagöz literatürüne ciddi katkılar sunuyorsunuz. Son kitaplarınızdan ve gelecek projelerinizden bahsedebilir misiniz?
Hayal-Min Evvelinden Min Sonrasına Karagöz kitabıyla başladığım bu süreçte şu an üç kitabım yayımlandı. Son kitabımın ismi Toramanlı Karagöz. Ayrıca Ange Yayınlarından çıkacak geniş bir Karagöz külliyatı hazırlığındayım. 2024 yılında Semerkant’ta rektör danışmanlığı ve festival sanat yönetmenliği görevlerini yürüttüm. Amacım, babamın ve ustalarımın bana bıraktığı bu mirası en modern akademik yöntemlerle gelecek nesillere tertemiz bir şekilde devretmektir.