Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

İlgili Yazılar

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

Prof. Aydın Ayan: Kendi kozamı sabırla ve çalışarak örebildim

Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Prof. Aydın Ayan,...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10 yaşındayken Beyazıt Meydanı’ndaki kırtasiye vitrininde gördüğü “kara bir kutu” hayatını değiştirdi. 14 yaşında babasını kaybettiğinde ailenin geçimini yüklendi. Sanayi-i Nefise Mektebinde mimarlık okudu, işgal altındaki İstanbul’da yer altı fotoğrafhanesi açtı. Cephede atılgan bir asker, atölyesinde fotoğrafçı, sahada yetkin bir mimar ve yollarda ise seyyah oldu.

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsünde 19 Haziran 2025 tarihinde ziyarete açılan Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi: Arif Hikmet Koyunoğlu (1893-1982) sergisi, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminin çok yönlü simalarından Arif Hikmet Koyunoğlu’nun 1900’lerin başlarından 1930’lu yıllara kadar çektiği fotoğraflara odaklanıyor.

Sergi, mimarın torunları tarafından 2022’de enstitüye bağışlanan ve büyük çoğunluğu cam negatiflerden oluşan zengin bir arşive dayanıyor. Buna ek olarak cam negatiflerin sunduğu yüksek çözünürlük sayesinde, baskılardaki tüm detaylar istisnai bir netlikle izleyiciye ulaşmakta. Koleksiyona çevrimiçi olarak İstanbul Araştırmaları Enstitüsünün kütüphane arayüzünden erişmek mümkün.

Arif Hikmet Koyunoğlu Erzurum’da nakliyecilik ve ticaret yaptığı günlerde.

Sergi; Arif Hikmet Koyunoğlu’nun biyografik duraklarının yanı sıra fotoğraf arşivi ile paralellik oluşturan Sanâyi-i Nefîse Mektebi’ndeki öğrencilik yıllarından Doğu Cephesi’ndeki askerlik günlerine, İstanbul’un işgal yıllarında açtığı Yeraltı Fotoğrafhanesi çalışmalarından Ankara, İstanbul, Bursa ve çeşitli Anadolu kentlerinin mimari ve insan manzaralarına uzanan pek çok farklı içeriğe sahip.

Fotoğraf arşivini tamamlayan noktaların başında, Koyunoğlu’nun ağırlıklı olarak 1976-1978 yıllarında kaleme aldığı anıları geliyor. Bu anılara bütünlüklü olarak Hasan Kuruyazıcı tarafından hazırlanan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Mimar: Arif Hikmet Koyunoğlu: Anılar, Yazılar, Mektuplar, Belgeler adlı eserde ulaşmak mümkün.

Koyunoğlu’nun anıları, yalnızca kişisel bir yaşam öyküsü sunması bakımından değil, Türk mimarlık ve siyasi tarihine çok katmanlı bir perspektif sağlaması açısından da değerli. İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş sürecini bizzat deneyimleyen Koyunoğlu; Balkan Savaşları’ndan Erzurum Cephesi’ne, işgal İstanbul’undan Ankara’nın başkente dönüşmesine kadar olan süreci “içeriden” bir gözle aktarır. Onun tanıklığını önemli kılan ise bu tarihsel kırılmaların süreçlerinde Mustafa Kemal Atatürk’ten İran Şahı Rıza Pehlevi’ye, Osman Hamdi Bey’den Mimar Mongeri’ye dönemin siyasi ve kültürel dünyasına yön veren pek çok figürle birinci elden temas kurmuş olmasıdır.

Arif Hikmet Koyunoğlu, 1893’te İstanbul’da köklü bir Osmanlı ailesinde dünyaya gelir. Dedesi Abdullah Refet Bey, bir âlim ve şair; babası İsmet Bey, amcası Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’in etkisiyle kadılık yapan bir isimdir. Hayatında oldukça önemli bir yere sahip olan annesi Fatma Virditer Hanım ise Pertevniyal Valide Sultan’ın yanında sarayda yetişmiş bir kadındır.

OSMAN HAMDİ BEY’İn etkisi

“Yalnız [Gebze’de] bize daimi surette gelen bir zat vardı, o da Osman Hamdi Bey. Bunun da sebebi, Osman Hamdi Bey[‘in] Eskihisar’da köşkü vardı, or’da otururdu. Cami resimleri yapmaya meraklı olduğu için Çoban Mustafa Paşa Camisi’nde resim yapacak, kadıdan müsaade almak lazımdı. Onun için babamla görüşmüş ve babamın münevver bir adam olduğunu anlayınca daimi surette evimize gelmeye başlamıştı.”

Koyunoğlu’nun çocukluğu, babasının II. Abdülhamit aleyhtarı olması sebebiyle sürgün edildikleri Gebze’de geçer. Buradaki anıları arasında mahalle mektebine gidişi ve resim yeteneğinin Osman Hamdi Bey tarafından fark edilmesi yer alır. İlerleyen yıllarda bu yeteneğini geliştirmek için Hoca Ali Rıza’dan resim dersleri alacaktır.

Aile, 1900’de İstanbul’a döner, Arif Hikmet ise Yusufpaşa’daki Mekteb-i Osmânî’ye başlar. Babasıyla birlikte Yıldız Sarayı’na gittiği bir gün huzura kabul edilir; burada Sultan Abdülhamit’in, resmî kıyafetleri içinde, ünlü ressam Zonaro’nun karşısında modellik yaptığını görmüştür.

Arif Hikmet Koyunoğlu, eşi Mübeccel, annesi Virditer Hanım, çocukları Özcan ve Dinçer ile Keçiören’deki bağ evinde, Ankara, 1929,

1903’te, Arif Hikmet’in fotoğrafçılıkla ilk tanışması Beyazıt Meydanı’ndaki kırtasiye vitrininde gördüğü “kara bir kutu” ile başlar. Bu makine, onun görsel dünyasını değiştirecek ve hayatı boyunca ona arkadaşlık edecektir.

Arif Hikmet’in 1900-1905 yıllarındaki yetişme dönemi, hem sanatsal yeteneğinin hem de fiziksel direncinin temellerinin atıldığı bir dönemdir. Mekteb-i Osmânî’deki resim hocası Agâh Efendi’den özel ilgi görerek yeteneğini geliştiren Arif Hikmet, sanatsal derinliğini Osman Hamdi Bey aracılığıyla tanıştığı Hoca Ali Rıza’dan her hafta aldığı özel derslerle kazanmıştır. Bu estetik eğitimin yanı sıra, atletizm ve jimnastik üzerine yoğunlaşarak bedensel disiplin edinmiştir.

1906’da lise öğrenimini tamamlamak üzere Vefa İdadisi’ne giren Arif Hikmet’in çocukluktan gençliğe geçişi, babasının 1907’de vefatıyla büyük bir kırılma yaşamıştır. Henüz 14 yaşındayken ailenin geçim yükünü omuzlamak zorunda kalmıştır. Bu yıllarda kırtasiye dükkânında çalışmış; aynı dönemde Kandilli’deki atölyelerde kalıplarla yazma basmış ve bu işten para kazanmıştır. On yaşındayken aldığı makineyle başladığı fotoğrafçılığa, lise yıllarında Phébus Fotoğrafhanesinde çıraklık yaparak üniversite döneminde ise Resne Fotoğrafhanesinde çalışarak devam etmiştir.

Sanâyi-i Nefîse Mektebi

“… Halam fena halde ağlıyordu ve söyleniyordu. Anneme sordum, ‘Bir şey mi oldu?’ dedim. Meğer halam benim mimar olacağımı duyunca çok üzülmüş ve ‘Bütün silsilemiz okumuş yazmış, âlim adamlar. Bu çocuk ne için böyle dülger olmayı istedi?’ diye dövünüp ağlıyormuş.”

Arif Hikmet, 1910’da Sanâyi-i Nefîse Mektebi’nde mimarlık okumaya karar verdiğinde ilk defa o sene uygulanan giriş sınavına tâbi tutulur ve bölümü birincilikle kazanır. Otuz kişilik sınıfta tek Türk öğrenci kendisidir. Koyunoğlu, o dönemin mimarlık eğitiminden şöyle bahseder:

“Mimarlık bölümünde, hazırlık sınıfında klasik mimari tarzında desen çizimleri yapılır. Birinci sınıfta, öğrenilen inşa tekniklerinin ve süslemelerin nerede, nasıl kullanılacağını öğrenmek üzere basit bina kısımlarına ait projeler üzerine çalışılır. İkinci sınıftan dördüncü sınıfa kadar ise Grek, Greko-Romen, Rönesans ve Türk mimarisi tarzlarında türlü bina planları, çizim ve projeleri ayrıca bazı eski Türk mimari eserlerinin rölöveleri hazırlatılmaktadır.”

Koyunoğlu, mimarlık eğitimini, sadece sınıf içindeki teorik derslerle sınırlamamış, mimari eserleri yerinde incelemek adına Anadolu’nun pek çok kentine teknik geziler gerçekleştirmiştir. Bu gezilerin birinde Bursa’da, Yeşil Cami Kayyumu Mehmed Efendi’nin yanında çalışarak geleneksel yapı sanatının inceliklerini öğrenme fırsatı bulmuştur. Bir mimar adayı olarak tarihî dokunun içinde edindiği bu pratik deneyim, onun ileride bazı yapılarında benimseyeceği Milli Mimari üslubunun ve restorasyon hassasiyetinin temellerini oluşturmuştur.

BALKAN SAVAŞLARI VE İDAMDAN KURTULUŞ

“Savaş, Karadağlılarla başlamıştı, ben de gönüllü olarak eniştemin de bulunduğu Tarabuş cephesinde harbe katılmıştım. Oldukça gözü pek bir adamdım. Saçma sapan cesaretim beni sevenleri çok üzüyordu.”

Koyunoğlu’nun savaşla tanışması, 1912’de Balkan Savaşları başlayınca henüz bir mimarlık öğrencisiyken Atina’daki Erechtheion Tapınağı’nda rölöve çalışmalarını bırakıp gönüllü olarak Trablus cephesine katılmasıyla başlar. İstanbul’a dönüş yolunda bölgedeki Sırp ve Bulgar çetelerinden kurtulan Koyunoğlu, Kavaya’da yakalanmış, üç farklı Balkan devletinin oluşturduğu askeri mahkeme tarafından idam cezasına çarptırılmıştı. Hamidiye zırhlısının Dıraç Limanı’nı bombaladığı sırada oluşan kargaşadan yararlanarak İtalyan Konsolosluğuna sığınmış; konsolosa İtalyan Rönesans tarzında bir köşk planı çizerek mimar olduğunu kanıtlaması üzerine bir İtalyan gemisiyle önce Napoli’ye geçmiştir. Bir süre Napoli rıhtımında hamallık yapan Koyunoğlu, İstanbul’a geri dönebilmek için Trablus, Bingazi ve İskenderiye rotasında çalışan Anfitrit vapuruna tayfa olarak girer. Gemi İskenderiye Limanı’na vardığında gemiden kaçacak, İskenderiye’deki mülteci kampında kendisini aramaya gelen annesiyle karşılaşarak 1913 sonunda İstanbul’a dönecektir.

Sanayi-i Nefise Mektebiyle (bugünkü Eski Şark Eserleri Müzesi) aynı bahçeyi paylaşan Müze-i Hümayunun (İstanbul Arkeoloji Müzeleri) merdivenlerinde Arif Hikmet Koyunoğlu (sağda önde), arkasında solda mimar Sedat Çetintaş (?) ve arkadaşları, 1908,

I. Dünya Savaşı ve Erzurum Cephesi

“Bir müddet sonra mektebe başlamış ve aynı zamanda Şehzadebaşı’nda büyük bir bina kiralayarak bir katını mimari bürosu, bir katını resim çalışma atölyesi, en üst katı da fotoğrafhane yapmıştım… Yeni evimizde de rahattık. Komşularımızla çok mutlu, sevinçli zamanlar geçiriyorduk. Çok yazık ki bu rahat ve saadet uzun sürmedi. Tam işlerimiz yoluna girmişken seferberlik ilan edildi, Dünya Harbi başladı.”

Arif Hikmet, 29 Ocak-10 Mart 1915 arasındaki cephe yolunun detaylı bir günlüğünü tutmuş; Niğde, Aksaray, Kayseri ve Sivas gibi duraklarda silah arkadaşlarına özellikle Osmanlı ve Selçuklu dönemi tarihi yapılarını anlatarak rehberlik yapmış, cephe rotasını bir kültür güzergâhına dönüştürmüştür.

Erzurum’da Enver Paşa’nın emriyle kurulan kayak müfrezesinde yer alan Arif Hikmet, Avusturyalı subaylardan kayak eğitimi almıştır. Doğu Cephesi yıllarında fotoğraf makinesini yanından hiç ayırmayan Koyunoğlu cephe arkasındaki hayata da odaklanmış; zor şartlarda cam negatiflerini kar suyuyla yıkamıştır. Bu yönüyle aynı zamanda bir savaş fotoğrafçısıdır. Bazı fotoğrafları Harp Mecmuası’nda yer almıştır. Koyunoğlu, savaştan sonra bir süre daha Erzurum’da kalarak ticaret ve nakliyecilik yapmış, burada eşi Mübeccel Hanım ile evlenmiştir. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum’a gelişinde onu karşılayan heyette yer almıştır. Bu dönem Koyunoğlu için Vali Tahsin Bey’in (Tahsin Uzer) isteğiyle tasarladığı ilk mimari eseri olan Erzurum İttihat ve Terakki Cemiyeti Kulübü’nü hayata geçirmesi bakımından ayrı bir öneme sahiptir.

“İşgal İstanbul’undaki Yeraltı Fotoğrafhanesi”

“Şimdi artık ne iş yapayım diye düşünüyordum. Aklıma geldi, benim yedek bir sanatım vardı: Fotoğrafçılık. Bir fotoğrafhane açar çalışabilirdim.”

I. Dünya Savaşı sonrası İstanbul’a dönen Koyunoğlu, Erzurum’daki İttihat ve Terakki Cemiyeti Kulübü binası inşasında Ermeni mezar taşlarını kullandığı gerekçesiyle tutuklanmış; yine Ermeni bir arkadaşının [Mimar Aram Antranik] şahitliği sayesinde serbest bırakılmıştır. Koyunoğlu, bu yıllarda mimar olarak iş bulamadığından fotoğrafçılığa yönelmiştir. Gerekli ekipmanları alabilmek amacıyla Mahmut Muhtar Paşa’nın Moda’da bulunan köşkünde tavan süslemeleri yapmıştır.Babıâli’deki bir bodrum katını atölye haline getirerek İstanbul’da elektrikle fotoğraf baskısı yapan ilk işletme olan “Yeraltı Fotoğrafhanesi” adıyla bir stüdyoya dönüştürmüştür.

İstanbul’un işgal altında olduğu bu dönemde Koyunoğlu, fotoğrafhaneyi işletirken çeşitli olaylar yaşamıştır. Vitrinde sergilenen bir Türk kadınının fotoğrafını zorla almak isteyen bir Fransız yüzbaşıyla kavga etmiştir. Bir sabah atölyeye gelen iki İngiliz polisin, ressam arkadaşı Vahan’ı dövdüğünü görmüş, olaya müdahale ederek polislerden birinin tabancasını elinden alıp onu etkisiz hale getirmiştir. Kapıda bekleyen ve Milli Mücadele teşkilatından olduğunu söyleyen bir faytoncu sayesinde olay yerinden kaçmayı başarmıştır. Bu olaylar, onun İstanbul’da daha fazla kalamayacağını anlamasına ve Ankara’ya gitmesine neden olan kırılma noktalarıdır. Dönemin İstanbul polis şefi, sonradan Ankara valisi olan Nevzat Tandoğan’ın yardımıyla “Boyacı Ahmet” kimliğiyle gizlice Ankara’ya geçmiştir.

Sanay-i Nefise öğrencilerinden bir grup. Orta sıra soldan üçüncü ve elinde T cetveli tutan mimar Vasfi Egeli, yanında resim paletiyle ressam Hayri Çizel (yak. 1910–1914),

Mimari Anlayışı

“Şimdi yine yeni bir hayat başlıyordu… Ankara’ya gelirken ne kadar param varsa ve iş yerimi, yani resim atölye ve galerisini, fotoğrafhanemi devrederek elime geçen paraları evdekilere bırakmıştım. Eşya olarak bir arka çantam vardı.”

Ankara’da, memur olmamasına rağmen Şeriye ve Evkaf Vekâleti binasında bir odada çalışan Koyunoğlu, bazı tarihi yapıların restorasyon ve onarım işlerini üstlenir. Sonrasında kendi girişimi ve o dönem şehirdeki tek serbest mimarlık ve inşaat ofisi olan “Türk İnşaat Evi”ni kurmuştur. Bu dönemdeki şiddetli malzeme kıtlığı nedeniyle projelerini yürütmekte güçlükler yaşasa da bu engelleri aşmak için İstanbul ve Anadolu’nun çeşitli bölgeleriyle lojistik ağlar kurarak ihtiyaç duyulan yapı malzemelerini şehre taşıtır. Hatta malzeme tedarikinde Ankara’nın yerel kaynaklarından faydalanmış, Bentderesi yamaçlarında taş ocakları açtırıp gerekli hammaddenin yerinden çıkarılmasını sağlamıştır.

Arif Hikmet Koyunoğlu’nun mimari mirası; tasarladığı resmî, dinî ve sivil yapıların ötesine geçerek müteahhitlik faaliyetlerini, restorasyon projelerini ve özellikle Hâkimiyet-i Milliye ile Türk Yurdu gibi mecralarda kaleme aldığı mesleki yazılarını kapsayan geniş bir yelpazeye dayanır.

Mimar, geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet’e devrolan Selçuklu ve Osmanlı yapılarının envanterini çıkarma geleneğini, fotoğrafçılık disipliniyle harmanlayarak sürdürmüştür. Bu yaklaşımın temelinde; bir yapıyı sadece tekil bir nesne olarak değil, kentsel doku içindeki konumu, genel silueti ve mimari detaylarıyla bir bütün olarak ele alan köklü bir belgeleme bilinci yer alır.

Koyunoğlu’nun tasarım dünyası, 1920’lerin ruhunu yansıtan Türk Ocağı ve Etnografya Müzesi gibi anıtsal yapılarda hayat bulan Birinci Ulusal Mimarlık Akımı ile Ankara’daki bürokrat konutları ve Bursa Tayyare Sineması gibi modern yönelimlerin bir aradalığını sunar. Geleneksel formlara bağlılığı ile modern mimari arayışları arasındaki bu paralellik, onun hem dönemin estetik normlarını uygulayan hem de yeni Cumhuriyet’in modern çehresini şekillendiren çok yönlü bir mimar olarak anılmasını sağlamıştır.

Arif Hikmet Koyunoğlu 89 yıllık ömründe bir maceraperest olarak yaşadı. Zorlu hayat koşullarında hep ayakta kalmayı başardı; galericilikten nakliyeciliğe 31 ayrı meslek icra etti. Bu modern zaman hezarfeni; cephede atılgan bir asker, atölyesinde fotoğrafçı, sahada yetkin bir mimar ve yollarda ise seyyah oldu. Fotoğraf makinesiyle tarihin akışına tanıklık etti.

Kaynakça

Alsaç, Üstün. “Arif Hikmet Koyunoğlu ve Mimarlığı”. Mimarlık dergisi, Sayı: 1982/3.

Aslanoğlu, İnci. Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı (1923-1938). İstanbul: ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, 2001.

Koyunoğlu, Arif Hikmet. “Anılar”. Tarih ve Toplum dergisi, Sayı: 34-40 (Ekim 1986 – Nisan 1987).

Kuruyazıcı, Hasan (Haz.). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Mimar: Arif Hikmet Koyunoğlu (Anılar, Yazılar, Mektuplar, Belgeler). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2008.

Görseller:

Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Arif Hikmet Koyunoğlu Fotoğraf Koleksiyonu