Cebirden Resim Olur mu?

İlgili Yazılar

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Prof. Dr. Uğur Batı / Yazar, İletişim Bilimci

“Sonsuz olan onun tuvalinde sonlu olarak gözükmekte, oysa o sonsuza yeni bilgiler yollamakta; kırmızı, mavi, sarı manifestolar vermektedir.”

Güzel soru di mi? Cebirden resim olur mu?
Olur tabi, niye olmasın? Hep olmuş
Süprematizm, kübizm, Dadaizm ne sanki?
Anlatalım.

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

Kendine Has Bir Geometrik Düzen Resmi

Tabii ki, geometri sanatta çok güçlü bir ifade aracıdır. Geometrik resim, soyut sanatın önemli bir dalı kabul edilebilir. Ressamlar yüzlerce yıldır şekilleri, çizgileri ve renkleri kullanarak duyguları, fikirleri veya saf estetiği ifade etmek için geometriyi kullanıyorlar. Geometrik resim, geleneksel anlamda bir nesneyi ya da manzarayı olduğu gibi taklit etmek yerine; daire, kare, üçgen, dikdörtgen ve çizgi gibi temel formları kullanarak yeni bir görsel dil inşa etmeyi amaçlar, bunu da yapar. Denge ve düzen resmidir geometri. Bu tür eserlerde tesadüflere yer yoktur. Ressam yüzey üzerindeki kompozisyonu matematiksel veya sezgisel bir oran-orantı (örneğin Altın Oran) üzerine kurar. Geometrik resim, perspektifin reddeder. Geleneksel resimdeki üç boyutlu derinlik algısı yerine genellikle iki boyutlu, düz yüzeyler ve derinlik hissi veren renk katmanları tercih edilir. Bu resim saf estetik üzerinde kurulur. Renklerin yan yana gelişi ve şekillerin birbiriyle olan ilişkisi, kendi başına bir anlam taşır. Amaç bir hikâye anlatmak değil, formun gücünü göstermektir. Evet, girişi böyle yaptıktan sonra, Türk resminin değil sadece belki de dünyanın en iyi geometri ressamlarından birini İsmail Ateş’i anlatacağız.
Bu sanat tarzının arkasında derin bir felsefe, matematiksel bir düzen ve güçlü akımlar yer alır.


Sanatın Geometrik Evreni

İsmail Ateş, Türk soyut resminin orta kuşak temsilcileri arasında, geometrik düzeni kendine has bir estetik dile dönüştüren nadir sanatçılardan biridir. Kariyerinin henüz başlarından itibaren şekillendirdiği soyut-geometrik biçem, onlarca yıllık bir tutarlılıkla sürdürülmüş; bu süreçte Doğu mistisizminin derinliği ile Batı soyut geleneğinin disiplini tek bir tuvalde buluşturulmuştur. Sanatçının yapıtları yalnızca görsel bir deneyim sunmaz; izleyiciyi matematiksel bir düşünce sisteminin eşiğine taşıyan, zaman ve mekan algısını dönüştüren bir felsefe sunar.
Sanat ifadesi; yaratıcı öznenin anlık ayrım monadında, duygunun bir jest, bir çığlık, özgür bir iletişim ve içte yaşanan aşkınlığın dışa doğru dramatizasyonu biçiminde dışsallaştığı anın tüm aşkınlığını içerir. Ateş’te bizi sarsan renk girişimleri zamanın akışı karşısında bir durak, bir soluk alma-verme, saptama ve belirleme kavramları ile yer değiştirmiştir. Sayısız değişkenden çekilip çıkarılan yeni estetik dilli formlar sanatçının dili haline gelmiş; uzam ve zaman, geometrik/lirik bir hal almıştır.

Sanatsal Gelişim: “Korku”dan “Evren Tasarımları”na

İsmail Ateş’in sanat hayatı, geleneksel figüratif çalışmalardan soyuta doğru evrimleşen bir yolculuğuk anlayışını yansıtır. 1981 tarihli “Korku” adlı yapıt, bu dönüşün kilometre taşı olarak kabul edilmektedir. Ortadaki küçük yeşilimsi yarığı saymazsak üç renkten —mavi, siyah ve kırmızıdan— oluşan bu tablo, gökyüzü, dağ ve yeryüzü gibi doğasal motifleri çağrıştırırken ilerleyen yılların renk armonisi için de önemli ipuçları sunmaktadır.
Geometrik dönem, bu ilk soyut çalışmanın ardından başlar. 1980’lerin sonlarına dek süren ilk kompozisyonlarda asimetrik bir düzen egemendir; tüm tuvali kaplayan koyu tonlu mekanlar içinde geometrik biçimler sanki karanlık bir atmosferde ışıldayan floresan gibi yüzer. Sanatçı bu görsel kaynağı iki ana damara bağlar: Mondrian, Rothko, Motherwell ve Van Gogh’un sanatlarından beslenen dünya sanatı deneyimi ile bir dolmuşun arkasındaki “dikey ve kırmızı şerit”, gecede incecik parlayan bir “floresan” ve Tuzla Piyade Okulu’nda askerlik yaparken her gün gördüğü, geceyi azar azar delerek yükselen “güneşin denize düşen aksi” gibi günlük yaşam gözlemleri.
1990’ların ilk yarısında simetrik kompozisyonlara yönelen sanatçı, tablonun sağ ve sol yarısını birbirinin tam simetriği olarak kurgulamıştır. Ardından “9. Senfoni için” adıyla gerçekleştirdiği bir dizi kolajın etkisiyle tekrar asimetrik bir düzen arayışına dönen Ateş, simetrinin verdiği dingin denge yerine daha gerilimli ve gelgitli bir denge kurmayı hedeflemiştir. Temel biçimler dörtgenler, üçgenler ve incecik şeritler olarak belirlenmiş; bu dili hayatı boyunca sadakatle koruyan sanatçı, resmine imza atmasa bile herkesin tanıyabileceği özgün bir “dünya” kurmuştur.


New York Deneyimi ve Küreselleşme

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki öğretim üyeliği görevinin yanı sıra İsmail Ateş, 2002–2004 yılları arasında New York Şehir Üniversitesi Sanat Bölümü’nde doktora sonrası çalışmalar yürüttü. Bu dönemde Robert Motherwell, Mark Rothko, Arshile Gorky, Jackson Pollock, Willem de Kooning, Franz Kline ve Ad Reinhardt gibi Amerikan Soyut İfadecileri üzerine derinlemesine araştırmalar yapan sanatçı, New York sanat ortamının canlı nabzını birinci elden yaşadı. 2004’te New York’ta açtığı “Designs of Universe 2003–2004” ve 2012’de yine aynı şehirde gerçekleştirdiği “Designs of Universe 2010–2011” sergilerinin büyük ilgi görmesi, sanatçının evrensel bir dil kurduğunun en somut kanıtı olmuştur.

Geometri, Renk ve Tin: Ateş’in Estetik Felsefesi

İsmail Ateş’in tuvallerinde üçgen ve kare, birer çizim unsurunun ötesine geçerek arketipal bir anlam taşır. Sanatçı, geometrik biçimlerin evrenin yapıtaşları olduğuna inanır: Frithjof Schuon’un belirttiği gibi üçgen uyum ve ahengі, kare ise sebat ve sürekliliği simgeler. Bu formlar sayı ile özdeşleşerek kaynağına bağlanma çabası taşır. Ateş’in tuvalinde inşa edilen geometrik matrikste yıldızsal ve solar ışık fotonlarından doğan ışıklı alan, içeri doğru çökmüş portallar yaratmakta; yüzeyde sanal bir derinlik duyusu oluşurmaktadır.
Renk, Ateş’in estetiğinde salt görsel bir unsur değil; simgesel bir dil, kozmik bir manifestodur. Kırmızı hayal gücünü, varoluşun benzersizliğini ve dünyanın cevheri olduğunu söyler. Sanatçının son döneminde “Evren Tasarımları” adını taşıyan kırmızı tuvaller serisi, güneşin baş rol oynadığı evrene bir gönderme olarak evrenin ilahi tasarımlarıyla yarışır niteliktedir. Mavi ögeler uzaklığı ve sonsuzluğu çağrıştırırken, sarı tüm zamanları kat eden bir yapı olarak konumlanır. Arada göze çarpan turkuaz dokunuşlar ise sanatçının “aykırı renk raporları” olarak belirir; dengeyi bozan, ama bir o kadar da zenginleştiren aksan unsurlarıdır.
Renklerin boyasal dökümü açısından değerlendirildiğinde, Ateş matematiksel bir sezgi ve titizlikle tartarak renk seçimine yöneldiği görülür. Boyalarını paletten pürüzsüz biçimde yüzeye yayan sanatçı, degrade geçişlerle —karanlık alanlardan aydınlık alanlara doğru ustaca kademeli tonlamalarla— düzlemsel resmin ötesine geçerek derinlik duygusu ve gizemli bir dünya etkisi yaratır. Bu teknik, geometrik biçimlerin doğasında var olan katılığı da aşmasını sağlar. Şinasi Tek’in isabetle saptadığı üzere sanatçı, titiz renk geçişleri sayesinde geometrinin getirdiği bu katılık duygusunu aşmayı başarır.

Doğu–Batı Sentezi: Köprünün Çocuğu

İsmail Ateş’in sanatsal kimliğini doğru konumlandırabilmek için Doğu–Batı eksenini göz ardı etmemek gerekir. Sanatçı eğitim öğretim açısından Batı resim geleneğine dayanır; Mondrian, Malevich ve Kandinsky’nin soyut öncülüğü, Minimalizm ve 1980’lerde etkili olan Neo-Geo sanatçılarının kaygılarıyla doğrudan diyalog halindedir. Ancak Jale Erzen’in de vurguladğı gibi, onun sanatında “Doğu mistisizminin esprisi” göz ardı edilmemelidir. Malzemeleri, esin kaynağı yerli; resminin mimari ve coğrafi rüzgârı yerli, düşünüşünü birleştirici değerleri ise evrenseldir.
İslam mimarisinin ve kültürünün geometrik evreni, sanatçının bilinçaltında derin bir iz bırakmıştır. Cami mimarisindeki soyutlamalar, Küfi hat sanatının geometrik biçimleri, Selçuklu ve Osmanlı mimari örnekleri; bunların hepsi bilinçli bir tercih olarak değil, “yaşanmış kültürel dünyanın bilinçaltı yansıması” olarak sanatçının fırçasına sinmiştir. Doğu’da pencere, koridor, cami ve kervansarayların bir kültürel biçime göre inşa edilen geometrik mantığı; Ateş’in tuvallerindeki dikey-yatay dengelerin ve oran şemalarının gizli DNA’sıdır. Şinasi Tek’in de belirttiği gibi bu sanatçı, Doğu–Batı Divanının etkisinde, her iki kültürün de belirleyici sanatsallaştırıcı imgelemleriyle yol alır. “Iki dünyanın buluştuğu köprünün çocuğudur Ateş.”

Matematik, Fraktallar ve Evrenin Düzeni

İsmail Ateş’in sanatında geometri ve matematik soyut birer araç değildir; evrenin işleyişini anlamlandırmanın, içsel dünyayı dışla vurmanın birer aracıdır. Sanatçının yapıtlarında güneşe, dağa, piramide ve yelkenli tekneye benzer cisimler kare, üçgen ve dikdörtgen gibi geometrik biçimlere dönüşerek soyutlaşmıştır. Polonya kökenli matematikçi Benoit Mandelbrot’un teoremi olan fraktallar ile Sierpinski üçgeninin şekilsel mantığı, Ateş’in kompozisyonlarında doğal bir karşılık bulur: Sanatçı bir anlamda matematik denklemi için gereken uygun niceliğe, sanatıyla çözüm üretmektedir.
Tuvaldeki bu enerji akışı, kompozisyonun alt bölümlerinde kubbe, küp, dikdörtgen ve dik açılı yükseltiler formunu alırken sanki tuvalin bütünü saat yönünde spirallenir ve konik zirvelere doğru dönen bir enerji yayılımını yüklenir. Arıtılmış bir bilincin doğasını, kodlanmış bireysel hafızayı harekete geçirerek geometrik bir matriksin oluşturulduğunu göstermektedir bu tasarım anlayışı. Evrenin kusursuzluğuna gönderme yapan sanatçı; her şeyin, kuantuma bağlı kalarak kendi mimari bütünlüğüne uygun olarak kusursuz biçimde davrandığını bilmektedir. Tıpkı dünyayı çevreleyen Ley hatları gibi tuvalde de çeşitli formların farklı incelik dereceleriyle var olduğuna tanıklık edilmektedir.

“Atmosfer Resmi”: Mekân ve Sonsuzluk Duygusu

İsmail Ateş resminin en belirgin özelliklerinden biri, izleyiciyi resim dörtgeninin içine çeken “atmosfer resmi” kimliğidir. Gökkyüzü ve okyanus gibi içine alan, mekanı saran ve insanın içine dalan bu resimlerin, çizgisel bir zamansallık içinde değil birbirinin yanına konularak anlaşılması gerekir; zira en erken yapıttan en son tuvale dek ölümsüz bir “yeniden hayata geliş” söz konusudur. Son on yılda “Evren Tasarımları” adı altında oluşturduğu dizi resimlerde boşluk ve atmosfer duygusu, asimetrik kompozisyon düzeni içinde uç noktalara ulaşmış görünmektedir.
Renkli yüzeyler alabildiğine genişlemek ister gibi davranır; sanatçı her zaman geniş yüzeyleri boyamakla meşguldür ve bu uygulamayı sonsuzluk isteğini çağrıştıran bir alan içinde yapar. Jale Erzen’in isabetle belirttiği üzere, Ateş rengi temsil etmez; rengin çeşitli hallerini araştırır, sorgular. Bizi nasıl etkilediğini inceler ve sonuçta rengin ne olduğunu anlatır. Bu renk dünyaları bilmeden, farkında olmadan, isim vermeden insanın içinde bulunduğu ve onu yönlendiren mekânı kurarlar. Tuvaldeki geometrik geçişli düzlemler, Leonardo’nun “sfumato” tekniğini çağrıştırır biçimde sarıdan yeşile, turuncudan maviye uzanan renk geçişleriyle boşluk etkisi yaratan bir atmosfer oluşturur.

Simge ve Anlam: Arketipal Dilin Peyzajları

İsmail Ateş’in resimlerinde simgeleştirme, hem batıdaki soyut öncüllerin —Mondrian, Van Doesburg, Malevich— geometrik biçimleyici unsurları üzerinden, hem de başlıca anlam üretici değere sahip renk üzerinden gerçekleşir. Geometrik biçimlerin eğtitim tarihinde çok daha öncesine uzanan bir kökleri vardır: Mısır mimarisi ve hieroglifleriyle başlayan, İslam mimari biçimleriyle gelişen, Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı mirası aracılığıyla zenginleşen bir geometrik bilinç, Ateş’in tuvallerinde yeniden biçimlenmektedir.
Mısır Piramitleri insanlık için birer bilgi kaynağıysa, Ateş’in tuvalindeki üçgenler de dünyanın gizemleri üzerine bilgi aktarmaya hazırdır. İnisiyatik üçgenler kompozisyonun alt bölgelerinde, piramidal düzene çağrı içindedir. Tuvalin göklerinde ateşler içinde yanan hava, alt bölgelerinde bilginin veri yapısına dönüşür. Renk raporları, birer karyatit gibi tuvali boydan boya taşıma görevi içinde hayali sütunlar olarak dikilir; kompozisyonda gökler sarı, kırmızı ve mavidir. Carl Gustav Jung’un kavramıyla değerlendirildiğinde Gülseli İnal’ın da belirttiği üzere bu formlar arketipal bir dünyanın kapılarını açan biçimlerdir.


Ateş Resimleri: Kendi Özüne Ait Bir Dünya

İsmail Ateş’in soyut-geometrik sanatı, disiplinler arasında özgürce dolaşan, Doğu’nun mistik derinliğini Batı’nın biçimsel titizliğiyle harmanlayan nadir bir sentezi temsil eder. Sanatçı, Anadolu kültürünü, Mezopotamya uygarlıklarını, Avrupa ve Amerikan soyut sanatını derinlemesine özümseyerek kendine özgü bir dünya inşa etmiştir. Bu dünya, imzasız bırakılsa bile kolayca tanınan özgün bir dil barındırır; tutarlılığı saplantı sınırında seyreden bu bağlılık, sanat çevrelerindeki imajını perçinleyen en önemli unsur olmuştur.
Fichte’nin “bilginin yapıta dönüştürülmesi” tanımlaması, İsmail Ateş estetiğinin özüyle örtüşmektedir. Günümüzün gürültülü cisimler dünyasında renklerle özgürleşmek, renklerle evrensel bir dil konuşmak; işte İsmail Ateş’in sanatı tam da bu özlemİ karşılamaktadır. Duru geometrik düzen ile arı-duru renk ilişkisi, onun tuvallerinde birbiriyle tamamlanan bir çerçeve çizmekte ve izleyiciyi sözlerin yetmediği bir tinsel sessizliğe davet etmektedir. Ressam, uzay-zamanın yeni haritasını çıkarmakta; gelecek zamanlara bir im yollamaktadır.