İstanbul’a tutuna tutuna yazıyorum

İlgili Yazılar

Abbasağa Film Festivali altıncı kez perdede

Öğrenci filmleri AKM Yeşilçam ve Kadıköy Sineması’nda izleyiciyle buluşacak Mimar...

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Kara kara adamlar / Beyaz damlara çıktılar / Beyaz damları karaya boyadılar.

Gazeteci ve yazar Mine Söğüt, daha okuma yazma bilmiyorken altı yaşında söylediği bu şiirin öykülerini, romanlarını, gazete yazılarını yazıyor. İstanbul sokaklarından öğrendiği hayatın temel sorununun iktidar algımız olduğunu söyleyen yazar, karanlığın hikayesini anlatırken aslında okura aydınlığın yolunu gösteriyor: “Mümkün olduğuna ikna olduğumuz şeylerle imkansız olduğuna ikna olduğumuz şeylerin yerini değiştirdiğimizde başka bir dünyada yaşamamız mümkün.”

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

 

SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

 

Kadınlar, trans bireyler, işkence, tecavüz, tekinsiz sokaklar, tekinsiz evler, evsizler, deliler, yoksullar, ölüm, tekmili birden şiddet. İnsanın, dünyayı dar etme yolları. Ve hepsinin üstündeki akıl: İktidar kavramı. Gazeteci ve yazar Mine Söğüt’ün roman ve öykülerinin toplamı. Üstelik de hepsinin orta yerinden boylu boyunca İstanbul geçiyor. Yazar, “İstanbul’a tutuna tutuna yazıyorum, o benim öğretmenim” diyor. Bir söyleşi metnine bu kara konularla başlamak risklidir çünkü okur, payıma ne düşecek, endişesiyle ürkebilir. Ne de olsa karanlık, çoğunlukla korkutucudur. Fakat duvarların ardına saklanan ya da sere serpe yaşanan cümle kötülük, gözlerimizi kapattığımızda yok olmaz. Mine Söğüt’ün cesur kalemi bu riski alıyor; her romanında ve öyküsünde nasıl bir dünyada yaşadığımızı anlatıyor. Beş Sevim Apartmanı, Kırmızı Zaman, Deli Kadın Hikayeleri, Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979, Madam Artur Bey ve Hayatındaki Her Şey, Dolapdere-Kürt Kediler Çingene Kelebekler, Gergedan-Büyük Küfür Kitabı, Darbeli Kalemler, Alayına İsyan diyerek kitaplarının adını saydığımızda okurun dikkat kesildiğine eminim çünkü herkes karanlığı merak eder ve bir ölçüde risk almak ister. Ne de olsa korku duygusu tüm canlıları hayatta tutar.

KİTAPLARDA EŞLEŞEN KAVRAMLAR

Mine Söğüt, kitaplarına dair genel bir yorum yaparken iki kavram birbiriyle eşleşiyor: “Deliler” ve iktidar. “Her kitabımda ‘deliler’ var. Onlar deli değiller, toplumun hırpaladığı insanlar. Bütün romanlarım tek bir şeyi anlatıyor: İktidar algımızı ve bu algımızın oluşturduğu sistemin bizi ne korumaya ne yükseltmeye ne ilerletmeye ne yaşatmaya niyeti olduğunu” diyen yazar, karanlığın hikayesini anlatırken aslında okura aydınlığın yolunu gösteriyor: İnsanlığa, bu kötülükleri yapan sensin ama buna mecbur değilsin, diyor. Nazım Hikmet’le, Behrengi’yle büyütülmüş, mutlu bir çocukluk geçirmiş bir yazar olarak kendi mutlu hayatına taban tabana zıt hikayeler yazıyor. Daha okuma yazma bilmezken söylediği “Kara kara adamlar” şiirinden beri hep aynı meseleye odaklanan, kendini sorumlu gören Mine Söğüt ile edebiyatını konuştuk.

Gazeteciliğe başlamadan önce de yazıyla ilişkiniz var mıydı?

Kitaba çok kıymet verilen bir evde büyüdüm. Bir de ‘70’li yılları tahmin edersiniz; dünyayla, hayatla, düşünceyle bağını sadece kitapla kuruyorsun. Kitabın da okumanın da hayatın temel işlevlerinden olduğunu, her şeyi öğrenirken öğrendim. Hatta okuma yazmayı öğrenmeden babam bana Nazım Hikmet şiirleri ezberletirdi. Daha yazı yazmadan şiir yazdım. Kara kara adamlar / beyaz damlara çıktılar / beyaz damları karaya boyadılar diye altı yaşında söylediğim şiir var. Yazarak ya da konuşarak para kazanacağım bir mesleğim olsun, diye büyüdüm. Oyunculuk hayali kurdum, konservatuvara hazırlandım. Babamın ölümü, aile düzenin değişmesi, can havliyle kendimi üniversiteye attım. Sadece dil puanlarım yüksek olduğu için klasik filolojiye başladım, Latin dili ve edebiyatını kazandım. Üniversiteyi bitirince ne yapacağım? Çok sevdim Latinceyi. Ama akademik kariyer de yapamadım, hocamın istememesi sebebiyle. Ne iş yapacağım, bankaya mı gireceğim, en korktuğum şey, 9-5 işe girmek. Can havliyle kendimi gazeteciliğe attım, kapıları çalarak. Güneş gazetesini Asil Nadir yeni almıştı, genç gazeteciler arıyorlardı. Bu arada küçük küçük şeyler yazıyordum.

Gazeteci Yazar Duygu Özsüphandağ Yayman, yazar Mine Söğüt ile edebiyatını konuştu.

Fikir yazıları mıydı?

Bir ergenin köşe yazıları. Bugün yazdıklarıma çok benziyor. Dünya niye kötü, neyi nasıl değiştirmek gerekiyor… Ortaokul sonda galiba, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını okumuş, çok sevmiştim. Sonra Günlükler’ini okumuştum. Dedim ki, ben asla yazar olamam, mühendis kafasıyla bir roman inşa etmek, büyük iş yazarlık. Yazıyla ilişkisini gazetecilik üzerinden kuran bir gence dönüştüm. Fakat acar bir gazeteci olamayacak kadar da duygusalım. O zaman da insan hikayeleri anlatmaya çalışmışım. Hep hikaye ederek yazmaya çalışmışım haberleri. Bugünkü dünyamı inşa ediyormuşum. Edebiyata geçmek 30 yaşımı buldu.

 

İlk kitabınız da bir insan hikayesi, Adalet Cimcoz’un yaşam öyküsü. O nasıl gelişti?

Ayfer Tunç ile Güneş’te birlikte çalışıyorduk. Yapı Kredi Yayınlarında editördü, “Elimizde Adalet Cimcoz’un hayat hikayesi dosyası var, birkaç kişi çalıştı, bir şey çıkmadı, bir de sen bakar mısın?” dedi. Zaten biyografi okumayı çok seviyorum, bu da gazetecilik marifetiyle yapılacak bir iş. Fakat çok eksiği vardı, klasik bir biyografi yazmadım. Ayfer’e dedim ki, istersen küçültelim, bir dergiye koyalım. ‘50‘li yılların isimleriyle konuştum, büyük arşiv çalışmaları yaptım ama yine de biyografi bütünlüğü oluşmuyordu. Deneysel bir şey yaptım, kurgu tadı da olan. Ayfer dedi ki, çok güzel oldu. Üst üste üç baskı yapınca, kurgu yazabilir miyim, diye tedirgin biçimde Beş Sevim Apartmanı’na başladım. Onu da Ayfer’e götürdüm; editör olduğu için değil, arkadaşım olduğu için. Vaktin olursa bakar mısın, çöpe mi atayım yoksa gidip minnak bir yayınevine mi götüreyim? Dese ki, Mineciğim olmamış ya da şurada bir yayınevi var, o basar, hemen ikna olacağım. Ayfer dedi ki, bu çok iyi bir roman, basarız ama bekler misin? Dedim ki tabii, Nazım Hikmet’le, Füruzan’la, Leyla Erbil’le yan yana duracak kitabım. İkinci roman Kırmızı Zaman’ı yazıp, yazabiliyorum galiba, diye devam ettim.

Yazar düzenlenen atölyelerde sık sık kitapseverlerle buluşuyor.

“TEK HORMONUN İNŞA ETTİĞİ DÜNYADA YAŞIYORUZ”

Beş Sevim Apartmanı’nın ilk cümlesi “Pencerelerin öyküleri yaşamın tüm sırlarını içinde saklar.” Kadınların evlerdeki dünyalarına giriyoruz ve bunlar, akıl hastası kadınlar. Deli Kadın Hikâyeleri’nin nüvesi orada çıkmış olabilir mi?

Zannetmiyorum. Her kitabımda “deliler” var. Onlar deli değiller, toplumun hırpaladığı insanlar. Aslında bütün romanlarım tek bir şeyi anlatıyor: İktidar algımızı ve bu algımızın oluşturduğu sistemin bizi ne korumaya ne yükseltmeye ne ilerletmeye ne yaşatmaya niyeti olduğunu. Farklı iktidar türlerine farklı yerlerden bakmaya çalışıyorum, o iktidarın mağdurları üzerinden kurgular yapıyorum. Kahramanlarıma “deli” diyebiliriz ama öyle bir delilik değil benim yazdığım. Beş Sevim Apartmanı’nda akıl hastanesinden çıkarılmış gerçek deliler var ama hikayeleri nörolojik sorunlardan çok, sosyolojik… Aileyle, cinsiyetle, ülkeyle, ekonomiyle, sınıfsal geleneklerle, göreneklerle, inançlarla, tutuculukla, batıl inançlarla ilgili sıkışmışlıklar yaşayan insanlar.

İktidar türlerinin yaraladığı kesimler var, tüm kitaplarda…

Çünkü temel sorunun iktidar algımız olduğunu düşünüyorum. İktidarsız bir sistem hayal edemiyoruz. Mümkün olduğuna ikna olduğumuz şeylerle imkansız olduğuna ikna olduğumuz şeylerin yerini değiştirdiğimizde başka bir dünyada yaşamamız mümkün. “Savaşsız bir dünya mümkün değil.” Bence insanların birbiriyle savaştığı bir dünya mümkün değil. Hiç olmayacak bir şeyi, dişimizi tırnağımıza takıp gerçekleştiriyoruz. Savaş hukukunu oluşturuyoruz, silah sanayi kuruyoruz… Bunun kabul edilemez bir kötülük olduğunu ahlaken yerleştirmiş bir insanlık da hayal edebilecekken normalleştiriyoruz. Hele hele bu kültür seviyesinde, teknolojide, iletişimde bu kadar ilerlemişken, beynin kapasitesini keşfetmişken… Ehil olan öyle yanlarımız var ki birbirlerine yakışmıyorlar.

Mine Söğüt, Gergedan Büyük Küfür Kitabı’ndan üç hikayeyi oyunlaştırdıklarını,. beden tiyatrosu, performans, karışık tekniklerin kullanıldığı bir oyun amaçladıklarını belirtiyor.

Beş Sevim Apartmanı’na Doktor Samimi’nin kafasının içinde olup bitenler yön veriyor. Kadınları delirten şeyler, erkek kafasından mı çıkıyor?

Erkek kafası değil de eril akıl diyelim, her şey oradan çıkıyor ya… Yaşadığımız dünya, nüfusun yarısının inşa ettiği bir dünya. Pagan dönemler ya da anaerkil yapılar var ama dünyayı; endüstriyi, bilimi, sanatı, ahlakı, inancı inşa eden sadece eril akıl. Yani tek hormon. Östrojen yok. Testosteronla biçimlenmiş bir dünyada kadın da var oluyor, olabildiği kadar. O yüzden kadının aklı dahi eril akıl. Onu yıkmak için kullandığımız argümanlar bile eril. Dengeli bir hormon yapısı nasıl olurdu, kadın ve erkek aklının, enerjisinin, becerisinin, ahlakının birlikte inşa edeceği, cinsiyetlerden bağımsız bir dünya nasıl olurdu, hiç deneyimlemediğimiz için bilmiyoruz.

Kadın hareketi bile bazı açılardan sorunlu ise sebebi dilin eril olması. Dişil bir iktidar alternatifini bilmemiz için önce eşitliğin sağlanması gerekiyor. Bilmiyoruz, dişillik de erillik kadar tek başına olursa sorun olur mu? Muhtemelen olur. Kekin kabarması için her şeyin birbirine iyice karışması gerekir ya insanlığın da gerçek aklını bulabilmesi için dengeli bir paylaşım modeline ulaşması gerektiğini hissediyorum.

 

“HEP AYNI ŞEYİ YAZIYORUM”

Deli Kadın Hikayeleri’nin sunuşu, “kapıların arkasına saklanmış kadınlar”dan söz ediyor. Beş Sevim Apartmanı’ndaki pencere metaforunu da düşünürsek kadınların kapatılmışlığına dair metinler. İki kitap arasında böyle bir paralellik kurmak doğru mu?

Siz söyleyince onaylayasım geldi. Böyle düşünmemiştim ama. Ev, ev içi de çok uğraştığım bir şey. Deli Kadın Hikayeleri, sadece kadınlarla ilgili değil, erkeklerle de farklı cinsel yönelimi olanlarla da ilgili. İktidar karşısındaki mağduriyeti en iyi temsil eden olduğu için kadın söz konusu. O (kitap), evle, içeriyle ilgili. Ben içeriyi hiç sevmem. Mülkiyet ve mahremiyet, en tehlikeli iki kavram. Nesilden nesile binlerce yıldır devredilir. Bu da hak, hukuk, adalet, eşitlik, namus, aşk gibi içi zehirli değerleri köpürtmeye vesile olur. Evleri, kapalı yerleri, mahremiyeti, girilemeyen ya da yabancı girdiğinde rahatsız olunan hayatları büyük problem olarak görürüm. Mahremiyetin ihlali, birinin sana zorla istemediğin bir şeyi yapmasıdır. Yoksa evine girmesi değildir. Hepimiz birbirimizin evine girmeliydik, orada uyuyabilmeliydik, birbirimizin bahçelerinden atlayarak gidebilmeliydik. Kimsenin birbirini evine sokmadığı bir medeniyet inşa ettik. Bu bana ürkütücü geliyor. Evler sırf kadınlar için değil, erkekler için de korkunç bir yer. Çocuklar için kabus bir yer. Ki ben mutlu bir evde büyüdüm.

 

“GERÇEĞİN KURGUDAN DAHA KORKUNÇ OLDUĞUNU GÖSTEREYİM”

İçeriyi sevmem dediniz ya son roman Başkalarının Tanrısı, dışarıda geçiyor. Kitapların hikayeleri pencerelerden, evlerden başlamış ve sokaklara gelmiş. Böyle bir aks düşündünüz mü?

Hiç düşünmem böyle şeyleri. Bu tür analizlerin ya da bağlantıların başkalarının işi olduğunu düşünüyorum. Ne yaptığımı, bitirene kadar bilmiyorum. Meselem vardır. Batıl inançlar üzerine bir şey yazacağım, diye oturdum, Beş Sevim’in başına. Sonra hikaye gibi yazdım, sonra evi yandı, beş katlı bir apartman oldu. Ben yazmadım, roman kendini yazdırdı, çağrışımlarla. Meseleyi anlatması önemli. Batılın iktidarını, gücünü; rasyonel dünyadan bir doktorun bile kendi hikayesini irrasyonel bir yerden, toplumda çok kabul gören dinler, inançlar, batıllar üzerinden yeniden yaratabilme kudretini sorgulamak. Batılın yersizliğini ya da tehlikesini nasıl yeniden inşa edebilirim? Buna hizmet eden birtakım masallar anlatmak.

Kara masallar…

Haliyle kara oluyor, derdin bu olunca. Benim yaptığım; güzel şeylerin balını emmek ama burnumuzun dibindeki korkunç şeylerin neden olduğunu anlamak için onları yeniden yaratmak. Kötü şeyleri yazıp iyi şeyleri yaşayarak inşa ettiğim bir hayat.

Altı yaşında söylediğiniz şiirin çeşitli kitaplarda açılımlarını görüyoruz.

Tabii, hep aynı şeyi yazıyorum. “Kara kara adamlar, beyaz damlara çıktılar, beyaz damları karaya boyadılar.” Neden çıktılar, neden boyadılar… Hep “neden” sorusu var bende.

Dolapdere kitabının girişindeki Kürt Kediler Çingene Kelebekler, Deli Kadın Hikayeleri’nden bir öykü. Onu Dolapdere’de kullanma fikri nasıl oluştu?

Çünkü o bir Dolapdere hikayesi. Birebir gerçekler yok yazdıklarımda, hep çağrışımlar. Dolapdere’de Rum bir kadın görmüştüm. Yaşlı Rum madam, bakkala, “Dün gece gene odunlarımı çaldılar” diye yakınıyor. Bakkal da “Çingeneler mi Kürtler mi?” dedi. Çok etkilendim. Üç vahşi hayatın içinde tutunmaya çalışan üç yoksulun hikayesi. Birbirlerini aşağıya çekerek tutunmaya çalışıyorlar. Çok farklı şeyler temsil ettikleri halde yoksullukta buluşan… Çingeneler de çalar, Kürtler de çalar ve madama acımazlar. Madama biz de acımayız, Kürtlere de Çingenelere de acımayız, onlar da bize acımazlar.

Yeri gelir madamın dünyası da bize acımaz. Korkunç! Bütün insanlığı anlatan bir hikaye gibi. Biraz ona tutunarak semti ve meseleye bakışımı özetleyen bir hikayeydi.

Heyamola Yayınlarının o semt kitaplarında çıkış noktası, kendi hikayenizin geçtiği yerdi. Nasıl seçtiniz Dolapdere’yi?

Yayınevine dedim ki, çok yer dolaştık, babam subaydı, en biçimlendiğim, en uzun yaşadığım yer Bağdat Caddesi, orayı yazmak istemem. O romantizm beni sevk etmez. Ama lisedeyken anneme, Kalamış’ta yürüyüşe gidiyoruz, deyip Sultanahmet’e geçerdim, Dolapdere’yi gezerdim, Beyoğlu’na giderdim. Dolapdere’ye aşık olmuştum. Beyoğlu’nda yaşamaya başladım, yirmi beş yaşındaydım. Gece gündüz aşağı iniyorum, yukarı çıkıyorum. Biri bana, sakın oraya gitme, derse önce oraya giderim. Dolapdere, o yerlerdendi. Gözümü açtım, radarımdaydı. Ömer Asan’a dedim ki, yazarsam Dolapdere’yi yazarım, anlatacaklarımı anlatmaya değer bulmam gerekiyor.

Kent de kurmacanın içine giriyor, İstanbul hep var metinlerinizde.

Nasıl olmasın? Primadonna. Ben İstanbul’a tutuna tutuna yazıyorum, ona asılarak yazıyorum. O benim çatıyı tutan direk. Onun üzerine inşa ediyorum her şeyi. Çünkü hem bonkör hem rezil, her şey var. Bitmiyor hikayesi. Kötülüğe dair ne anlatmak istiyorsan sana en bol malzemeyle sunuyor. Yazarken içinde debeleniyorum şehrin. Benim öğretmenim. Ondan öğreniyorum neyi nasıl anlatacağımı. İçinde İstanbul olmayan bir şeyi yazar mıyım bilmiyorum.

Gerçek mekanları yazıyorsunuz. Şahbaz’daki üç kapılı han neresi mesela?

Sansaryan. Şimdi otel. En korkunç mekan. Eminönü’nün ortasında, hayatın içinde. Dehşete düşerdim; Eminönü, hayat akıyor etrafından, bu kadar insan… Nasıl o kalabalığın arasında, bir taş binanın bodrumunda o işkenceleri yapabiliriz birbirimize?

Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979 romanı, ’80 darbesinin bir adım öncesini anlatıyor. Önce kronoloji çıkarıp kurguyu gerçek olaylardan seçerek mi oluşturdunuz?

Ona karar verdim. Sahip olduğumuz değerlerden nasıl oldu da gönüllü şekilde vazgeçtik ve aksi yönde bir sisteme kendimizi teslim ettik? Sol ideolojilerle ilgili, “Her şey aptallıktı” deyişin kökünde ne var? Biz neye ikna olduk da bütün dünya kendi bacağına sıktı? Bunu anlamak istiyordum. Dedim ki, en korkunç yıla bir bakayım. Kütüphaneye kapandım. Büyük gazeteleri, 365 günü tararken cinayetler ve tuhaf doğa olaylarıyla ilgili bütün haberleri not ettim, almanak çıkardım. Bir de tarım takvimi vardı gözümün önünde. Ben çok çöpçüyümdür. Eskiciden bir sürü şey alırım, her şeyi biriktiririm, özellikle yazılı şeyler… Bir şey yazacağım zaman onları karıştırırım, bir şeyi çağrıştırır diye. O almanak çok etkileyici geldi bana. Buradan birkaç çarpıcı şey alayım, bir başka paralel takvim oluşturayım, tarım takvimini izlesin, gerçek hayatla kurgu hayat arasında bağ kurayım ve gerçeğin kurgudan daha korkunç olduğunu göstereyim. O 365 gün, sadece 1979, dehşet verici bir roman zaten. Bugün de aynısını yap; kurgu olarak yazdığın sert bir metin asla gerçekten yaşananlardan daha korkunç olamaz. Şahbaz öyle çıktı ortaya.

Her bölüm bir ayda geçiyor. Şahbaz, ölmek üzere olan kadını o ayın meyveleriyle besliyor. Bir yanda hayat var, bir yanda ölüm…

Müthiş. Kapitalizm, faşizm de böyle değil mi? O lezzetlere, Şahbaz’a nasıl ikna oluyoruz, onu anlamaya çalıştım. Birikim’de kitaba ve bana yönelik bir yazı çıktı, zehir zemberek. Kitabı yorumlayan kişi, benim Şahbaz olduğumu, inşa ettiğim kötülüğü kutsadığımı düşünmüş. Yani o da kanmış Şahbaz’a. Ben de tam bunun kitabını yazmışım; faşizme nasıl ikna olduk? “Hayır, solculuk öyle değildir, onun karşısında yenilmiş bir sol yoktur” diyor. Hayır, var. Şahbaz’la kavga ediyor, anlatmışım ben. O kadar mutlu olmuştum ki. O, benim en kıymet verdiğim metindir. Yazdıklarım içinde başka bir yerdedir.

 

“KENDİMİ, YAZDIĞIM ŞEYİN BÜYÜSÜNE KAPTIRMAM”

Kronolojiyi sona koyma fikri başta var mıydı?

Tabii, oradan yola çıktı zaten. Yayınevi istemedi. Ben genellikle editoryal aklı dinlerim ama burada kesinlikle kabul etmedim. O, ikinci okuması kitabın. Korkunç bir hikaye okuyorsun ama almanağı okuyunca başka bir şey okuduğunu fark ediyorsun. Romanı roman yapan mesele, sondaki almanak.

Kurgularda gazetecilik deneyiminiz var mı?

Ondan o kadar emin olamıyorum. “Gazeteci olmayıp direkt yazmaya başlasaydım da gene öyle olurdum”u, çocukken dertlendiğim şeylerden, okuduklarımdan, anladıklarımdan ya da başta bahsettiğim karikatür köşe yazılarından çıkarıyorum. Benim meselem hep buymuş.

Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey romanı bir haberden esinlenme değil miydi?

İsim öyle. Gözaltına alınan bir travestinin sahne adı. Çok sevmiştim o ismi, bir kitapta ve hikayede bonkörce kullandım. Haberler kurmacaya dönüşmüyor. Zaman Dayı, bir iş yaparken bindiğim bir kayıktaki kayıkçının ismiydi. Gazetecilikte biriktirdiklerim üzerinden edebiyatı oluşturuyorum diyemem, öyle bir bağ yok.

 

EDEBİYAT,  YAZARIN ARTİSTİK ALANI

Gazeteciliğin herhangi bir etkisi var mı?

Gazeteci olmasaydım da böyle olabilirdim; çok kolay kıyarım, atarım, “hareket topa” diye bakarım, editoryal yaklaşabilirim. Gazetede, yazına aşık olamazsın. Yerin, anlatacağın şey bellidir, orası gazetecinin artistik alanı değildir. Edebiyat ise yazarın artistik alanı. O alanı rahatça kullanırım, sonra işime geri dönüp kötü kalpli bir editör gibi atarım, keserim, olmazları görürüm. Belki bu, gazetede öğrendiğim bir şeydir. Yazdığın metinlerin hepsi bütüne hizmet etmeyebilir, onu çıkarabilmelisin. Yazarlığın en zor yanıdır bu.

Son olarak bir çocuk kitabı geliyor.

Olacak iş değil! Çocuklarla bir bağım yok, çocuk kitabı yazma hevesim yoktu. Pedagojik kaygılar elimi kolumu bağlar. Çocuklara her şey söylenmeli ki şu rezil dünyaya hazır büyüsünler. Fakat Behrengi uyarlamaları yapasım geldi. Uğraştım, ikna etmedi beni. Gene Behrengi’ye tutunarak vicdan ve adalet duygusu üzerine düşünürken, çocuklar için ne yapabilirim, diye düşünürken çok hoşuma giden bir hikaye buldum. Pamuk Prenses’te avcı ormana gider, prensese kıyamaz, onun yerine bir ceylanın kalbini çıkarıp kraliçeye götürür. Kalpsiz kalan o ceylanın hikayesini yazdım. Nisan gibi çıkacak. Birkaç işi birden yapıyorum. Gergedan kitabımdan üç hikayeyi oyunlaştırıyoruz. Beden tiyatrosu, performans, karışık tekniklerin kullanıldığı enteresan bir şey yapmaya çalışıyoruz. Başladığım bir roman var. Bir Beyoğlu kitabı var, yazamadığım. O kadar hızlı değişiyor ki her şey, bugünün Beyoğlu’sunu yazmak istiyorum.