Kişisel deneyimleriyle toplumsal olayların derin izlerini eserlerinde güçlü bir anlatıyla sunan Eda Gecikmez, sanatın yalnızca estetik bir ifade biçimi değil, aynı zamanda bir dönemin, bir coğrafyanın ve bir toplumun sesini duyurma biçimi olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
SÖYLEŞİ: MİNE BİCAN
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Sanat hem bireysel bir ifade biçimi hem de toplumsal dönüşümün bir aracı olarak her dönemde büyük bir rol oynuyor. Her sanatçı, kendi içsel dünyasında ve evresinde şekillenen bir dil yaratıyor; bu dil, sadece bireysel bir deneyimin ifadesi olmakla kalmıyor, aynı zamanda toplumun nabzını tutuyor, zamanın ruhunu yansıtıyor. Sanat çalışmalarını Ankara ve İstanbul’da sürdüren Eda Gecikmez ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, sanatın gücünü ve zorluklarını derinlemesine keşfetmek adına önemli bir fırsat sunuyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde lisans eğitimini tamamlayan, Yıldız Teknik Üniversitesinde sanat tarihi yüksek lisansı yapan ve Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde gördüğü doktora eğitimini geçen yıl tamamlayan Eda Gecikmez, sanatını bedeni, mekanı, zamanı ve toplumsal gerçeklikleri sorgulayarak inşa ediyor. Feminist ve sürrealist bir bakış açısıyla oluşturduğu eserlerinde kişisel ve kolektif hafızayı bir araya getiriyor. Sanat pratiği ve yaratım sürecindeki ilham kaynakları üzerine yaptığımız bu sohbet, yalnızca bir sanatçının yaratım yolculuğunu değil aynı zamanda toplumsal yapılar ve bireysel direnişi de sorgulayan bir bakış açısını ortaya koyuyor.

Güzel sanatlara olan ilginiz nasıl başladı? Sizi bu alana çeken belirli anlar veya kişiler var mıydı?
İstanbul Köy Hizmetleri Anadolu Lisesi mezunuyum. Lise resim hocamız Emine Günay Umur’un verdiği resim eğitimi, çocukluğumdan beri öne çıkan sanata olan yeteneğimi iyice keşfetmemi sağladı. Aslında avukat olmayı planlıyordum ama rol model olarak gördüğüm yine avukat olan eniştem beni bir kenara çekip “Adalet olmayan yerde neyin hukukunu okuyacaksın, yok mu gönlünden geçen başka bir meslek?” deyince bende taşlar yerine oturdu ve o cesaretle güzel sanatlar eğitimi almaya karar verdim. Okul yönetimi tabii çok iyi karşılamadı bu durumu, notları iyi olan bir öğrenciydim ve üniversite sınavlarında benden derece bekliyorlardı. Vazgeçirmeleri için ailemle bile görüştüler.
EĞİTİMDE CİNSİYETÇİLİK SORUNU
Aileniz nasıl karşıladı bu kararınızı? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar veya sizi motive eden unsurlar nelerdi?
Ailem kararıma saygı duyup üzerimde hiçbir baskı yapmadı. Babam güzel sanatlar eğitiminin sonunda öğretmen olup olamayacağımı sormuştu, ben de “İstersem olurum” demiştim. Babam evlenince zaten kocamın bana bakacağını söylemişti. Erkek olsam izin vermeyecekmiş yani. Onun cinsiyetçi tavrı işime yaramıştı. Eğitimim süresince en çok beni yoran şeyin yine bu cinsiyetçilik olduğunu söyleyebilirim. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde hocaların kadın öğrencileri ciddiye almaması hatta hor görmesi çok yaygındı. Bir keresinde başarılı çıktığım bir sınav sonrasında profesör bana, “Size böyle eğitim veriyoruz ama yarın öbür gün evlenip gideceksiniz’’ diye hayıflanmıştı. Evlenip hele bir de çocuk sahibi olduysan senden sanatçı olmaz anlayışı hakimdi. Bu gibi durumlar hem bir zorluk hem de motivasyon kaynağı oldu benim için. Lisans eğitimi sırasında bir yıl İspanya Valencia Politeknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde okumak sanata bakış açımı değiştirdi. Bu yüzden lisanstan mezun olur olmaz Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Bölümü yüksek lisans programına kaydoldum. Burada Ali Artun, Seza Sinanlar Uslu ve İnci Eviner gibi isimlerden dersler alarak güncel sanata ve teorisine ait bakışım gelişti ve ilk kolaj ve resim çalışmalarımı gerçekleştirmeye başladım. 9 yıllık uzun yüksek lisans süreci ilk kişisel sergimle başlayan sergilerin yanı sıra davet edildiğim sanatçı misafir programları ile devam etti. Aynı süreçte Beyrut Ashkal Alwan Plastik Sanatlar Derneğinin gerçekleştirdiği Home Workspace isimli 9 aylık sanat eğitimi programına katıldım. Döner dönmez tezimi verip mezun oldum. 2024’te de Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde doktoramı tamamladım.

200 x 350 cm, 2016. Görsel: Rıdvan Bayrakoğlu
FEMİNİST VE SÜRREALİST GELENEKTEN BESLENEN GÖRSEL DİL
İlham aldığınız kaynaklar ve konulardan konuşmak isterim. Sanat pratiğiniz hangi temellere dayanıyor?
Resim, çizim, kolaj ve performans gibi mecralardan yola çıkarak çeşitli failler aracılığıyla şekillenen, parçalanan ve yeniden üretilen bedenler ve mekanları araştırıyorum.
Feminist ve sürrealist gelenekten beslenen bir görsel dil kullanırken tarihsel, metinsel, gündelik, mitik ve politik olanı birbirinden ayırmadan aralarında oluşan ilişkilerin izini sürüyorum. Bunu yaparken gündelik hayatta etrafımızı sarmalayan imgelerden yola çıkıyorum. Bu anlamda kolaj tekniği, çalışmalarımın temelini oluşturuyor.
Yaratım sürecinizin en belirgin aşamaları neler? Fikirden esere geçişte neler yaşanıyor?
Her türlü mecradan sürekli biriktirmekte olduğum görseller, o sırada düşünsel olarak üzerine yoğunlaştığım konuya göre şekil almaya başlıyor ve sonucunda meselem her neyse onu tartışmaya açacağım bir alan yaratıyor. Bu sürece örnek olarak Master Plan isimli çalışmamdan bahsedebilirim. Bu resmi yapmama sebep olan şey, İstanbul Kartal’da yaşanan korkunç kentsel dönüşüm projeleriydi. Babaannemle dedemin kendi elleriyle inşa ettiği müstakil bahçeli evde büyümüş biri olarak büyük hızla ve radikal bir şekilde değişen manzarayı görmek son derece tedirgin ediciydi. Çocukluğumda uçurtma uçurup özgürce oyun oynadığımız, ot topladığımız alanlar alışveriş merkezi ya da rezidanslara dönüşüyor, normalde denizi ve adaları görebilecek bir yükseklikte olmamıza rağmen gökyüzünü bile göremez hale geliyorduk. Bir gün uyandığımızda gazetede koca bir rendır alınmış proje görseli gördük. Öğrendik ki star mimar Zaha Hadid, İstanbul Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezinin organize ettiği yarışmayı kazanmış. Bu proje bölgede yaşayan insanların yaşam pratikleri göz önüne alınmadan tasarlanarak sermaye odaklı uygulamalar üzerinden tanımlanan bir kent kimliğini gözler önüne seriyordu. Hadid’in kent manzarası simülasyonunu gerçeküstücü bir yaklaşımla yeniden yorumladığım bu resimde, parçalanmış beden kesitleri pornografik bir dönüşüme işaret ediyor; iktidarın güdümüyle bir fetiş nesnesi haline gelen inşaat sektörüne, bedenin pornografik dönüşümüyle yanıt vermeye çalıştım. Çalışmayı tıpkı dönüşüm alanlarının kaplandığı brandalar gibi mekana astım. Eseri görebilmek için izleyici bu barikatvari yapının etrafında dönmek, içine girmek ve öteki tarafına geçmek zorunda kalmıştı.

55 x 55 cm, 2024
YAMALI BÜTÜNSELLİĞİN GÖRSEL KARŞILIĞI
Üretimlerinizin malzemelerini ve konularını belirlerken nelerden etkileniyorsunuz? Bu süreç nasıl gelişiyor? Bir projeye başladığınızda malzemeler mi önce gelir yoksa fikirler mi?
Hemen herkes gibi ben de yaşadığım çevreden, soluduğum havadan, ülke gündeminden, dünya dertlerinden etkileniyorum. Bir çalışma bazen çok kişisel bir yerden çıkabilirken toplumsal bir meseleden de doğabiliyor. Açıkçası bunları da birbirinden pek ayırmıyorum. Hatta öyle ki sadece insanları değil, diğer canlıları, nesneleri, mekanları, coğrafyaları ve hatta farklı zamanları birbirine örülü ve gömülü bir şekilde görüyorum ve tam da o yamalı bütünselliğin görsel karşılığını arıyorum. Benim için yaptığım çalışmanın sergileneceği alan ve kuracağı ilişkiler tüm süreci etkiliyor. Konu ve sonrasında o konuyu en iyi şekilde ele alabileceğim malzeme şekilleniyor.
Eda Gecikmez nerede üretiyor? Çalışma mekanınızın sanatsal üretiminize nasıl bir etkisi var? Atölyenizde geçen zamanın yaratımınıza katkıları neler?
Atölye, üretimin fiziksel boyutu için vazgeçilmez bir mekan benim için. Ama gittiğim her yerde kendi alanımı yaratma konusunda da becerikliyimdir. O anlamda nerede olsa çalışabilirim.
Ankara’daki sanatsal üretim sürecinizi nasıl anlatırsınız?
Doğma büyüme İstanbullu biri olarak son dört yıldır Ankara’da ikamet ediyorum. Pandeminin hemen öncesinde Galeri Nev’in davetiyle bir süreliğine misafir olarak gelmiştim. Galeri eski adresi olan Gezegen Sokak’taki mekanını atölye yapmam için bana vermişti. Amacımız Tarlabaşı’ndaki küçük atölyeme sığdıramayacağım büyük tuvallere resimler yapmaktı. Bu düşünceyle İstanbul’daki atölyeyi kapatıp Ankara’ya geldim ve bir iki ay sonra karantina dönemi başladı. İşler pek de planladığımız gibi gitmedi yani. Sağlıklı bir şekilde geri taşınmak için ikinci yılın sonunu bekledim ve o sırada Ankara’da başka bir eve taşındım. İstanbul’da hiçbir zaman sahip olamadığım genişlikte bir eve. Ailemden ve arkadaşlarımdan uzakta kalmak dışında oldukça üretken ve huzurlu vakit geçirdiğimi fark edince ve ekonomi gittikçe battıkça geri dönmeyi erteledim.
Şu an her iki şehir arasında gidip gelmeli bir şekilde çalışmaya devam ediyorum.
Ankara’nın sanat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?
2014’ten beri Ankara’da sergilere katılıyorum ve son dört yıldır aktif bir şekilde sanat ortamının içinde yer alıyorum. İlk günden beri buradaki sanat izleyicisi beni oldukça etkilemiştir. Bu anlamda bu kentin çok büyük potansiyel taşıdığına inanıyorum ama etkinlikleri çok kısıtlı buluyorum. Türkiye’nin en eski ve en başarılı galerilerinden ikisi olan Galeri Nev ve Siyah Beyaz Galerinin Ankara’da bulunmasına, çok sayıda sanatçının, yazarın veya entelektüelin Ankaralı olmasına rağmen kentin sanatsal olanakları yok denecek kadar az. Bu açığı bireysel çabalarla kapatmaya çalışan genç bir kitlenin varlığı bana çok umut ve ilham veriyor.

ANKARA’NIN SANAT İZLEYİCİSİ BENİ ÇOK ETKİLİYOR
Şehirdeki sanat mekanları ve aktörlerle ilgili düşünceleriniz neler?
Ka Görsel Kültür ve Sanatsal Düşünce için Mekan, Yermekan İşbirlikçi Sanat Alanı, Dou Printstudio İşbirlikçi Litografi Atölyesi, Unite Ortak Mekan ve Urban Walks Ankara gibi oluşumları çok yakından takip ediyorum. Sadece Ankara değil, Türkiye çapında etkili olan bu çalışmaların daha uzun soluklu ve derinlikli olması için desteklenmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Bu mekanların aktif yürüttüğü çalışmaların aksine bir iki tanesi dışında çoğu müzenin atıl kaldığı düşüncesindeyim. Mesela Devlet Resim ve Heykel Müzesi, İstanbul’daki kardeşi gibi daha görünür ve de aktif olmalı. Bir diğer mesele de Ankara’da, Eskişehir’deki Eldem Sanat Alanı gibi büyük sergilere ve projelere yer sahipliği yapacak vizyonda bir mekanın olmayışı. Birçok serginin Ankara’ya gelememesinin sebebi bu mekansızlıktan kaynaklanıyor. Belediyenin sergi salonları hem ekipman hem de organizasyon olarak çok yetersiz ve de etkisiz. Onca güzel sanatlar, mimarlık ve tasarım fakültesi öğrencisi ve çok değerli hocalarının emekleri daha fazla desteklenip görünür hale getirilebilir.Tüm bunların eksiliği başta bahsettiğim özverili ve samimice sanatı takip eden izleyiciye bir haksızlık olarak görüyorum.
Ankara’da sanat yapmak sizce ne anlama geliyor? Şehirdeki sanatçı dayanışması veya sanatsal etkileşimler hakkında ne düşünüyorsunuz?
İstanbul’un sıkışmış ve de piyasaya angaje olmuş sanat ortamından sonra burada çalışmak bana çok iyi geldi. İnsanların birbirine vakit ayırabilmesi ve samimi diyaloglar kurması ortaklaşmaya çok ortam sağlıyor. Farklı alanlardan insanların karşılaşma olanakları daha yüksek. Bu da belli çıkarlar uğruna kurulan sahte birlikteliklerden ziyade daha kendiliğinden ve sahici bağların oluşması anlamına geliyor. İstanbul’da bu gibi ortamlar yok demiyorum tabii ki. Orada dahil olduğum sanatçı dayanışması ve arkadaşlık, güç aldığım en büyük kaynaklardan biri. Ama şehir içinde birbirimize vakit ayırmak ve bir araya gelmek gittikçe zorlaşmış durumda. Bunun en büyük sebebi de ekonomik sıkıntılar ve heyecanını kaybetmiş sanat ortamı. Ankara’da ise hala bireysel çabalarla sürdürülen sanat inisiyatifleri ve şehrin merkezinde atölyesini tutabilen sanatçıların varlığı devam etmekte. Kentin boyutu da Türkiye’nin dört bir yanından gelen öğrenci kitlesinin sanatsal etkinliklere katılımına olanak sağlıyor. Aynı zamanda büyükelçilikler de giderek daha fazla etkinlik yürütme çabasında. Tüm bunlar sanatsal etkileşimi bireysel ölçekte verimli kılıyor.

12 Aralık’ta Galeri Nev’de açılan Kök ve Temel isimli son serginizden de söz etmek isterim. Serginin çıkış noktaları neler oldu? İzleyenle nasıl bir temas halinde olacak işler?
Bu sergi özetle hayat verenler, hayatta kalanlar ve hayatta kalmaya direnenlerin hikayelerini bir araya getiriyor. Serginin çıkış noktasını, Yozgatlı anneannemin torunlarına kendinden bir hatıra bırakmak için yaptığı patchwork seccadeler oluşturuyor. Bu seccadeler biri diğerine benzemeyen renkleri ve boyutları ile birer kolaj niteliğinde. Bunları daha önce 3. Mardin Bienali’nde, anneannemin 16 yaşında zorla evlendirilmesi, üzerine kuma getirilmesi, ilk çocuğunun ölümü ve yaşadığı aile şiddeti hikayesini anlattığı gizli çekim videoyla sergilemiştim. Ankara’ya taşındığımdan beri belki pandeminin etkisiyle belki de buranın anneannemin göç yolu üzerinde olması ve annemin burada doğması nedeniyle kökler üzerine çokça düşünür oldum. O sırada, okuduğum feminist ve posthümanist metinler anneannemin hikayesini bu coğrafyada yaşanan diğer insan ve insan olmayan canlıların hayatta kalma hikayeleriyle birlikte düşünebileceğimi gösterdi. Böylece patchwork seccadeler gibi birbirine yamalanarak genişleyen bir görsel anlatı oluşmaya başladı. Bunların arasında yangından kaçan bir kelebeğin itfaiyecinin elinden su içmesi, Cumartesi Anneleri, Boğaziçi Üniversitesi direnişi, Hataylı depremzedelerin yerinde kalma mücadelesi ve queer direnişi sayılabilir. Bu birbirine bağlanan görsel anlatı, aynı zamanda bir karşı hafıza oluşturma niyetinde. Sergiyi birlikte gezme ve konuşma fırsatımız oldu. Burada ben de sizin düşüncelerinizi duymak isterim.



Kök ve Temel’in kurgusunu çarpıcı bulduğumu belirtmek isterim. Gerek içerik gerek sergileme açısından galeriye girer girmez insanın zaman algısı kayboluyor. İnsanın zihninde zamanın o an neye karşılık geldiğini kestirmesi zorlaşıyor. Hem geçmişte oluveriyorsunuz hem de bugünde. Dört adet duvar yüzeyinde göz gezdirdiğimde pek çok işinin, zamanın belirgin kırılma noktalarına flashback yaptığını görüyorum. Hem sergi üzerine düşüncelerimi dile getirme fırsatı verdiğiniz için hem de bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.
