Çağdaş sanat dünyasının en radikal, en özgün ve ikonik figürlerinden Yayoi Kusama, 97 yaşında Tokyo’da yaşamını yitirdi. Altmış yılı aşkın bir süre boyunca benzersiz vizyonu ve eşsiz yaratıcılığıyla sanatta çığır açan; ışık, puantiye ve balkabağı estetiğiyle tüm dünyadaki izleyicileri büyüleyen “Puantiyelerin Kraliçesi”, ardında sınırları aşan muazzam bir külliyat bıraktı.
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Fidanlıktan New York Avangardına Uzanan Bir Sanat Yolculuğu
22 Mart 1929’da Japonya’nın Matsumoto kentinde, ailesinin fidanlığının yakınlarında dünyaya gelen Kusama, zorlu bir çocukluk geçirdi. Yaklaşık 10 yaşındayken yaşamaya başladığı hallüsünatif vizyonlar —etrafındaki nesnelerin, tavanların ve hatta kendi bedeninin puantiyelerle kaplandığını gördüğü sahneler— onun hem kabusu hem de sanatsal üretiminin temeli oldu.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 19 yaşındayken Kyoto’ya giderek Nihonga olarak bilinen geleneksel Japon resim sanatını öğrendi. Bu dönemde soyutlama denemelerine başlasa da, muhafazakar kalıpları ve aile baskısını reddederek 1957’de ABD’ye gitti. 1958 ile 1973 yılları arasında New York’ta yaşayan sanatçı; Andy Warhol, Donald Judd ve Allan Kaprow gibi avangard dönemin öncü isimleriyle aynı çevrelerde yer aldı. Üstelik Andy Warhol üzerinde bıraktığı etkiyle hem Feminist Sanat’ın hem de Pop Art’ın doğuşunu ve yükselişini erkenden müjdeledi.

Halkalardan Sonsuz Odalara: Benliği Yok Etme Ritüeli
Kusama, 1960’ların New York sanat sahnesinde ilk olarak provoke edici performansları (Happenings) ve ilmekler ile beneklerden oluşan halüsünatif tuvalleri —yani “Infinity Nets” (Sonsuzluk Ağları)— ile öne çıktı. Kumaş kaplı objelerden oluşan yumuşak heykeller (Soft Sculptures) geliştirdi.
1965 kurguladığı Infinity Mirror Room—Phalli’s Field çalışmasında aynaları ilk kez çoklu yansıtma aracı olarak kullandı. Bu adım, erken dönem çalışmalarını karakterize eden saplantılı tekrar motifini, izleyiciyi içine alan sonsuz bir deneyime dönüştürdü. Kusama için tüm bu pratik; kendi obsesif-kompulsif bozukluğunu, cinselliği, özgürlüğü ve algı sınırlarını keşfetme yoluydu. Puantiyeler ise bir “Self-Obliteration” (Benliği Yok Etme) ritüeliydi: “Bir puantiye güneşin, ayın ve evrenin biçimidir. Benliğimizi sonsuzluğun içinde yok ettiğimizde, doğanın bir parçası haline geliriz.”

Kliniğin İçinden Dünyanın Merkezine ve İkincil Pazara
1973’te Japonya’ya dönen Kusama, yaşadığı psikolojik zorlukların ardından 1977 yılında kendi isteğiyle Tokyo’daki bir psikiyatri hastanesine yerleşti. Ömrünün sonuna kadar bu klinikte yaşayan ve hemen sokağın karşısındaki stüdyosunda aralıksız üreten sanatçı, görsel üretimin yanı sıra kaleme aldığı edebi eserler ve romanlarıyla da bir kült figür mertebesine ulaştı.
1993 Venedik Bienali’nde Japonya’yı tek başına temsil eden ilk kadın sanatçı olarak tarihe geçti. 2016’da Time dergisi tarafından dünyadaki en etkili 100 kişiden biri seçildi. Eserleri; MoMA (New York), Centre Pompidou (Paris), Tate Modern (Londra) ve Tokyo Ulusal Modern Sanat Müzesi gibi dünya devlerinde sergilendi. Günümüzde yapıtları ikincil piyasada ve müzayedelerde yedi haneli ($M) rakamlara alıcı bulan Kusama, Louis Vuitton ile gerçekleştirdiği moda iş birlikleriyle sanatını popüler kültürün de zirvesine taşıdı.

Acısını ve obsesyonlarını kozmik bir sevgi diline dönüştüren Yayoi Kusama, fırçasını son güne kadar elinden bırakmadı. Evrenin sonsuzluğuna uğurladığımız sanatçı, beneklerin, ışığın ve aynaların ritminde yaşamaya devam edecek.
