Türkiye’de Sanat Eğitimi : “Sanat öğretilemez, öğrenciye yol gösterilebilir”

İlgili Yazılar

Abbasağa Film Festivali altıncı kez perdede

Öğrenci filmleri AKM Yeşilçam ve Kadıköy Sineması’nda izleyiciyle buluşacak Mimar...

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı ve Yönetmenliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Dilek Tunalı, sanatın butik bir eğitim gerektirdiğini söylerken “Eğitimciler olarak sanatçı yaratamayız, sanatı öğretemeyiz, sadece yol gösterebiliriz” diyor. Bunu da teknik, kuramsal bilginin yanına uygulamayı ekleyerek yaptıklarını anlatan Tunalı, sinema bölümlerine girişte yetenek sınavının kaldırılmasının, butik eğitimi yok etmesi üzerinde duruyor.

 

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

DOSYA: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

 

Prof. Dr. Dilek Tunalı, kuramsal temelin üzerine uygulamayı ekleyerek sinema akademisinde Türkiye’de kendi ekolünü oluşturan Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümünden mezun. Bir süre İzmir’de televizyonculuk yapan, akademik çalışmaları sırasında film festivallerinde jüri üyeliğinde bulunan ve pek çok belgesel film çeken Prof. Dr. Tunalı, uygulamayla teorinin nasıl iç içe geçmesi gerektiğini kendi çalışmalarıyla gösteriyor. Mezunu ve akademisyeni olduğu, güncel adıyla Film Tasarımı ve Yönetmenliği Bölümünün Başkanı Prof. Dr. Tunalı, film incelemeleri, senaryo yazımı, anlatı sineması ve film çalışmaları, melodram çalışmaları, sinema ve kültürel antropoloji gibi dersler veriyor. “Sanat, butik bir eğitimi gerektirir” diyen Tunalı, bunun yalnızca teknik bilgiyle değil, öğrenciyi tanıyarak, onun duygusal ve entelektüel dünyasını besleyerek ilerlemesi gerektiğini savunuyor. Sanatın öğretilemeyeceğini, ancak yön gösterilebileceğini vurgulayan Tunalı; Türkiye’de sanat eğitiminin yapısal sorunlarından sinema bölümlerinin dönüşümüne, felsefenin sanattaki yerine ve mezunların sektörde karşılaştığı zorluklara kadar pek çok konuyu derinlemesine anlattı.

“Sanat, butik bir eğitimi gerektirir” diyen Tunalı, bunun yalnızca teknik bilgiyle değil, öğrenciyi tanıyarak, onun duygusal ve entelektüel dünyasını besleyerek ilerlemesi gerektiğini savunuyor.

SANATIN ÖNCÜLÜĞÜNÜ ÜSTLENEN BİREYLER

Öncelikle temel kavramlar üzerine görüşlerinizi almak isterim. Sanatı nasıl tarif ediyorsunuz? Eğitimi ve sanat eğitimini nasıl tanımlıyorsunuz?

Sanat, biçimlenmeye başladığı ve henüz sanat olarak adlandırılmadığı zamanlarda birçok unsuru barındıran ve dış dünyanın taklidiyle ortaya çıkarılan bir obje, anlatı ya da performanslar dizisiydi. Aynı zamanda sağaltıcı, tanrısal, büyüsel; bilinmeyeni, tanımlanmayanı bilmeye ve tanımlamaya yarayan bir araçtı. Antropolog ve kültür kuramcısı Alan Barnard, insanın anlam yaratma sürecindeki ilk tetikleyici hareketin, yas törenleri olduğunu söyler. Ölenin ardından iz bırakmaya yönelik bu davranış, belki de sanatın ilk kökenidir. Sanatın salt hoş ve güzel duygular uyandıran bir etki olarak tanımlanmasının ya da “mükemmel bir taklit” olmasının aksine çelişkili, analitik, eleştirel, ideolojik ve dönüştürücü olması gerektiği, benim anladığım tanımıdır. Sanattan asla ayrı düşünülmeyecek estetik de sadece güzellik anlamına gelmez. Sanat, çok özel ve deyim yerindeyse butik bir eğitimi gerektirir. Öğrenciyi tanımaya çalışmak, onun hangi alanda, nasıl yaratıcı olabileceğini keşfetmek, onun güçlü olduğu konularda gelişmesini sağlamak sanat eğitiminde yer almalı. Hayal gücünü beslemesi de kuramsal derslerle altyapı oluşturmasına, bir dünya görüşü sahibi olmasına, dış dünyaya duyarlı olmasına bağlı. Çünkü ilham dediğimiz peri, kör cahil olunca yaratıcıyı tetikleyemiyor.

Sanat eğitimi ne için vardır? Sanatın eğitimi ne kadar mümkün olur?

Sanat eğitimi; duygusal dünyayı geliştirmek, hayal gücünün sınırlarını aşmayı, özgür ve bağımsız düşünebilmeyi öğretmek, bunu bir esere yansıtmayı göstermek olmalı. Ne yazık ki hobi düzeyine indirgeniyor. Maalesef her türlü yönetimin ihtiyaç ve ödenek listesinin en sonunda. Sanat dönüştürür, değiştirir, ideolojiler üstüdür ve öncüdür. Sanat eğitimi bu rolü üstlenen bireyler yetiştirmek için vardır. Toplumun göremediği ayrıntıları görmeyi, önyargıları kırmayı; insanlığı, doğayı, dünyayı anlayabilmeyi, çözüm üretebilmeyi sağlar. Sanat eseri düşünseldir, felsefidir, bundan dolayı estetiktir. Sanatın eğitimi ancak bunları düstur edinmiş eğitimcilerle geçerli olabilir. Ne kadar gerçekleşiyor, derseniz tartışılır. Hiçbir öğrenci, mezun olurken sanatçı değildir henüz; çok yolu vardır ve hayat boyu bitmez. Bizler eğitimciler olarak bir sanatçı yaratamayız, sanatı öğretemeyiz, sadece yol gösterebiliriz, onları geliştirmeye çalışabiliriz. Çünkü sanat öğretilemez. Pratik yapılabilir, teorik alanla desteklenebilir.

“SİNEMA EĞİTİMİ, İLETİŞİMLE KARIŞIYOR”

Güzel sanatlar fakültelerinde eğitimin yaşadığı diğer sorunlar nelerdir?

Sanat, genellikle lüks uğraş olarak görüldüğü için ödenek anlamında da son sıralarda kalıyor. Fiziki koşullar, yaratıcı çalışmalar için yetersiz. Devlet ve vakıf üniversitelerinde koşullar aynı değil, vakıf üniversiteleri teknik ve diğer olanaklar anlamında daha donanımlı olabiliyor.

Sinema-TV alanındaki eğitimin ayrışan ve benzeşen yanları nelerdir?

20-30 yıldır çok sayıda güzel sanatlar fakültesi sinema bölümü açıldı ve nedense çoğunun ismi radyo, televizyon ve sinema. Oysa televizyon da radyo da iletişim fakültelerinin alanına girer; sinema ise endüstriyel ve estetik yönüyle daha çok sanat fakültelerinin alanıdır. Güzel sanatlar sinema bölümlerine girişte yetenek sınavı kaldırıldığı ve kontenjan artırıldığı için eskisi gibi butik bir sanat eğitiminden bahsedebilmek imkânsız.

Başta İstanbul olmak üzere, İzmir, Eskişehir gibi büyük şehirlerdeki üniversitelerin ilk sinema bölümleri öncü olmuş, ekol yaratabilmiştir. Örneğin Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema Bölümü, kıymetli bir kadro ve uygulamayla başladı. Özellikle Yeşilçam’dan gelip sonra Türk sinemasına değerli birer filmografi bırakan Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Metin Erksan ve Lütfü Ömer Akad gibi yönetmenlerin daimi atölyeleri ve dersleri uzun yıllar devam etti. Ege Üniversitesinde başlayan, Dokuz Eylül Üniversitesinin kurulmasıyla Güzel Sanatlar Fakültesinde Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü altında açılan Sinema-TV Bölümü (şimdiki adıyla Film Tasarımı ve Yönetmenliği) farklı bir yapılanmayla başladı. Başlangıçta teknik olanaksızlıklar nedeniyle ağırlıklı kuramsal eğitim yapıldı, yine de ilk yıllarından itibaren festivallerde, yarışmalarda, seçkilerde yer alarak Türk sinemasına adını altın harflerle kazıyan yönetmenler yetiştirdi.

Film Tasarımı ve Yönetmenliği Bölümünün Başkanı Prof. Dr. Tunalı, film incelemeleri, senaryo yazımı, anlatı sineması ve film çalışmaları, melodram çalışmaları, sinema ve kültürel antropoloji gibi dersler veriyor.

“SANAT, ÇELİŞKİDEN DOĞAR”

Sanat eğitiminde müfredat neye dayanmalı ve neye dayanıyor? Felsefe, müfredatın neresinde yer alıyor?

Resim, grafik, heykel vb. bölümlerde ağırlıkla uygulamalı dersler varken sinema, müzikoloji ve sahne sanatlarında teori ve uygulama neredeyse eşit ilerliyor. En azından bizim fakültemizde böyle. Sinema bölümlerinde sinema tarihi, film kuramları, film eleştirisi gibi dersler neredeyse ortak müfredat oluşturabiliyor. Uygulamada ise film çekimi, kurgu, senaryo yazarlığı gibi dersler olmazsa olmaz. Son dönemlerde yeni medya, dijital medya ya da görsel iletişim tasarımı gibi bölümleri görmek mümkün. Felsefe, ideoloji, estetik, sosyoloji, kültürel çalışmalar, sinemayı destekleyen disiplinler olarak var. Felsefi arka plan olmaksızın bir filmi analiz etmek, senaryo yazmak çok eksik olur.

Akademinin, sanat üretiminin özgürlüğüne ve özgünlüğüne etkileri nelerdir?

Sanat üretimin özgünlüğü ve özgürlüğüyle akademinin kuralları çelişiyor. Fakat ekol için bu çerçeve gereklidir. Sonuçta sanat dediğimiz üretim de çelişkiden doğar. Öğrencilerle bu konuda ters düştüğümüz oluyor, çok doğal. Öğrenci diyalektik süreçten geçerek kendi sentezini bulabiliyor.

 

“SEKTÖRDE DUVARA ÇARPIYORLAR”

Öğrenci ve mezunlarınızın piyasada ürettiği çalışmalara baktığınızda okulda verilen eğitim, hayatı ne kadar karşılıyor?

Türkiye’de entelektüel olmak, bu eğitimi almak nedense lüks uğraş olarak görülüyor. Biz zamanında, entelektüel yetiştiriyorduk; sinema filmi yapabilmesi için öğrenciyi, dünyayı anlama, sıradan insanın dışında yorum getirebilme adına yetiştiriyorduk. (Ya da ben öyle zannediyordum.) Şurası çok önemli, her dört yılda bir bunu yaşıyorum. Öğrenci genellikle liseden yeni çıkmış, dünyayı tanımaya çalışan, güzel sanatlar fakültesi öğrencisi olmanın ayrıcalıklarını duyumsayan, kimlik bocalamaları yaşayan biri olarak geliyor; okuduğu kitaplar, izlediği filmler aracılığıyla dünyasını genişleten bir bireye dönüşerek mezun oluyor. Ama sektöre girdiğinde bildiği her şeyi unutması gerektiği gibi bir duvara çarpıyor. Birçoğu (özellikle dizi film sektöründe çalışanlar) kitap okumaya, film izlemeye zaman bulamadığını söylüyor. Ratingi yüksek dizilerin, düşük ve indirgenmiş kriterleriyle kısır bir yaratıcılık alanına hapsoluyorlar.

Yapay zekâ ve dijitalleşmenin sinema-TV eğitimine, sinemaya etkileri nelerdir?

Belki eski kafalıyım, yapay zekâyı sevmiyorum. Teknik sorunları çözebilir ama sanatçının milyarlarca yılda zar zor oluşturduğu imgelem gücünü gerileteceğini, zedeleyeceğini düşünüyorum. Kapitalizm, bunu bir demokrasi ve özgürlük alanı gibi göstererek insanın hayal gücünü tek tipleştiren bir düzleme çekti. 1940’larda Frankfurt Okulu temsilcileri Adorno ve Horkheimer, kültür endüstrisi yoluyla gerçekleşen bu kitleşelleşmeyi, tek tipleşmeyi ve sıradanlaşmayı “aklın araçsallaşması” olarak ifade etmişti. Yaşanan pek farklı değil, sadece dijitalle cilalanmış bir yapı. Artık sanatçı adayının bir analizi, bir filmi ya da bir senaryoyu nasıl yazdığı, çektiği kuşkulu. Bundan sonra eserin özgünlüğü soru işareti olarak kalacak. Öğrenciliğimin ilk yıllarında öğrendiğim düşünceden vazgeçemiyorum, öğrencilerimi de buna göre yönlendirmeye çalışıyorum. Kieslowski, Tarkovski, Bergman, Fellini, Visconti, Godard ya da Ken Loach yapay zekâ kullanmadı.

Dünyada üniversitelerdeki sinema eğitimine baktığınızda Türkiye ile ne gibi farklar ve benzerlikler görüyorsunuz?

Çok gıpta edilesi programların yanı sıra bir akım, bir moda haline gelmiş programlar da mevcut. Yeni medya bunlardan biri. Sinemayı sanat yapan unsurları bu medya tanımına alabiliyor muyuz? Akıllı telefonların içerik üretebilme kapasitesi sanat kapsamına giriyor mu? Son zamanların moda kavramı içerik üretimi, gerçekten içerik üretiyor mu? Baudrillardcı açıdan söylersek içerik olarak bahsedilen şey, aslında içeriksizliğin ta kendisi mi? Dünya ve tabii ki Türkiye bu furyalara çok çabuk kapılabiliyor. Son yıllarda birçok sinema bölümünde bilgisayar oyunları ya da oyun estetiği tarzı dersler var. Bilgisayar oyununu sanat olarak kabul edebiliyor muyuz? Sanat nedir, sorusunu dönüp dönüp sormak gerekir. Tekrar tekrar Gyorgy Lukacs’ın, Moissej Kagan’ın Estetik’ine, Ernst Fischer’in Sanatın Gerekliliği’ne bakmak gerekir.