Ankara Devlet Opera ve Balesinde uzun yıllar rejisörlük yaptıktan sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Koordinatörü olan Figen Ayhan, Anadolu ve Başkent üniversiteleri konservatuvarlarında 13 yıl eğitimcilik yaptı. Sanat eğitiminde farklı branşların önemini vurgulayan Ayhan, “Sadece sanat eğitimi değil, başka disiplinlerden de beslenen bir uğraşı içindeyim” diyor.
DOSYA: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinin ardından Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesinde rejisörlük okuyan Figen Ayhan, Ankara Devlet Opera ve Balesinde uzun yıllar rejisör olarak görev yaptı. Eğitmenlik de hemen ardından geldi. 10 yıla yakın Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Şan Bölümünde sahne hocalığı yapan, 3 yıl Başkent Üniversitesi Devlet Konservatuvarında temel sahne bilgisi ve oyunculuk dersleri veren Ayhan, pek çok operaya imza attı. 2021’den bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı Koordinatörü olarak çalışan Ayhan, farklı disiplinlerde aldığı eğitimi ve sahne deneyimini, eğitmenliğiyle bütünleştirmiş. “Siyasi tarih, sosyoloji, psikoloji, iletişim… pek çok birikimin oluşturduğu bakış açısına ihtiyacımız var. Kendi alanım için sadece sanat eğitiminin yeterli olmadığını düşünüyorum” derken eğitimin senfoni besteletmeyeceğini ama o bilgiler olmadan da beste yapılamayacağını söylüyor.
Rejisörlük eğitiminde opera, tiyatro, müzikal ayrımları olmadığını belirten Fiğen Ayhan’dan, Türkiye’de rejisörlük eğitimi alan çok az kişi olduğunu öğreniyoruz. Konservatuvar bitirmediği halde hayranlıkla izlediği rejisörlerin farklı disiplinlerde eğitim aldığını söylerken, “Kendi alanım için sadece sanat eğitiminin de yeterli olmadığını düşünüyorum” diyor.
Eğitimde gördüğü eksikleri ise, “Öncelikle teknik donanım eksik; sahneler, enstrümancılar için çalışma odaları yetersiz. Bir diğer önemli eksiklik, eğitimciler…” diye sıralıyor.

“MELODİLERİ SANAT YAPITINA DÖNÜŞTÜREN, EĞİTİMDİR”
Sanat, eğitim ve sanat eğitimi kavramlarını nasıl tanımlıyorsunuz?
Tarkovsky’ye sığınacağım, bu konudaki fikirlerimi şekilleyen temel cümle bu: “Dünya mükemmel olmadığı için sanat var.” Hemen hemen bütün tanımlamaların nüvesi, yaratıcılık ve hayal gücü. Yaratıcılığı tetikleyen bir düşüncenin varlığından da söz etmek gerekir. Sanat tarihinin başlangıcından bahsederken mağara duvarındaki o resim referans gösterilir. Bence resmi yapmadan önce o avı anlattıkları bir mimesisten, belki danstan hatta ritimden de söz etmek mümkündür. Bu da onun, basitçe bir anlatma çabası olduğu fikrine götürür bizi. Bir de özgünlük meselesi var; sanatçının düşüncesini somutlayan bir nesneden bahsediyor olmalıyız. Bu da özgün bir form, estetik bir duruş kavramlarını getiriyor. Kişinin düşüncesinden tetiklenen bir yaratıcılığın özgün bir formla ifade bulması diye toparlayabilirim. Sanat eğitimi de düşünceyi geliştiren, olgunlaştıran bilişsel süreçte ve formu estetik tanımı oluşturan teknik bilginin edinilmesi sürecinde bir anlam ifade ediyor.
Sanat eğitimi ne için vardır ve ne kadar mümkün olur?
Temelde eğitimin amacı, soru sorma, cevap arama ve ifade edebilme becerilerini geliştirmek olmalı. Müzik formlarını, kontrpuanı, müzik tarihini, müziğin matematiğini… Bunları bilmek bir senfoni besteletmez ama onlar olmadan da besteleyemezsiniz. İçinizdeki o melodiler, o duyuş eğitimden kaynaklanmıyorsa da onu dört bölümlük bir senfoniye, operaya, konçertoya yani sanat yapıtına dönüştüren, eğitimin kendisidir. Bir rejisör olarak sadece sanat eğitimi değil, başka disiplinlerden de beslenen bir uğraşı içindeyim. Siyasi tarih, sosyoloji, psikoloji, iletişim… pek çok farklı birikimin oluşturduğu bakış açısına ihtiyacımız var. Bu birikim, neyi nasıl söylediğini yani özgün formu, estetik dili de belirleyen, yoğunlaştıran bir şey. Yani kendi alanım için sadece sanat eğitiminin yeterli olmadığını düşünüyorum. Günceli de çok iyi takip etmek gerek. Bunun için güzel sanatlar, konservatuvar eğitimi şart mı, derseniz bugün geçerli değil ya da en azından tek seçenek değil. Ülkemizde sahne sanatlarında rejisörlük eğitimi almış çok az insan var. Bununla birlikte hayranlıkla takip ettiğim, çok başarılı işlere imza atmış çok rejisör de var. Konservatuvar bitirmemiş ama bir ustayla çalışmış ya da sahne sanatlarıyla bağlantılı eğitimlere, süreçlere katılmış olduklarını görüyorum. Başka bir disiplinde eğitim görenlerin işlerinde başka bir bakış açısı olduğu da açık. Benim işlerimde iletişim formasyonunun derin etkisi var.
Güzel sanatlar fakültelerinde ve konservatuvarlarda eğitimin sorunları nelerdir?
Öncelikle teknik donanım eksik; sahneler, enstrümancılar için çalışma odaları yetersiz. Bir diğer önemli eksiklik, eğitimciler… Sanat eğitiminin biraz da usta çırak ilişkisiyle gerçekleştiği düşünülürse nitelikli hoca, eğitimin temeli.
Mali koşullar, YÖK müktesebatının teorik dersler odağında kurgulanması; genelde sanat, özelde konservatuvar eğitiminin pratik dersler ağırlıklı olması da sorun. Kadrolu hocaların ders ağırlığının kotası olması, derslerin çoğunun aynı eğitimciler tarafından verilmesine neden oluyor. Akademik formasyondaki eğitimcilerle meslekte deneyim sahibi eğitimciler dengeli olmalı. İkisi de sanat eğitiminde farklı nosyonlara sahip zira. Farklı yiğitlerin yoğurt yiyişiyle karşılaşmak öğrenci için önemli.

“ENTELEKTÜEL DONANIM GÜÇLENDİRİLMELİ”
Rejisörlük alanında Türkiye’de üniversite eğitiminin ayrışan ve benzeşen yanları nelerdir? Devlet Opera ve Balesinde de eğitim veriliyor mu?
Türkiye’de rejisörlük eğitimi veren bir lisans programı yok. Birkaç yüksek lisans programı var ancak bu röportaj için araştırdığımda gördüm ki çoğu açılmamış hatta bir devlet konservatuvarında program var; opera rejisörlüğü dersini bu konuda fikri olmayan, hiç opera yönetmemiş biri veriyor görünüyor. Bu, kesinlikle eğitim değil! Devlet Opera Balesinde şancılar, enstrümancılar, şefler için bazen yapılan masterclass çalışmaları oluyor. Ama iyi bir rejisör, şef, dekor ya da kostüm tasarımcısıyla çalışmak, bir anlamda meslek içi eğitim süreci sayılabilir.
Vakıf ve devlet üniversitelerinin müfredatı farklılaşıyor mu?
Şan ve oyunculuk bölümlerinde özellikle vakıf üniversitelerinin programları kendi vizyonları, eğitim yaklaşımlarıyla farklı şekillenebiliyor. Bazısı daha kuramsal bazısı daha pratik ağırlıklı olabiliyor. Gördüğüm kadarıyla seçmeli ders formülüyle sağlamaya çalışıyorlar. Ancak eğitimcileri var mı, ne kadar yapılabiliyor bilmiyorum. Geçenlerde bir vakıf üniversitesi şan bölümünde oyunculuk hocası olmadığını, derslerin boş geçtiğini, öğrencilerin çok mutsuz olduğunu öğrendiğimde ben de hayli mutsuz hissettim.
Müfredat neye dayanmalı ve neye dayanıyor? Felsefe, müfredatın neresinde yer alıyor?
Ben Bilkent’te okurken oyunculuk ve rejisörlük müfredatı Rus ekolüyle şekilleniyordu, Moskova Konservatuvarının programı esas alınıyordu, şu anda Amerikan sistemi takip ediliyor. Genellikle üniversitenin yaklaşımına göre uluslararası bir örnek üzerinden ilerleniyor, ülkemize uyumlandırılarak elbette… Şan bölümü için temel dersler (şan, solfej…), teorik dersler (müzik tarihi, armoni…) uygulamalı dersler (koro, piyano, oyunculuk) yanı sıra entelektüel donanımı güçlendirecek dersler olmalı. Sanat sosyolojisi, felsefe, sanat etiği, edebiyat gibi. Ancak bunlar ya yok ya kredi tamamlamak için alınan “lüzumsuz” ders muamelesi görüyor. Öğrencilere bunun anlamını anlatması gereken de biziz.
Akademi, sanat üretiminin özgürlüğüne ve özgünlüğüne nasıl etkide bulunuyor?
Sıklıkla duyduğumuz şeyler; eğitimin sanatı tek tipleştirmesi, sınırlaması hatta yaratıcılığı öldürmesi… Öğrenirken de öğretirken de kendimi sıklıkla yokladığım bir konu bu. Bence de böyle bir tehlike var. Tehlike kelimesini özellikle seçtim zira sanat dediğimiz şeyin en büyük düşmanı, özgür ve özgün olmamak. Sanat eğitimcisi, önceki deneyimleri aktarmalı, yöntem öğretmeli, bir yandan da meraklandırmalı, cesaretlendirmeli, desteklemeli. Aksi haller var mı, var. Öğrenciyken deneyimledim. başka eğitimcileri de gözlemledim. Yine de sanatçı bir ruhun her türlü sınırlamadan ve sığlıktan uzaklaşacağını hatta bunu bir hareket noktası yapacağını düşünüyorum.


“DÜNYADA SİNEMA YÖNETMENLERİ OPERA YÖNETİYOR”
Okuldaki eğitim, hayatı ne kadar karşılıyor?
Kendimi şanşlı görüyorum, pek çok öğrencimle sahnede profesyonel olarak çalışma fırsatı buldum. Bir süre sonra iş arkadaşlarım oldular, üstelik Türkiye’nin değişik şehirlerinde. Bu soruya onlar cevap verse belki daha iyi oldurdu. Sahne bilgisi ve oyunculuk dersleri veren biri olarak onlara süreç anlatıyorum. Eserin ve yazarın sürecini kapsamakla birlikte rolün oluşumunun, provadaki arayışın ve temsilin süreci üzerine, benim anlattıklarım. Bir operada rol aldıkları, onu temsile taşıdıkları süreçte bunları deneyimleyecek zaman ve yaklaşımla karşılaşabiliyorlar mı? Açıkçası emin değilim…
Dünya ve Türkiye arasında ne gibi farklar ve benzerlikler görüyorsunuz?
Dünyada da opera yönetmenliğinde, çoğu lisans eğitiminde olmayan sertifika programları, kurslar ya da yüksek lisans programları var. Önemli kısmı İtalya’da olan bu programlar, genellikle başka bir rejisörle çalışmayla nihayetlenen bir eğitim sunuyor. Son yıllarda ünlü opera evlerinin prodüksiyonları için seçtiği yönetmenler, farklı disiplinlerden geliyor. Amerika’dan başlayıp Avrupa’ya sıçrayan bir akım olarak sinema yönetmenlerinin opera yönettiğini görüyoruz. Bu, operaya başka bir perspektif sunma ve tabii ki bir miktar da gişe kaygısından kaynaklanıyor. Sadece müzik bilerek opera yönetilemeyeceği gibi operanın kendi evrenine dair bilginiz olmadan da bunu hakkıyla yapamazsınız. Yaratıcılık kimsenin tekelinde değil ama sahneleme için fazlasına ihtiyaç var.
