İzmir’in modernleşme serüveninde binaların cephelerini birer anlatı alanına dönüştüren seramik panolar ve mozaikler, kentin görsel otobiyografisini sokak sokak inşa etmiştir. Ancak bu paha biçilmez mimarlık-sanat mirası, bugün hızlanan kentsel dönüşümün acımasız dişlileri arasında, hiçbir sistematik tespit yapılmadan yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kolektif hafızanın sessiz tanıkları olan bu “anıtsal olmayan anıtları”, yasal boşlukların ve rant odaklı politikaların kurbanı olmaktan kurtaracak toplumsal ve idari bir direnç mümkün mü?
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Yazarlar: Nurtaç Buluç & Deniz Eriten
İzmir’de Mimarlık–Sanat Üretiminin Kısa Bir Tarihi
Kentler, yalnızca fiziksel yapıların bir araya gelmesiyle oluşan mekânsal bütünlükler değildir; aynı zamanda geçmişin izlerini taşıyan çok katmanlı ve dinamik birer kültürel hafıza alanıdır. Bu hafızayı ören temel unsurlar arasında mimarlık, kamusal sanat ve gündelik yaşam pratiklerinin organik birlikteliği yadsınamaz bir yer tutar. İzmir, 20. yüzyıl boyunca deneyimlediği modernleşme serüveninde, mimari üretimin sanatla iç içe geçtiği özgün bir görsel kültür ortamı yaratmıştır. Özellikle modern dönem mimarlığında filizlenen mimarlık–sanat iş birlikleri, kentin görsel kimliğini şekillendiren ve toplumsal bellekte kalıcı izler bırakan güçlü üretimler olarak öne çıkar.
Mehmet Tüzüm Kızılcan panosu
Erken Cumhuriyet döneminden itibaren eğitim yapıları, kültür merkezleri, belediye binaları ve fuar alanları gibi kamusal mekânlarda karşımıza çıkan seramik panolar, mozaikler, duvar resimleri ve rölyefler; mimarlığın salt işlevsel bir kabuk olmaktan çıkıp, güçlü bir temsil ve estetik ifade alanına dönüştüğünün kanıtıdır. 20. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye genelinde yaygınlaşan bu pratik, 1960’lı yıllarla birlikte kamusal yapıların sınırlarını aşarak sivil mimariye, özellikle de konut ölçeğine nüfuz etmiştir. 1970’lerde ivme kazanan apartmanlaşma süreci, yapı cephelerini ve ortak alanları seramik, mozaik ve çeşitli süsleme öğeleriyle donatmıştır. Mimar, sanatçı ve uygulayıcı arasındaki doğrudan diyaloğun ürünü olan ancak çoğu zaman yaratıcısı ve üretim süreci belgelenmeyen bu eserler, kentin gündelik mekânsal deneyiminin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş; yapının mimari karakteriyle bütünleşerek bulundukları sokağın özgün kimliğini inşa etmiştir. Bu nedenle özellikle seramik panolu apartmanlar, mimarlık tarihinin olduğu kadar kent kültürünün de taşıyıcı unsurları olarak değerlendirilmelidir.
İzmir’de modernleşmenin yalnızca yapı tipolojilerinin dönüşümüyle değil, mimarlık ve sanatın ortaklaşa ürettiği disiplinler arası bir görsel dil üzerinden okunabileceğinin en anıtsal örneği, 1964 yılında projesi Paul Bonatz, uygulaması ise Fatih Uran tarafından gerçekleştirilen İzmir Büyük Efes Otelidir. Bu yapı, dönemin çok sesli üretim anlayışının bir manifestosu niteliğindedir; Eren Eyüboğlu, Salih Acar ve Güngör Kabakçıoğlu’nun yağlı boya tabloları, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın mülaj çalışmaları, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Ferruh Başağa’nın mozaik panoları, yapının ruhunu şekillendirmiştir. Cephe ve iç mekânlardaki seramik panolar ile artistik alçı uygulamaları ise Attila Galatalı, Nasip İyem, Cevdet Altuğ, Erdoğan Ersen, Jale Yılmabaşar, Beril Anılanmert, Sadi Çalık, Adnan Turani, Yavuz Görey ve Mustafa Tömekçi gibi isimlerin imzasını taşır. Eczacıbaşı, Taylan Seramik ve Yıldız Porselen gibi aktörlerin de dâhil olduğu bu süreç, sanat üretiminin yalnızca bireysel inisiyatiflerle değil, kurumsal ağlar üzerinden de nasıl desteklendiğini gösterir. 1990’lara kadar süren ve on beş farklı sanatçıyı bir araya getiren bu kapsamlı koleksiyonun bir kısmı 2003 yılındaki yenilemede korunabilmişken diğer eserlerin akıbeti meçhuldür; günümüzde yalnızca Galatalı, Ersen, Eyüboğlu, Yılmabaşar, İyem ve Altuğ’a ait belirli eserlerin varlığını sürdürdüğü bilinmektedir.
1960’ların sonunda Mimar Orhan Dinç tarafından tasarlanan ve Türkiye’nin ilk seramik fabrikalarından Gorbon Işıl’ın atölye müdürü Erdoğan Ersen tarafından seramik uygulamaları hayata geçirilen İzmir SSK Blokları da erken dönemin güçlü mimarlık–sanat entegrasyonlarından biri olarak kentsel hafızada yerini almıştır.
Türkiye’nin ilk seramik fabrikalarından Gorbon Işıl’ın atölye müdürü Erdoğan Ersen tarafından seramik uygulamaları hayata geçirilen İzmir SSK Blokları da erken dönemin güçlü mimarlık–sanat entegrasyonlarından biri olarak kentsel hafızada yerini almıştır.
Sivil ve kamusal mimarideki bu eşsiz bütünleşme, İzmir özelinde dönemin seramik sanatçılarının pratikleriyle somutlaşmıştır. Mehmet Tüzüm Kızılcan, özellikle kamusal binalar ve apartman girişleri için tasarladığı panolarla sağır mimari yüzeyleri birer anlatı alanına çevirmiştir. 1960’larda mimarlarla başlattığı öncü iş birliklerini, 1970’lerde inşaat sektörünün değişen dinamiklerine uyarlayarak müteahhitlerle sürdüren Kızılcan, çok aktörlü üretim ağlarında sanat pratiğinin sürekliliğini sağlamayı başarmıştır. Öte yandan Mustafa Tunçalp, Çanakkale Kaleseramik Fabrikasındaki uzun soluklu endüstriyel birikimini sanatsal ifadeyle harmanlayarak yapının strüktürel ve mekânsal kurgusuyla doğrudan organik bir ilişki kurmuştur. İzmir arkeolojisinden izler taşıyan büyük ölçekli ve modüler tasarımları, sanat ile yapının tek vücut olduğu bütüncül bir tasarım felsefesini yansıtır. Bingül Başarır ise bu üretim alanına kavramsal bir derinlik katarak, seramik yüzeyi salt dekoratif bir kaplama olmaktan çıkarıp düşünsel bir anlatı zeminine taşımıştır.
Kendi yarattığı sembolik dille mekânın anlam katmanlarını çoğaltan Başarır, seramiği yalnızca mimariyi tamamlayan bir unsur olmaktan ziyade izleyiciyle entelektüel bir diyalog kuran bağımsız bir sanat pratiği olarak konumlandırmıştır.
Bugün başta Konak ve Karşıyaka olmak üzere İzmir’in çeşitli semtlerine dağılmış olan konut ve kamusal yapılardaki bu eserler, kentin modernleşme sürecinin mekâna kazınmış görsel otobiyografisidir. Ancak bu paha biçilmez bellek alanları, giderek hızlanan kentsel dönüşüm süreçlerinin ağır tehdidi altındadır. Yapıların yenilenmesi veya yıkımı aşamasında hiçbir sistematik tespit ve belgeleme sürecine tâbi tutulmadan ortadan kalkan bu eserlerin yitimi, yalnızca fiziksel bir tahribatı değil, kentin kolektif hafızasının geri döndürülemez biçimde silinmesini ifade etmektedir.
İzmir Efes Oteli, Attila Galatalı Seramik Panosu, 1964
Yasal Çerçevenin Kör Noktası: Anıtsallık ve Gündelik Olanın Çatışması
Türkiye’de kamusal alanda yer alan sanat eserlerinin ve kültürel mirasın korunmasına yönelik yasal düzenlemeler, ağırlıklı olarak 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ekseninde şekillenmektedir. Bu kanun; tarihsel, estetik ve bilimsel değeri kanıtlanmış taşınmaz kültür varlıklarını güvence altına almayı hedeflese de modern döneme ait mimarlıkla bütünleşik sanat üretimleri söz konusu olduğunda belirgin bir yapısal yetersizlik sergiler. Yasal çerçeve, kültürel mirası çoğunlukla “anıtsal”, “tekil” ve “tarihi” kodlar üzerinden tanımlama eğilimindedir. Bu durum; 20. yüzyılın ikinci yarısında üretilmiş, geleneksel anlamda anıtsal bir nitelik taşımayan ancak gündelik mimariyle doğrudan organik bir bağ kuran sanat eserlerini tehlikeli bir “gri alanda” bırakır. Kamusal meydanlardaki bağımsız heykeller veya simgesel anıtlar, ilgili kamu kurumlarının görece daha net tanımlanmış sorumluluk alanlarına girerken sivil yapıların cephelerine ya da iç mekânlarına entegre edilmiş seramik panolar, mozaikler ve rölyefler, hukuki olarak binanın sıradan bir yapı elemanına indirgenmektedir. Yapının kendisi tescilli bir kültür varlığı olmadığı sürece, bünyesindeki paha biçilmez sanat eseri için hiçbir özel koruma veya tescil süreci işletilememektedir. Bu bürokratik körlük, kentleşme baskısı ve mekânsal müdahaleler sırasında sanat eserlerinin geri dönüşümsüz biçimde zarar görmesine veya tamamen tasfiye edilmesine zemin hazırlamaktadır. Oysa modern mimarlıkla birlikte gelişen ve kentlinin gündelik rotasına temas eden bu eserler, salt estetik birer obje değil; kentlilerin mekânla kurduğu aidiyet ilişkisinin ve kolektif belleğin yapıtaşlarıdır. Mevcut yasal çerçevenin etkinleştirilmesi, salt hukuki bir güncelleme değil; koruma bilincinin rant ve hız odaklı kentleşme politikalarına karşı toplumsal bir dirence dönüştürülmesi meselesidir.
Mehmet Tüzüm Kızılcan eserleri
“Şehrin Panoları”: İzmir’in Kayıt Altındaki Açık Hava Envanteri
Bu yasal muğlaklığın İzmir kentsel mekânındaki yansımaları, sivil inisiyatiflerin ve araştırmacıların titiz belgeleme çalışmalarıyla daha da görünür hâle gelmektedir. Şehrin Panoları dijital arşivinin güncel verileri, İzmir’de bugün 120’nin üzerinde nitelikli seramik ve mozaik panonun varlığını sürdürdüğünü kanıtlamaktadır. Alsancak, Karşıyaka, Konak, Balçova, Bostanlı, Narlıdere ve Hatay gibi kentin farklı morfolojik dokularına sahip semtlerine yayılan bu eserler; apartmanlardan otellere, iş hanlarından çarşılara, kamu binalarından hastane ve üniversite kampüslerine dek uzanan geniş bir tipolojik çeşitlilik sergiler. Mehmet Tüzüm Kızılcan, Mustafa Tunçalp ve Bingül Başarır gibi dönemin öncü sanatçılarının üretimlerinin yanı sıra, yerel seramik atölyeleri tarafından hayata geçirilen isimsiz uygulamalar da bu zenginliğin parçasıdır. Bu çeşitlilik, İzmir’de mimarlık ile sanat arasındaki entegrasyonun elitist ve içe kapalı bir pratik olmadığını; aksine yerel üretim ağları, usta-çırak ilişkileri ve atölye kültürleriyle beslenen, tabana yayılmış çok aktörlü bir görsel üretim geleneği olduğunu vurgular.
Ne var ki İzmir, böylesine dikkat çekici bir modern mimarlık mirasına ve entegre sanat birikimine sahip olmasına karşın, bu eserleri ranta karşı koruyacak bütüncül bir yerel savunma mekanizmasını henüz geliştirebilmiş değildir. Kent genelindeki koruma refleksleri, sit alanları ve tescilli tarihi yapılar arasına sıkışmış; modern döneme ait sivil mimari ve bu yapılara ruh veren sanat eserleri, kentsel dönüşümün acımasız dişlileri arasına terk edilmiştir. Son yıllarda ivmesi giderek artan yıkım ve yenileme süreçlerinde bu eserler, hiçbir ön tespite, akademik değerlendirmeye veya demontaj planlamasına dâhil edilmeden moloz yığınlarına karışmaktadır. Mevcut durumda koruma eylemi, kurumsal bir çatıdan yoksun biçimde, tamamen bireysel farkındalıklara ve sivil arşivleme çabalarına indirgenmiştir. İzmir özelindeki temel kriz, yasal araçların mutlak yokluğundan ziyade var olan mevzuatın modern kentsel mirası kapsayacak şekilde esnetilememesi ve yerel yönetimlerin bu konudaki inisiyatif eksikliğidir.
Konak’ta bulunan Seyrek Han cephesinde yer alan Yüce-Ser 1988 İzmir imzalı seramik pano. Bitkisel kompozisyonlu seramik pano, sır ve oksit ile yüksek rölyef tekniğinde tasarlanmıştır.
Hafıza Mekânları Olarak Yüzeyler ve Kültürel Süreklilik
Sonuç olarak İzmir’in farklı semtlerine saçılmış seramik ve mozaik panolar, modern mimarlık mirasının estetik sınırlarını aşarak kültürel ve toplumsal boyutlarını somutlaştıran mekânsal belgelerdir. Bu entegre eserler; belirli bir tarihsel dönemin tasarım ideolojisini, sanat-mimari diyaloğunu ve kentlinin gündelik yaşam pratiklerini donduran ancak izleyicisiyle her gün yeniden konuşan canlı metinlerdir. Apartman girişlerinde veya ticari alanlarda aniden karşımıza çıkan bu yüzeyler, mekânla kurdukları bağ sayesinde mimariyi tamamlayan sıradan unsurlar olmaktan çıkarak kentsel belleğin ana taşıyıcılarına dönüşür.
Kültürel miras ve bellek çalışmalarında Nora ve Assmann’ın sıklıkla vurguladığı üzere kentler; geçmiş katmanlarının üst üste bindiği, anıların mekâna kazındığı dinamik “hafıza mekânları”dır. Bu kuramsal perspektiften bakıldığında, İzmir’deki seramik ve mozaik panolar kentin modernleşme hafızasını güncelleyen, görsel kültürün şifrelerini taşıyan anıtsal olmayan anıtlardır.
Bu eserler bütünüyle ele alındığında İzmir, modern mimarlık ve sanat birlikteliğinin sokak sokak okunabildiği, devingen bir açık hava müzesi niteliğindedir. Dolayısıyla yıkım tehdidi altındaki bu sanat üretimlerini korumak; yalnızca fiziksel bir malzemeyi ya da bir sanatçının imzasını muhafaza etmek anlamına gelmez. Bu çaba kentin kolektif hafızasının, toplumsal köklerinin ve kültürel sürekliliğinin gelecek kuşaklara eksiksiz aktarılmasını sağlayan ontolojik bir koruma sorumluluğudur.
Mehmet Tüzüm Kızılcan, özellikle kamusal binalar ve apartman girişleri için tasarladığı panolarla sağır mimari yüzeyleri birer anlatı alanına çevirmiştir.
Yerel Bir Refleks Olarak Kadıköy Emsali ve İzmir İçin Koruma Modeli Önerisi
Modern döneme ait mimarlıkla bütünleşik sanat eserlerinin maruz kaldığı bu yasal güvencesizliği ve tahribatı aşmanın en etkili yolu, merkezi mevzuatın yarattığı boşlukları yerel yönetimlerin proaktif müdahaleleriyle doldurmaktır. Bu bağlamda Kadıköy Belediyesinin, kentsel dönüşüm süreçlerinde yapıların cephe ve iç mekânlarındaki nitelikli sanat eserlerinin korunmasına yönelik aldığı meclis kararı, tüm yerel yönetimler için ezber bozan güçlü bir emsal teşkil etmektedir. Söz konusu karar, mimari yüzeylerdeki sanat üretimlerini ikincil birer süsleme detayı olmaktan çıkarıp kamusal belleğin ayrılmaz bir parçası olarak tescilleyen kurumsal bir irade beyanıdır. Kadıköy örneğinin dönüştürücü gücü; koruma eylemini yıkım sonrasındaki çaresiz bir “kurtarma” çabası olmaktan çıkarıp doğrudan ruhsatlandırma süreçlerinin en başına yani karar alma mekanizmasının tam merkezine yerleştirmesidir. Bu yaklaşım, her eserin dogmatik bir biçimde yerinde korunmasını dayatmak yerine, eserin sanatsal niteliğine ve yapının durumuna göre çok boyutlu koruma senaryolarının tartışılmasına olanak tanır.
Bu emsalden yola çıkılarak İzmir’in özgün yerel dinamikleri, kurumsal yapısı ve zengin modern mimarlık–sanat birikimi göz önünde bulundurularak kente özgü bir meclis kararı taslağı hazırlanmıştır. Sahadaki tespitler ve Şehrin Panoları dijital arşivinin verileri, bu kurumsal kalkanın ne denli acil bir ihtiyaç olduğunu kanıtlamaktadır; zira ağırlıklı olarak 1970 ile 1990 yılları arasında inşa edilen ve bugün yoğun kentsel dönüşüm baskısı altındaki Konak, Karşıyaka ve Balçova ilçelerinde, korunmayı bekleyen 100’ün üzerinde nitelikli seramik ve mozaik pano bulunmaktadır.
İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi, Mustafa Tunçalp Seramik Panosu
Hazırlanan bu taslak, eserlerin kaderini rastlantısal müdahalelere veya salt bireysel farkındalıklara bırakmamak adına süreci sistematik bir çerçeveye oturtmayı hedefler. Bu doğrultuda, kentsel dönüşüm sürecine giren yapılarda şu temel metodolojik adımların izlenmesi öngörülmektedir:
• Yıkım Öncesi Sahada Tespit: Yenileme veya yıkım sürecine giren yapıların, herhangi bir fiziki müdahaleden önce uzman ekiplerce incelenerek bünyesindeki sanat eserlerinin varlığının kayıt altına alınması.
• Sistematik Envanter ve Belgeleme: Tespit edilen mimarlık-sanat entegrasyonunun boyutu, malzemesi, sanatçısı, tekniği ve mimari kurguyla kurduğu mekânsal ilişkinin detaylı olarak belgelenip arşivlenmesi.
• Çok Disiplinli Akademik Değerlendirme: Elde edilen verilerin ilgili uzmanlık alanlarının (mimarlar, sanat tarihçileri, restoratörler) değerlendirmesine sunularak eser için en uygun koruma stratejisinin belirlenmesi.
Koruma disiplininde asıl ve ideal olan, sanat eserinin üretildiği, mimariyle bütünleştiği ve kentsel anlamını kazandığı kendi özgün mekânında (in-situ) varlığını sürdürmesidir. Ancak yapının statik ömrünü tamamlaması, doğal afetlerin yarattığı tahribatlar veya zorunlu kentsel dinamikler, yapının uzun vadede korunmasını bazen imkânsız kılabilmektedir. Bu gibi durumlarda eseri moloz yığınları arasında ölüme terk etmek yerine; bulunduğu yapıdan uzmanlıkla sökülerek kentsel belleğin sürekliliğine katkı sunacak yeni bir kamusal mekâna taşınması, pragmatik ve hayati bir alternatif koruma stratejisidir. Bu mecburi nakil işlemi, eseri orijinal mimari bağlamından koparsa da bütünüyle yok olmasını engelleyerek yerleştirildiği yeni mekânda farklı bir hafıza katmanı ve yeni rezonans alanları oluşturmasına olanak tanır.
İzmir, bu “yer değiştirerek yaşatma” pratiğine dair oldukça güçlü ve ilham verici bir yerel tecrübeye sahiptir.Muhlis Türkmen ve İnan Göral tarafından tasarlanan İzmir Resim ve Heykel Müzesi’nin cephesi için usta sanatçı Mustafa Tunçalp tarafından üretilen seramik pano, bu demontaj stratejisinin en başarılı örneklerinden biridir. Efes Antik Kenti’ndeki Celsus Kütüphanesi’nden ve Nike heykelinden biçimsel referanslar taşıyan bu görkemli bezeme, yapının 2000 yılındaki depremde ağır hasar görmesinin ardından kaderine terk edilmemiştir. Müzenin taşınma sürecinde büyük bir titizlikle yerinden sökülen eser, kentin yeni kültürel çekim merkezlerinden biri olan İzmir Kültür Sanat Fabrikasına aktarılmıştır. Eser, bugün bu yeni bağlamı içinde fiziksel varlığını ve kentliyle olan mekânsal diyaloğunu güçlü bir şekilde sürdürmektedir. Bu emsal, mimarlıkla bütünleşik sanat eserlerinin yaşatılmasında yalnızca “yerinde muhafaza” inadının değil, eseri hayata döndüren “yeniden konumlandırma” stratejilerinin de tartışılması ve karar mekanizmalarına dahil edilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi yeni mekânında
Yıkım Eşiğinde Belleği Korumak
İzmir’in sivil mimarisine işlemiş olan seramik ve mozaik panolar, kentin yirminci yüzyıldaki estetik birikiminin en dolaysız tanıklarıdır. Günümüzde giderek hızlanan yapısal yenilenme süreçleri, bu üretimleri sıradan birer inşaat bileşeni gibi ele alarak kentin ortak geçmişinde onarılmaz boşluklar yaratmaktadır. Bu kayıpların önüne geçmek; koruma pratiğini yıkım anındaki geç kalınmış bir telaş olmaktan çıkarıp yerel idarelerin planlama ve ruhsatlandırma evrelerine yapısal olarak yerleştirmeyi gerektirir. Eserleri kendi bağlamında yaşatmayı ya da zorunlu hâllerde yeni kamusal alanlara aktarmayı güvence altına alan bu sistemli yaklaşım, düne duyulan salt bir özlem değil; kentin kimliğini geleceğe eksiksiz aktarma gayretidir. Eşiktekini fark etmek ve yerel bir uzlaşıyla güvenceye almak, İzmir’in sanatla iç içe geçmiş tarihine karşı en temel sorumluluktur.