Bedia Ceylan Güzelce: Korkarım bu çağdan geriye pek bir şey kalmayacak

İlgili Yazılar

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

Prof. Aydın Ayan: Kendi kozamı sabırla ve çalışarak örebildim

Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Prof. Aydın Ayan,...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Gazeteci ve yazar Bedia Ceylan Güzelce, üç romanının ardından 2025’te yayımlanan deneme kitabı Bu Çağın İnsanı’nda; yaşadığımız yılların korkularına, yalnızlıklarına, sevgisizliğine, acımasızlığına bakıyor. Çocuklara, kadınlara, doğaya kıyan; dijitalleşmeyle insanı birbirinden uzaklaştıran, adaleti aratan bu çağı şiirsel diliyle anlamaya çalışan yazarın kitapta da yazdığı gibi; “Vaktinde yükselmemiş her sesin sonu bir felaket…” Güzelce, o sesi yükseltip soruyor: “Sen, bu çağın insanı, sahi nasılsın?”

 

SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

 

Öyle bir çağ ki, “Kimsenin yüzünden okunmuyor hissi, duygusu, neşesi, öfkesi.” Öyle bir çağ ki, “Günaydın demeyen insanların arasından geçiyorsun.” Öyle bir çağ ki, “Adalet yerini buldu, ne büyük, ne güzel bir söz, duymayalı yıllar, belki asırlar oldu.” Gazeteci ve yazar Bedia Ceylan Güzelce, yaşadığımız yılları, son kitabı Bu Çağın İnsanı’nda deneme türünün özgür imkânlarıyla ve şiirsel diliyle sorguluyor. “En zoru da bu galiba, insan kendi devrini yakalamakta zorlanır” diyor kitapta ama Güzelce hiç zorlanmıyor bu çağı yakalamakta. Çocukları, kadınları, hayvanları, doğayı hiç eden; depremiydi, pandemisiydi, yangınıydı, sevgisizliğiydi, dijitalleşmesiydi, bu çağı hasta eden her şeyi bir bir döküyor. Ama kendisinin de vurguladığı gibi bu kitap bir dava dosyası ya da iddianame değil. “Bu kitap, anlamak için ortaya kondu ve belki biraz da ortak meselelerimizi hatırlamak, paylaşmak hatta unutmamak” diyen Güzelce, bu çağa önce dışından, sonra içinden bakıyor. 1950’li yıllardan hayallerle başlıyor; iç konuşmalarla kurduğu metinlerde günümüzün acılarına, yalnızlıklarına geliyor. Çağımızın sorunlarına dair hisleri görünür kılıyor. Çünkü “Bu çağın sorunu bu. Hiçbir şey iki kişinin arasında kalamıyor.”

Elbet ‘50’lerden itibaren o eski yılların da pek çok derdi vardı ama şu anda görüp yaşadıklarımız, etimize en çok batanlardır. Yıllarla katlanarak, çığa dönüşerek bugüne ulaşmışlardır. Onlar ne mi? Fazla söze ne hacet? Katliam ortak paydasında toplanabilen, doğasıyla insanıyla dünyadan koparılan hayatlar… Ayrıca yapay zekâyla, dijitalleşmeyle, ekran bağımlılığıyla sosyal ve fiziki yaşamdan koparılan hayatlar… “Her şey boş demenin içi hiç bu kadar dolu olmamıştı” diyor yazar. Yazmayıp da ne yapalım, dedirtiyor. Hani bu çağda bunca acıyı görmeseydik, yaşamasaydık Güzelce’nin kitabın ilk denemesinde yazdığı gibi “Küçücük, çok tatlı bir hayatımız olurdu.” Olamadı, yazdık. Çünkü yine yazardan ödünç cümleyle; “Vaktinde yükselmemiş her sesin sonu bir felaket…”

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümü mezunu Bedia Ceylan Güzelce, çocukluğunda babasının karavanıyla Türkiye’yi gezerken başladığı yazı macerasını, gazetecilik ve yazarlıkla hayat tarzına dönüştürdü. Gezi ve coğrafya dergilerinde muhabir ve editör olarak çalışan, televizyonlarda kültür sanat programları yapan, senaryo ve tiyatro oyunları yazan Güzelce, halen Kafa dergisinde yazıyor, Kafa TV ve Kafa Radyo’da programlar hazırlayıp sunuyor. Hafta içi her sabah yaptığı Bedia ile Güzel Şeyler radyo programında, bu dünya ile sevgi bağımızı yeniden kuralım diye sadece güzel şeyleri konu ediniyor. Edebiyata şiir ile başlayan yazarın deneme, öykü ve romanları bu şiirsellikle örülüyor. Tarihe olan merakını kurmacaya dönüştüren Güzelce’nin, iki kirpinin gözünden Otlukbeli Savaşı’nı anlattığı, 2011’de yayımlanan 1473 adlı ilk romanı, Kingston Unvercity Press tarafından yayımlanan ilk çeviri eser oldu. Nuh Tufanı’na, Babil’e gittiği ikinci romanı Göğün Bütün Çeyrekleri 2015’te Doğan Kitap’tan çıkmış, 2023’te Çınar Yayınlarınca basılmıştı. İstenmeyen çocuk olarak büyüyen kadın kahramanın hikâyesini sorgu odasından anlattığı üçüncü romanı Soyka, Çınar’dan 2018’de çıkmıştı. Üç romanın ardından Bu Çağın İnsanı adlı deneme kitabı, 2025’te Çınar Yayınları tarafından yayımlanan Güzelce ile bir “güzel söz söyleme sanatı” olan edebiyatını konuştuk.

 

“YAŞADIĞIM DÖNEMİ ANLAMAYA ÇALIŞIYORUM”

Bu Çağın İnsanı, ilk deneme kitabınız. Kafa dergisindeki kimi yazılarınız da yer alıyor. Üç romandan, çokça dergi yazısından, televizyon, radyo ve belgesel metinlerinden, senaryo ve oyundan sonra deneme kitabı çıkarmanızı, bu çağa dair fikirlerin zihninizden taşması olarak yorumlayabilir miyiz?

Bir yazar olarak içinde yaşadığım dönemi anlamaya çalışıyorum, bu anlama gayreti beraberinde bir söz söyleme isteği getiriyor. Bu kitabı, yaşamakta olduğumuz bu çağa dair bir söz söyleme ihtiyacı olarak yorumlayabiliriz.

 

Kitap 1950’lerle başlıyor, 1970’ler, 1990’lar ve günümüzle sürüyor. Özellikle ‘50’ler ve ‘70’lerde Türkiye’deki hayatın yansımaları yoğun. Dünyaya geç gelmişlik hissiyle mi yazdınız?

Dünyaya geç gelme hissi değil, yazmanın size sunduğu imkânlar vardır. Bunlardan biri de hayal kurmak, ihtimalleri kurgulamak, sonsuz bir geçmiş ya da gelecekte, asla yaşanmamış bir şimdi’de siz bu ihtimalleri bir kurguya oturtursunuz, bu da yazmanın sunduğu bir nimet. Daha çok böyle bir arayışla yazmış olabilirim.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümü mezunu Bedia Ceylan Güzelce, çocukluğunda babasının karavanıyla Türkiye’yi gezerken başladığı yazı macerasını, gazetecilik ve yazarlıkla hayat tarzına dönüştürdü.

İlk bölümler bir hayal üzerine kurulmuş. Daha ikinci cümlede var olduğunu düşündüğümüz birinin sonra hayali bir sevgiliye dönüştüğünü okuyoruz. Bu da kitaba başlangıçta denemeden ziyade kurmaca havası veriyor. Kitabın bu yanıyla da bir “deneme” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorum tabii, sadece düşünmek değil, bu kitap benim deneme metinlerimin bir derlemesi. Yani benim ne düşündüğümden çok türün tanımı ile ilgili. Her metin, kendi içinde başlayıp bitiyor, siz belki okurken onları bütünlemek istemişsinizdir, ona elbette bir şey diyemem, mutlu olurum. O hayali sevgili diye konumladığınız karakter ise kendimiz, iç sesin kendiyle bir sohbeti, kendinle konuşmalar.

 

Pandemi, Kartalkaya yangını, çocuk cinayetleri, deprem gibi günümüzün felaketlerini, sosyal medyayı, dijitalleşmeyi, bireyselleşmeyi, yalnızlığı yazıyorsunuz. “Bir kitap yazalım ama kime?” diye de soruyorsunuz. “Yazıyoruz ama ne çare?” hissiyle mi yazıldı bunlar?

Yazıyoruz ama ne çare diye düşünmedim, bu bir deneme kitabı, bir dava dosyası ya da bir iddianame değil, bu kitap sizin kast ettiğiniz anlamda çareler aramak için değil, anlamak için ortaya kondu ve belki biraz da ortak meselelerimizi hatırlamak, paylaşmak hatta unutmamak.

 

Kimdir bu çağın insanı?

Hepimiz, siz, ben. Bugünü yaşayan herkes bu çağın insanı. Soru soran, yanıt arayan, etrafında olup bitene dair neden sonuç ilişkisi kurmak isteyen herkes.

 

“Ben giderim, bu çağ kalır” cümlesi beni epey düşündürdü. Kitabın girişine aldığınız cümleyi, “Her şey boş demenin içi hiç bu kadar dolu olmamıştı”yı da eklerseniz bu çağdan geriye neler kalacak dersiniz?

Korkarım pek bir şey kalmayacak. Dünya değişiyor ve hatta sanırım değişti, bunun sancılarını çekiyoruz, çağın yanı sıra bizden geriye ne kaldı, onu da düşünmek gerek.

 

Kitabınızı okuduğum sırada Sezen Aksu’nun Paşa Gönül Şarkıları albümü çıkmıştı. Okuyup dinledikçe kitaptaki bazı bölümlerin bazı şarkılarla nasıl da iç içe geçtiğini düşündüm. Albüm üzerine yazdığım bir gazete yazısına doğal olarak kitabınız da dâhil oldu. Bu çağrışım sizde yeni çağrışımlar yaratır mı?

Ben zamanın ruhuna inanırım. Ne kadar mutlu etti sözleriniz ve böyle düşünmüş olmanız, teşekkür ederim.

 

İlk kitabınız 1473 romanınız için savaşı başka türlü görme biçimi diyebilir miyiz? 1473’ü iki kirpinin gözünden okuyoruz. Kirpiler oklarını sadece kendilerini korumakta kullanıyor. Turgut Uyar’ın “Tanrınız büyük amenna” deyişi gibi siz de “Oklarınız var amenna ama bakın kirpilere, savaşmayabilirsiniz de” diyor gibisiniz…

Edebiyat bize başka bir açıdan bakabilmek konusunda rehberlik eder. 1473 de iki kirpinin gözünden bakmayı öneriyor, bu yanıyla farklı bir anlatım biçimine sahip, ayrıca yazan olarak zorlayıcı ve kendimi görme, sınama imkânı verdi bana. Oklar meselesine gelince, hepimizin kendini bir biçimde savunma mekanizması var, keşke hiçbir varlığın kendini savunması gerekmeseydi.

Güzelce’nin 2011’de yayımlanan 1473 adlı ilk romanı, Kingston Unvercity Press tarafından yayımlanan ilk çeviri eser oldu. Nuh Tufanı’na, Babil’e gittiği ikinci romanı Göğün Bütün Çeyrekleri 2015’te Doğan Kitap’tan çıkmış, 2023’te Çınar Yayınlarınca basılmıştı. İstenmeyen çocuk olarak büyüyen kadın kahramanın hikâyesini sorgu odasından anlattığı üçüncü romanı Soyka, Çınar’dan 2018’de çıkmıştı. Üç romanın ardından Bu Çağın İnsanı adlı deneme kitabı da, 2025’te Çınar Yayınları tarafından yayımlandı.

Düzyazıda, şiirin imgelerle yüklü, art alanı zengin, melodik ritmini korumaya özen gösterdiğiniz görülüyor. Soyka romanında başkarakter, “Bu benim hikâyem” tekrarlarıyla ve belli kelimelerden yola çıkarak hayatını anlatıyor. Şiir, metinlerinize nasıl sızıyor?

Şiir ve müzik benim için hep var yani özellikle ya da sonradan eklenen bir unsur değil, yazmaya şiirle başladım, bu da elbette bir biçimde sirayet ediyor.

 

Göğün Bütün Çeyrekleri romanınız da tarih içeriyor. Yaşlı Adam, Babil Dönemi’nden geliyor. Neden o döneme döndünüz?

Nuh Tufanı, tarihin muazzam bir bilmecesi. Okumaktan keyif aldığım, araştırmaktan mutlu olduğum bir bilmece. Bir romanımın içinde bu döneme ve bu meseleye yer ayırmak istemiştim. Hem karakterin yapısı hem de hikâyenin katmanları beni o döneme kadar götürdü.

 

Arkeoloji eğitimi almanız, tarihe ilginiz ve gazetecilik deneyimleriniz edebiyatçılığınızı nasıl etkiledi?

Arkeoloji eğitimi almak ve gazetecilik yapmak yazma sürecimi her zaman çok besledi. Gazetecilik, bir yazarın keşif duygusunu besler ona yeni görme biçimleri kazandırır. Arkeoloji; estetiğin, felsefenin, sanatın serüvenini açıklaması bakımından önemli katkılar sundu, sunmaya da devam ediyor.

 

Soyka romanınızda da Göğün Bütün Çeyrekleri’nde de sevgi-sevgisizlik, temel bir mesele olarak öne çıkıyor. Deneme kitabınızda hayali bir sevgiliye aşk mektubu niteliğinde metinler var. Bu çağın insanını duyarsız, çaresiz, yalnız, acımasız yapan sevgi sorunu mu?

Kesinlikle öyle. Bir ömrü birlikte yan yana geçirip birbirine temas etmeyen insanlar, hayatlar var. Sevgisizlik, tahammülsüzlük de cabası, birey olacağım derken acımasız varlıklara döndük.

 

Medyanın dijitalleştiği, basılı yayınların biteceği söylenen bir çağda uzun süredir Kafa dergisinde yazıyorsunuz. Basılı dergide yazmanın farkı ne sizce?

Kafa dergisi, bir nefes alanı, hem yazan hem okuyan için. Benim açımdan basılı ya da dijital fark etmiyor, yer aldığım mecrada özgürce yazabiliyor muyum, önemli olan bu.

 

Yazmaya deneme ve şiirle başlamışsınız ama denemelerinizi yeni kitaplaştırdınız, şiirlerinizi de yayımlatmayı düşünüyor musunuz?

Şiirlerim bir dosya olarak duruyor, belki bir gün…

 

Çok özel olmayacaksa isminizle ilgili bir sorum var. İki adınız var ancak kendinizden bahsederken Bedia’yı tercih ediyorsunuz. Kelimeler üzerinden iz sürmeyi seven bir yazar olarak Bedia’nın “eşsiz güzellikte” anlamının soyadınızla uyumu, bu tercihinizde etkili mi?

Bedia babaannemin ismi, bir aile mirası. Ailemde hep bu ismim kullanıldığı için sanırım daha çok benimsedim. Anlamından çok sesiyle ve alışkanlıkla ilgili bir tercih.