Geleneksel Türk sanatlarını çağdaş bir yorumla geleceğe taşıyan minyatür sanatçısı Nilgün Gencer ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, sanatçının yarım asrı aşan üretim yolculuğuna ışık tutuyor. Gencer’in “Minyatür bir bütündür, parçalanamaz” diyerek temellendirdiği sanat pratiği; tarihsel derinliği, doğa tutkusunu ve toplumsal hafızayı fırçasının ucunda birleştiriyor. 1980’lerden bu yana sayısız sergi ve ödülle taçlanan, eserleri dünya müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yer alan sanatçıyla; minyatürün evrensel dilini, “Yaşayan Değerler” serisini ve sanatın iyileştirici gücünü konuşuyoruz.
SÖYLEŞİ: BELKIS KAMUT AKTÜRK
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Zamanın içinden konuşur minyatür. İnce bir fırça darbesinde yüzyılların kültürü, bir renk tonunda medeniyetlerin estetik anlayışı saklıdır. Bu kadim sanatın bugün yaşayan en güçlü temsilcilerindendir Nilgün Gencer. Yaptığı işi “zaman yolculuğuna çıkmak” diye tanımlıyor zira muhteşem bir kültürel mirasın izini sürüyor. Türk kültürünü de bu sanat aracılığı ile yaşatıyor. Yarım asrı aşan sanat yolculuğunda Gencer, yalnızca minyatür üretmedi; geçmiş ile bugün arasında köprü kuranlardan oldu. Onun eserlerinde Osmanlı saraylarının ihtişamı, Anadolu’nun şehirleri, kuşların kanat çırpışı, suyun hafızası ve insanın hikâyesi yan yana duruyor.
Çok gençken henüz 20 yaşındayken 1970 yılında Ord. Prof. Süheyl Ünver ile tanışması ile başlayan sanat serüveni 56 yıldır sürüyor.
“Yaşam hikâyem minyatür ile başladı” diyecek kadar bu sanatı çok seviyorsunuz, değil mi? Oysa ki henüz 5 yaşında eliniz kağıt kalem tutmadan “saç tokası” ile duvarlara yaptığınız çizimleriniz var. Portreler dahi yapmışsınız…
O portreleri ilkokulda ders dinlerken yapmışım. İlk cezayı yedim, disipline verildim, müdür karşısına çıkarıldım. İlkokul 3. sınıftayım, kadın portresi yapmıştım; “Ders dinlerken bunu yaptı” diye hiddetle müdür karşına çıkarıldım. Ben eridim, 3. sınıf çocuğu hislerini düşünün. Müdür şaşırdı, “Sen mi yaptın?” dedi. “Çok güzel yapmışsın ama resim dersinde yap” diye ekledi. “Bir daha yapmayacağım efendim” dedim ama bu sözü tutamadım, 56 yıl geçti.

“MİNYATÜR MİNYONDAN GELİR”
Osmanlı döneminde “nakış” veya “tasvir” olarak anılan minyatür; öykü, olay ya da bilgilerin resim diliyle tasvir edilmesi sanatı olarak ifade edilir. Kimi zaman minor (küçük) kelimesinden dolayı “küçük (resim)” anlamında da kullanılır. Bu yolda yürüyenlere de nakkaş, müsavvir, şebihnüvis, minyatür sanatçısı, tasvir sanatçısı da denilmektedir. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Minyatür, minyondan gelir, derdi hocam Süheyl Ünver. Minyon resim. Resimdir minyatür ve kavramlar sembolize edilir. Çok merkezlidir, tarihsel seyri ile bir araya gelemeyecek olay ve konuları bir tabloda resimleyebilirsiniz, kurgulama şansınız var. Ben görünmeyenin görüntüsünü resimliyorum, minyatürün imkânlarından yararlanarak. Kavramlar sembolize ediliyor, zaman kavramı yoktur.
Tam tamına 56 yıl önce nisan ayında, hayatınızın dönüm noktası olarak kabul ettiğiniz tanışmaya babanızla beraber gidiyorsunuz Süheyl Hoca ile tanışıyorsunuz. Çok kalabalık bir ortam olmasına rağmen hoca sizi içtenlikle karşılıyor değil mi?
Evet, “Baban, benim manevi oğlum” dedi, “Sen de benim torunum sayılırsın.”
Ve orada dikkatinizi çeken; çok sayıda yabancının bulunması, Türklerin ise az olması.
Çok enteresan geldi bana, benim için uyanış oldu, o dönemki kültürümüzle yüzleştim.
1970-’78 yıllarında hocanız Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa Tıp Tarihi Kürsüsündeki Geleneksel Türk süsleme sanatları derslerine katıldınız. 1976 yılında da MEB Süsleme Sanatları Bölümünden diploma aldınız. Cerrahpaşa Tıp Tarihi Kürsüsünde tezhip çalışmalarınız önemli. Minyatür için de tezhip altyapısı lazım. Padişahın kaftanında da, tahtında da, duvarında da, çatıda da tezhip var. Osmanlı saray ihtişamını sadece portre ile anlatamazsınız. Portre için de ayrıca resim bilgisi gerekiyor. Sizin portreye geçişinizin de çok hoş bir hikâyesi var. Çalışmaya başladıktan bir süre sonra Süheyl Hoca elinde bir zarfla geliyor size. Zarfın içinde ne vardı?
Ben moda eğitimi almıştım. O dönemde yapılan moda festivallerinin, defilelerin haberleri yapılıyordu gazetelerde. O da gazetedeki haberleri kesmiş. Mankenlerin giydiklerine Osmanlı kıyafetleri deniyor ama motifler yanlış. “Osmanlı motifi diye tanıtılıyor ama yanlış. Bunları sen düzelteceksin” dedi ve ben uluslararası moda festivaline katılarak görevimi yerine getirdim. Deri, güderi ve ipek üzerine, bitmiş- dikilmiş kıyafetler üzerinde Osmanlı motifleri, Selçuklu desenleri yaptım. O dönem kumaş boyası yoktu, babamın matbaasında hazırlanan özel boyalarla yapıldı. Yıkansa da çıkmayan bu boya, bildiğim kadarıyla ilk kez yapıldı. O kıyafetler Hilton’da defilede sunuldu, fuarlarda sergilendi.


‘50’li yıllara ait gazetelerden kesilmiş, mimiklerin olduğu resimler vardı.
Evet, mimik çalışmalarına başladık portrelerde.
“HAYATIMDAKİ EN BÜYÜK HEYECAN”
Ve gene bir gün “Haydi gidiyoruz” diyor size, binadan çıkıp Rektör Meliha Terzioğlu’nun odasına gidiyorsunuz. Süheyl Hoca sizi “İşte, portreyi yapacak kızımız” diye takdim ediyor. “Hayatımdaki en büyük heyecandır” diye anlatıyorsunuz, biliyorum, yine de merak ediyorum. Neler hissettiniz, heyecan, korku?
O ana kadar bilmiyordum ne yapacağımı. O kadar korkuyorum ki hocama mahçup olmayayım diye. Kâbus gördüm o gece. Terörün yoğun olduğu yıllar… Annemler içeride televizyon seyrediyor. Ben yeni uyumuşum ama sanki göğsüme taş bastırılıyor ve Nâzım Terzioğlu ile yüz yüzeyim. Bağırıyorum ben, tam da o sırada silah patlıyor. Benim kâbus anında bağırmamı, annemler eve kurşun girdi sanıyor. Panikle yanıma geliyorlar. Düşünün, o kadar stres vermiş bana. Hayatta unutamadığım bir an ama bunu ilk sizinle paylaşıyorum. O kadar korku yaratmış bende.
Eşi rektör Nâzım Terzioğlu’nun müzeye konmak için hazırlanan portresinin minyatür yorumunu çalışmanız istenir. “Hazır değilim” deseniz de bambaşka bir alan açılır size. Üstelik çalışma çok beğenilince başka bir fotoğraf daha teslim edilir size ama sorun şu ki fotoğraf gözlüklüdür. Bu gözlüğün de bir hikâyesi var, değil mi?
Minyatürde hiç gözlük yok. Gözlüklü minyatür yok, o ifadeyi tutturmak çok zor. Benim de ilk gözlüklü minyatürüm, minyatürün de ilk gözlüklü hali… (gülüşmeler….) Diğer bir sıkıntı da şu; fotoğraf siyah beyaz, renkli değil.
Süheyl Hoca’dan öğrendiğiniz kadim sözler var. “Fırçanıza sahip çıkın ki o da size sahip çıksın”, “Dostunuz bırakır sizi ama fırçanız bırakmaz” ya da “Her yanlış bir nakıştır”. 57 yıllık fırçasını size gösterip ne kadar sağlam olduğunu anlatmış…
Tabii çağımız hızla ilerlediği için her şey hızla yozlaşıyor. O dönemin fırça kalitesi zamana yenik düşüyor, sağlam değil. Ama Hoca fırçanın nasıl sağlam kalacağının tekniğini de veriyor bize. Boyanın fırçanın köküne değmemesi fırçayı sağlam tutar. Boya köke değerse fırça çabuk bozulur. Sapıyla suya batırırdı, bir damla oluşturur, o damla içinde boyayı karardı.
Bir de sizden, Süheyl Ünver’den aldığınız diplomanın hikâyesini dinlemek isterim.
Noktalama tarzında gül çalışması yaptım, çok ince fırçanın ucu ile toplu iğne ucu kadar noktalarla bir çiçek yapımı, gül çalışmam vardı. O gül çalışması bitince Hocam bakardı, bu hafta ne çalıştım. Onu gösterdim, tabii daha yeni başladığım dönem, ilk seneler çiçek ve motif geçişleri. Süheyl Hoca aldı, imza attı, ben şaşırdım, ne olduğunu bilmiyorum. Rahmetli Melek Antel hocam gülümsedi bana ve “Haydi hayırlı olsun, diplomanı aldın, icazetini aldın dedi. Ben hayatımın ikinci büyük heyecanını yaşadım.
Sultan portreleri size neler kattı?
Babam matbaacı olduğu için ofset baskıyı biliyorum, görsel olarak daha net tanıyorum. Çocukluğumda karamela şekerleri olurdu, içinden vesikalık resim boyunda padişah portreleri çıkardı. Muhteşem ofset baskılardı, babam da çok kaliteli olduğunu söylerdi. Üzerindeki altınlar canlı gibi harika baskıydı, o küçük boyda olmasına rağmen. Kaftan işlemeleri, net ifadeler. Her şekerden başka padişah beklentisi ile koleksiyon oluşturmuştum. Laleli’de aile apartmanında büyüdüm, maalesef onlar taşınırken kayboldu. Bir de şimdi siz sorunca anılarım arasından çıktı. Süheyl Hoca bize uğramıştı bana kerrat cetvelinin (çarpım tablosunun) en pratik şeklini öğretmişti, hem de ayaküstü. Demek ki ders çalışıyormuşum, içeriden çıktım, babamla konuşuyordu, uğurlanırken öğretti.
“PERSPEKTİF KURALLARINA AYKIRI BİR SANAT”
Asi bir sanat dalı diyorsunuz minyatür için. Neden?
Herkesin içinde yaramaz çocuk vardır, benim kuşağım da fazla bastırıldı. Kurallar daha katı idi, şimdiki gibi değildi ebevenyler. Söz almadan önce anne babamızın yüzüne bakardık acaba yanlış mı derim diye. Şeker bile ikram edilse annemizin yüzüne bakardık. Perspektif kurallarına aykırı bir sanat dalı olduğu için benim için asi. Ama kendi içinde, disiplinleri içinde anlatabiliyorsunuz, anlatım zenginliği var. Sanat eğitiminiz sağlam ise oyun alanınız genişliyor, müthiş bir ritmik bütünlük var. EKG gibi görünmeyenin görüntüsü. Bir de benim resimlerimin özelliği her santimetrekarede bir tablo vardır birbirinden bağımsız. Siz bir tabloya bakarsınız birçok tablo da size bakar. Hepsi estetik denge içindedir, ritmik bütünlük hâkimdir. Marmaray ile gidip geliyorum buraya. Anlık resimler görüyorum. Kendinize yazdığınız mektuplardır minyatürler. O anlık gördüğüm resimleri hafızama alıp sonra çiziyorum. “Hafızada kalma süresi 24 saat” derdi Hocam. Ben de stilize yorumla çizip arşivliyorum.
Dönem değişir, devir değişir, minyatürün etkileri ve bakışı da değişir. Osmanlı başka, Selçuklu başka… Sizi en çok etkileyen devir ya da üslup hangisi?
Tüm dönemlerin kendine has özellikleri var. Beni Moğol minyatürleri etkiler, doğayı çok güzel işlemişlerdir. Doğu Türkistan çok nahiftir. Dönemlerin de kendine has güzellikleri var. Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra sanatçıları bir araya getirir, muhteşem eserler verilmeye başlanır. Ve Osmanlı devri minyatürü başlar. 16. yüzyıl, Osmanlı sanatının en zirve devri. Yerleşik düzene geçilmiştir, sanatın en güzel hâli ile Osmanlı sadeliği, zevki vardır. Bu özelliği ile Arap minyatürlerinden de İran minyatürlerinden ayrılır. Süheyl Hoca’nın tüm çabası bu idi. Minyatür, belge niteliği taşır.

“HER YANLIŞ, BİR NAKIŞTIR”
Geçmişten gelen mektupları iyi okursanız cevabını da iyi yazarsınız, diyorsunuz…
Mesela biz bu dönemleri tanımak için kronolojiye uygun çalışmalar yaptık. Röprodüksiyonda yanlış bir çalışma yaptıysak Hoca öğrencisini incitmezdi, “Sana mektup gelmiş, okumaya vaktin olmamış, cebine koymuşsun, bir süre sonra cevap yazmışsın. Sevgili arkadaşım mektubunu aldım umarım iyisindir, tahmince sağlığın da iyidir… Hep umma ve tahmin üzeri yazılmış bir mektup. Okumadan yazılmış. Sanat da böyledir. Yanlış yapan öğrencisini de “Her yanlış, bir nakıştır” diye cesaretlendirdi.
Bir sohbetimizde duyduğum bir ifadeniz beni çok etkilemişti. “Dünyadaki tüm sanatçıları besleyen, minyatür sanatıdır” diyorsunuz.
Altyapı olarak minyatürden beslendiler Da Vinci de Van Gohg da… Baktığınız zaman minyatür sanatı insanı bambaşka kültürel yolculuğa çıkarıyor. İnsanlık tarihinin en derinlerine iniyorsunuz, mağara dönemi resimleri hâlâ gündemde çünkü onlar yazı resimdir. Sümer tabletleri de önce yazı resim ile başlamıştır. Resim dili ile anlatıldığı için Mısır’da da böyle MÖ 2. yüzyıla kadar iniyorsunuz. Geçmişle tarihe yolculuk yaparak zaman tünelinden geçiyorsunuz. Bu süreçte de sembollerin resme dönüştüğünü, her kültürün farklı sembolleri ya da aynı sembolleri farklı bir şeyle anlattığını görüyorsunuz. Perspektif, paralel doğruların aynı noktada kesişmesi; orada kurallara hâkimsiniz ama minyatürde çok merkezlilik hakimdir. Anlatım zenginliği fazla. Mesafeler belirtilmez, tarihsel seyri ile bir araya gelemeyecek konu ve olaylar aynı tabloda resmedilebilir. Araştırdığınız zaman altyapı olarak minyatürden beslendiklerine tanık oluyorsunuz. İkonografik resimlerde kendi dinini en iyi resimleyerek anlatırlar, orada da çok merkezlilik hâkimdir.
“ELİME KALEMİ FIRÇAYI ALINCA BAŞKA ÂLEMLERE GEÇİYORUM”
Şahane ve çok vurucu anlatımlarınız var sanat için. Mesela “Resim yapmak hıçkırık gibidir, tutamıyorsunuz” sözünüz var…
Evet, ilkokul 3’te “Bir daha yapmayacağım” dedim ama o sözü de tutamadım. Elime kalemi fırçayı alınca boyut değiştirip başka âlemlere geçiyorum. Şehri çalışırken o kadar araştırıyorum ki deta boyut ötesine geçiyorum. Kaç uygarlık yaşamış, bana mesajı ne, ne miras bırakmış, ne kültürler bırakmış, karakteristik mimari yapısı ne… Ben kültürler arası boyutlara geçiyorum ve bilgi birikimimiz artıyor. Biz şanslı milletiz, muhteşem bir coğrafyada yaşıyoruz. Farklı noktalara geçip bulduğum küçücük doneleri bile nakşediyorum. Günümüzde olmayan kültürleri bile aynı yerinde canlandırıyorum. Belgesel niteliği taşıyor bu nedenle. Bu şehirde bu kültürler yaşamış, aynı zamanda o şehirlerin geçmişten gelen kültürlerini anlatan bir dosyalık yazılarım var. Minyatür yaparken arkeolog, sanat tarihçisi, sıvacı, duvar ustası oluyorsunuz. Modacı olmamım da etkisi oluyor, daha kreatif düşünüyorsunuz.
Bu sanat sizi ayakta da tuttu, değil mi? 5 ay ara ile hem anneniz hem babanız vefat ediyor, kardeşleriniz de yurt dışına taşınınca epey zor gelen bir döneminiz oluyor. Eşinizin talebiyle bebeğiniz bir yaşındayken Antalya maceranız başlıyor. Otelde yaşıyorsunuz, değil mi? O sıkıntılı zamanlar size hangi kapıyı açtı?
Süheyl Hoca’nın “Fırçanıza sahip çıkın” sözünü orada anladım. Bütün bu süreçlerde fırça sayesinde dayanma gücü buldum. Beyin damarlarımda tıkanıklık oldu, bayağı sorunlar yaşadım; beni kurtaran o fırça oldu. 1989 yılı turizmin yeni patladığı dönemlerdi Antalya bölgesinde. İkinci uyanış da Antalya Açık Hava Müzesi zaten; Likya, Pers, Helenistik, Roma, Bizans, Osmanlı hepsini bir arada yaşadığınız coğrafya. Ben önce müzeleri gezmeye başladım, antik şehirleri gezip notlar aldım. Her yerin kimlik dosyası oluştu, ön çalışma yaptım ve bunlarla Antalya Yaşayan Medeniyetler sergisini oluşturdum ve Antalya Galeri Ansan’da sergiledim.
Otelde çok kalınca aynı yerde bunalıma giriyor insan, dedi genel müdür. Dedi ki buradaki müdür eşleri sıkılıyor. Ben şaşırdım, benim boş zamana ihtiyacım varken odama bunalan müdür eşlerini alarak atölye yaptım. O zaman Antalya çok bakirdi, kitapları İstanbul’dan getirdim ve atölyemi açtım ilk öğrencilerim müdür eşleri oldu.
Sanat hayatınızda ‘91 yılı da önemli, Basın Müzesi de. Sizin için neler ifade ediyor?
Anne babamın nikah salonu Basın Müzesi, yıllar sonra müze oluyor ve ben ilk sergimi orada açtım.
1992 de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji Anabilim Dalından Türk Süsleme Sanatları Onur Belgesi aldınız.
Gerçekten büyük onur. Ben turizm alanında iken ara vermiştim. Süheyl Hocam, “Bana teşekkür etmeyin, öğrendiklerinizi öğretin” derdi. Hocama manevi borcumu ödemek için dönüş yaptım.
2011 yılında Emine Bouver’den sanat terapi eğitimi aldınız. Bu sizin sanat hayatınızda ve sanat algınızda neleri değiştirdi?
İsviçre’de yaşıyordu ve İstanbul’a bir süreliğine gelmişti. Altyapı olarak bunları, Süheyl Hoca da bilim adamı ve tıp tarihi kürsüsü kurucusu olduğu için aldığımı gördüm. O algılara sahiptim, yıllar sonra sanat terapi eğitimi alınca bununla yüzleştim. Sanatın terapi özelliği var hatta Emine Hanım bana asistanlık yapar mısın, çok iyi senkronize olduk demişti. Bir müddet beraber çalıştık.
Binlerce yıllık resim tarihi olan ülkemizin geleneklerini yaşatmak adına Türkiye konulu belgesel minyatürler yaptınız. Bir röportajınızda “30 il, 35 yılımı aldı” diyorsunuz. Türkiye’nin hangi şehri minyatürde anlatılması en zor şehir sizce?
İstanbul, bayağı yordu beni, Türkiye haritası bile o kadar yormadı. Şimdi de bakıyorum nasıl yapımışım diye, çok mikro çalıştım. Her şey şehir planına, krokilere göre plan resim. Hatta Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü, Fatih’i atı ile resmettim.

Minyatür size neyi anlattı, neyi öğretti?
Yaşamın şifresini, hayatın ritmini anlattı, sabrı öğretti. Maalesef insanımız, anında tepki veriyor analiz etmeden ama bu sanatı yapanlar düşünerek cevap veriyor. Hayata daha olumlu bakıyorsunuz, uzlaştırıcı oluyorsunuz. Hocam “Resim yapanlardan kötü insan çıkmaz” derdi çünkü iyi şeylerle uğraşıyorlar ki mesela benim öfke nöbetleri olan bir öğrencimiz harika minyatürler yaptı. Öfke nöbetlerini böyle yeniyordu. Rehabilite edici, sakinleştirici özelliği var minyatürün.
Yurt içi ve yurt dışında 150’nin üzerinde karma sergiye katıldınız. 20 kişisel sergi açtınız. Yeni sergi ne zaman diye merak ediyoruz.
Sergi planım yok ama sürpriz de olabilir. Minyatür yalnızca geçmişi anlatan bir resim değildir zamanı durduran bir hafızadır. Minyatürün arka planını anlatan bir kitap üzerine çalışıyorum.



