Babası dünyaca ünlü sanatçı Süleyman Saim Tekcan’dan “bakmakla görmek arasındaki farkı, sanat eserini görmeyi” öğrendiğini anlatan Eda Tekcan, içine doğduğu sanat dünyasında birbirinden farklı rolleri üstleniyor. Peki, o kendine nasıl bir yol çiziyor? “Çok iyi sanatçı olabilirdim ama kesin bir kararla sanatı tanıtmayı, sergilemeyi, sanatçılarla çocukluğumdaki gibi bir diyalogla yaşamayı tercih ettim.”
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
SÖYLEŞİ: BELKIS KAMUT AKTÜRK
Düşünürüm bazen, insanları tek kelime ile ifade etmem gerekirse ne derim, diye… Pek çok şapkayı aynı anda taşıyan Eda Tekcan için zarafet derim mesela. Çocuklarımızın anaokuluna gittiği dönemde başlayan tanışıklığımız, uzun yıllar önce dostluğa dönüştü ve onunla ilgili her zamanki hissim hep bu oldu. Gördüğünüz ilk anda mutluluğu ve neşesiyle dikkatinizi çeker Eda Tekcan; müthiş aile genlerini gururla temsil ederken iddia sahibi olmayı tevazuyla birleştiren eşsiz bir örnek de ortaya koyar.
Yazarımız Sanat Tarihi Uzmanı Belkıs Kamut Aktürk, yakın dostu Eda Tekcan ile sanatı, hayatı ve tabii ki Süleyman Saim Tekcan ile olan baba-kız ilişkilerini konuştu.
Dedim ya pek çok şapkası var. 1991-’93 yılları arasında Memet Güreli Atölyesinde kara kalem desen eğitimi aldı. 1993-’97 yılları arasında, Mimar Sinan Üniversitesinde Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nde aldığı lisans eğitimini, 1997’de bölüm ve fakülte birincisi, üniversite ikincisi olarak tamamladı. Babası dünyaca ünlü ressam, heykeltıraş, baskı ve gravür sanatçısı Süleyman Saim Tekcan, o yıllarda Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanıydı ve sınıf arkadaşlarının çoğu bunu bilmiyordu.
Aynı zamanda birçok sergi açan bir sanatçı, çeşitli üniversitelerde baskı resim ve grafik tasarım dersleri veren bir eğitimci, Eda Tekcan. İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi (İMOGA) kurucularından; son yıllarda akıllarda iz bırakan birçok sanatçının eserlerinin sergilendiği, sanatçılarla koleksiyonerleri bir araya getirdiği İMOGA Art Space’in de kurucusu ve yöneticisi. Bir de pek çok kıymetli müze ve koleksiyonere de sanat danışmanlığı yapıyor.
Türkiye’nin ilk özgün baskı resim müzesi olarak geçen ve “müze” olarak tasarlanarak hayata geçirilen bir yapıda ziyaretçilerini ağırlayan İMOGA, 21 yaşında. Kültür Bakanlığı özel ödülüne de layık görülen bu müzede bu kez sizler için buluştuk… Eda’yı yakından tanıtmak ve anlatmak için en baştan başlamak gerek. Sorularım da oradan başlıyor.
Doğduğun ev kaderindir, derler, Sevgili Eda. Dolayısı ila sanat hayatın nasıl başladı, sorusu senin için “Hayatın, sanat” diye ifade edilebilir. Sence de öyle mi?
Çok doğru bir ifade. Farkındalığım olmazken sanatın içine doğmak ve onunla yoğrularak büyümek tam da dediğin gibi. Evimizin içinde, atölyemizin içinde Türkiye’nin çok değerli sanatçılarıyla büyüdük. Daha da önemlisi, o kişilerin sanat üretimlerini görerek büyüdük. Sanat ürettiklerinin bile farkında değildim belki; yemek yemek, su içmek gibi yaşamın bir parçası gibiydi sanat üretmek. Sanatı, o döngünün bir parçasıymışçasına yaşamaya başladık.
Yazarımız Belkıs Kamut Aktürk Eda Tekcan ile söyleşirken, Süleyman Saim Tekcan da onlara katılıyor.
BABAM SÜREKLİ ÖĞRENME HALİ İÇİNDEDİR
Elif Naci, Nurullah Berk, Cihad Burak, Zühtü Müridoğlu, Mehmet Pesen, Bedri Rahmi-Eren Eyüboğlu, Nedim Günsur… Hiçbiri hayatta değil ama eserleri burada, İMOGA’da yaşamaya devam ediyor. Sanatçılar geliyor sizin atölyenize. Hiçbir ücret ödemeden, hiç masraf yapmadan eserlerini üretiyor ve üretilen eserlerin yarısını atölyeye bırakıyor. Aslında sıra dışı hatta çılgın bir uygulama değil mi? Günümüzdeki gibi bir resim satışı yoktu ve bu eserler birikti…
Aynen öyle o şekilde. Sanatçılar geliyordu, üretimler yapılıyor, sohbetler ediliyordu. Bunlar niye yapılıyor, diye düşünüyordum. Babamızın da böyle, geleceğe yönelik bir farkındalığı var mıydı, bu çok çok düşündüğüm bir konu.
Peki, bir açıklamasını bulabildin mi?
Hayır, bulamadım çünkü hiçbir zaman bu hesapları yaparak yaşayan biri olmadı babam. Sadece o anda o mutluluğu paylaşmak istedi sanırım. Çünkü babam sürekli öğrenme hali içindedir. Biz de bu duruma eşlik ederek, o doğal akışta, bu yaşamın içinde farkında olmadan öğrendik ve hepsini yaşadık. Şanslı olduğumuz bir konu; o dönem yani 1970-’80’ler arası, isimlerini saydığın sanatçıların hepsi Anadolu yakasında yaşıyordu. Sebebi nedir tam olarak bilemesem de sanırım, bu semtlerin, o dönem yeni konutların yapıldığı, kalabalıktan uzak, sanat eseri üretmeye daha uygun, huzurlu, merkezin dışında olsa da ekonomik olarak daha uygun koşullarda çok daha büyük mekânlarda atölyeler kurabilecekleri yerler olmasıydı, onları Anadolu yakasına çeken. Bütün bu isimlerin hepsi komşularımızdı, sabah akşam birlikteydik.
20 YILLIK BİRİKİMİN SONUCU BİR MÜZE İHTİYACI
İMOGA, “Türkiye’nin ilk özgün baskı resim müzesi” olarak biliniyor. Bu serüven nasıl başladı? Babanız Süleyman Saim Tekcan’ın ablan Elvan’a ve sana “Haydi, arşivi, eserleri sayın” demesiyle başlamış. Neler hatırlıyorsun o günlere dair?
Çamlıca Sanat Evi kurulmuştu ve büyük bir eser birikimi vardı. Bu eserler bir odada, çekmecelerde duruyordu. Babam da “Ne var ne yok, haydi, koleksiyonu sayalım” dediğinde Elvan’la sayım işine giriştik. ‘90’ların sonuydu. Saymaya başladığımızda bu denli büyük bir iş olduğunun farkında da değildik. 20 yıllık birikimin sonucunun bir müze ihtiyacı olduğunu anlatık. Çünkü mekânlar da yetmemeye başlamıştı. Yoğun sanat çalışmaları, geçmiş yılların birikimi ve mekânın artık yetmemesi nedeniyle babam müze işine girişti.
Kaç eser saydınız o günlerde, günümüzde kaç eser var?
O günlerde saydığımız eser sayısı 5 bin civarındaydı. Şu anda 20 binin üzerinde eser var.
Müze koleksiyonu, aile koleksiyonu çok büyük sorumluluk. Koleksiyonu bir yere bağışlamayı düşünüyor musunuz?
Büyük bir bağışı yaptık. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin açacağı bir müze için 500 eser bağışladık. Halen devam eden sanat üretimimizden de bu müzeye bağışlanacak eserleri ayırıyoruz.
Eda Tekcan, babası Süleyman Saim Tekcan sayesinde dönemin en ünlü sanatçıları ile bir arada büyüdüğünü, bu durumun şimdiki hayatını, sanatla olan ilişkisini belirlediğini söylüyor.
EN GÜZEL YILLARIM
Galatasaray Lisesi mezunusun ve o dönemi “Hayatımın en keyifli günleri” diye anlatıyorsun. Biliyorum ki lisede okurken zaten Mehmet Güreli’nin atölyesine de devam ediyordun. O günler sana ve sanatına neler kattı?
Galatasaray Lisesi benim en özel yıllarımdı. O büyük ve güzel camiada sekiz yıl geçirdim ve bu aidiyet ömür boyu sürecek. Tabii ki Galatasaray Lisesinde kültür, edebiyat kollarında çok görev aldım. Galatasaray Liseli ressamları tanıdım. Ben okurken Cihat Burak, Avni Arbaş yaşıyorlardı, liseli abilerimdi ve onlarla lise sürecimi paylaştım. Lisede sanata tutunan 3-5 öğrenciden biriydim. Mimar Sinan Üniversitesinde okumaya da lisede karar verdim. Lisede son üç yılımı Mehmet Güreli Atölyesinde desen eğitimi alarak geçirdim, orası da çok değerli bir okuldu. Çok kuvvetli bir desen altyapısı ile çıktım.
Mimar Sinan Üniversitesinde Grafik Sanatlar eğitimini aldın. Neden grafik sanatları tercih ettin?
Sanat eğitimi almak istiyordum. Grafik tasarımı seçerken daha sanata yakın eğitimi alacağımı düşünmüştüm. Ancak üretmekten çok bakmaya ve görmeye yönelik sağlam bir eğitim aldım. Evet, pentür öğrenemedim ama pentürü değerlendirmeyi çok iyi öğrendim. Sanatla buluştuğum tek atölye gravür atölyesiydi ve bu sanatı tüm teknikleriyle öğrendim. Mezun olunca gravür sergileri açtım, çok sayıda gravür, linol ve serigrafi eserlerim oldu.
Nerede bu eserler? Üretmeye devam ettin mi?
Burada, müzede çok eserim var… Babam çok güçlü bir sanatçı ve onun yanında eser üretmek de cesaret isterdi. Ürettiğim hiçbir eser beni yeteri kadar tatmin etmedi. Tam da bu Belkıs yani… Çok iyi sanatçı olabilirdim ama kesin bir kararla sanatı tanıtmayı, sergilemeyi, sanatçılarla çocukluğumdaki gibi bir diyalogla yaşamayı tercih ettim. Bugün olduğum noktada da bu kararımdan çok mutluyum.
Klasik bir galeri yönetiminden farklı olarak sanatçı ve koleksiyoneri bir araya getiriyorsun. Bu, zamanın ötesinde bir uygulama değil mi?
Aslında Cumhuriyet ile kurulan ilk Türk galerilerinde de bunu gözlemliyoruz. Maya Sanat Galerisi üzerine çok düşünürüm. Bu mesleği (galericilik) yaparken örnek aldığım bir kadın olan Adalet Cimcoz’un (Maya Sanat Galerisi kurucusu) sanatçılarla kurduğu duygusal bağ çok özel. Onları koleksiyonerlerle buluşturma şeklini model olarak aldım. Bu model bana samimi geliyor çünkü koleksiyoner, bir sanat eserini sahiplenirken sonuç olarak o eseri emanet alıyor. Bedelini ödemek o sanat eserine sahip olmak değil, emanet alıp gelecek kuşaklara sağlam şekilde teslim edebilme misyonu bu. Tüm koleksiyonerleri bu bilinçle eser almaya zorluyorum diyebilirim. Bu, çocukluğumuzdan gelen bir alışkanlık. İlk amacımız atölyelerimizde üretilen her eseri saklamak, belgelemek, arşivleyerek gelecek kuşaklara aktarmak. Bizim sonsuz var olma şansımız yok ama sanat eserinin var. Tabii ki bu bağlamda alıcı ile üreticiyi buluşturmak ve üretim sürecindeki o duyguyu, ruhu onu uzun süre izleyeceklere aktarmak da önemli. Alıcıyı, bir duygu saklama yönetimine geçirmek istiyorum. Eseri yapanı tanıdığında o esere bakışı da değişiyor, algılayışı da. Hatta yaşamın parçası haline getiriyor. Sadece görseli saklamıyor, bir duygu saklıyor. Ben, sanat eserinin insanların sadece duvara astığı bir nesne, madde olmasından çok oradaki duygunun varlığıyla ilgileniyorum.
SIRA DIŞI BİR DOKTORA TEZİ
Doktora tezin çok sıra dışı değil mi? Grafik, sanat ve baskı resmin buluşması diyebilir miyiz?
Ben grafik tasarım bölümünde yüksek lisans ve doktora yaptım. Tezim çok önemliydi benim için. Sanat ve tasarım, iki farklı konu. Her ikisini nasıl buluşturabileceğimi düşünürken ekslibris (kitapların ilk sayfalarına sahibinin adı soyadı ile birlikte basılan ve “… kütüphanesinden” anlamına gelen mühür) fikri aklıma geldi. Sanat tarihinin sosyolojik gelişim süreci de ilgimi çekiyordu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarımı Bölümündeki sanatta yeterlik eğitimimi “Bir İletişim Aracı olarak Ekslibris ve İşlevi” teziyle tamamladım. Rönesans öncesi dönemden başlayan ve 1920’lere, modernizmin doğuşuna kadar olan süreçteki sanatın gelişimi çok değerliydi. 1920’lerden sonra sanat ve tasarım arasındaki ayrım belirginleşti sanayi devrimi sonrası tasarım ortaya çıkıyor. Ve ekslibris, hem sanatçısı hem de kitap okuyucusu arasında bağ kuruyor. Aslında Rönesans’ta karşılaştığımız siparişle sanat üretimi, 1920’lere dek ekslibrisle devam etti. Çünkü ekslibriz hem sanat eseri hem de sipariş ile üretilmiş bir tasarım nesnesiydi. Söylediği söz, “Ben bu kitapta bu kişinin adına var oldum, bu kitap bu kişiye ait ama ben sanat eseriyim.” Günümüze geldiğimizde ekslibrisler o kitapların içinden çıkıp çerçevelenip duvarlara asıldı. Sanat eseri olarak yaşamaya devam ediyorlar ancak bugünden baktığımızda geçmişte o iş için üretilmiş tasarım nesnesiydiler. Mekânı değişince işlevi de değişti, dönüştü. Hatta koruduğu ve içinde yer aldığı o çok değerli el yazmalarından daha da değerli oldu.
Sanat anlayışında zaman içinde nasıl değişimler yaşadın?
Tasarım odaklı sanat eseri ürettiğimi fark ettim. Bunun beni kısıtlandığını, duygumu sanat eserine yansıtamadığımı fark ettiğim an, kendimi akışa bıraktım. Tasarım üretirken müşteriye odaklısın, siparişi en iyi şekilde cevaplamak zorundasın. Oysa ki sanatta sipariş yok ve alıcının isteğine yönelik eser üretmiyorsun. Sen kendinin patronusun. Eseri üretiyor ve beğenen alıyor. Beğenene göre eser üretirsen sanatçı olamazsın. Bunu algıladığımda üretimim de sanatım da değişti.
Ve bir sürece girdim. Kendimi akışa bıraktığımda “Doğadan Notlar” serisi yaptım. Doğada var olan her şeyi çizdim, eserlerime ve gravürlerime koymaya başladım. Sonra fark ettim ki çocukluğuma dönmüşüm ve Avni Arbaş’ın çiçeklerini çizmişim. Ve bu farkındalık da beni durdurdu.
GELENEKSELİ MODERNLEŞTİRMEK
Sanatta geleneksel mi, modern mi diye sorsam?
Gelenekseli modernleştirme derim. Gelenekseli çok seviyorum ama modernleşmeden, günü yakalamaktan, çağdaş olmaktan, anı ve zamanı takip etmekten de yanayım.
Babandan nasıl etkileniyorsun? Babanı seyretmek, Türkiye’nin hatta dünya sanat çevrelerinin etkili isimleriyle beraber olmak. Türk resim sanatının gidişatını belirleyen sohbetlere tanıklık etmek…
Bakmakla görmek farklı. Sanat eserini görmeyi öğrendim. Bu da kendi yaratımıma illa ki yansıdı. Bu bağlamda yaptığımdan hiçbir zaman tatmin olmamak, hep daha iyisini hedeflemek sanat serüvenimde çok değerli duygu.
Cihat Burak, çocukken “Her şeyin güzeli çizilir, resim güzeli yansıtır” algımı kıran isimdir. Çocuk aklımla “Niye daha güzel olanı çizmiyor?” sorusu karşılığını, “Evet, Cihat ağabey gerçek olanı çizmiş” olarak buldu. Hep belgeleme olarak resmetmiş. Bu da benim sanata bakışımdaki kırılma noktalarımdan biriydi. Sanat güzeli yansıtmak zorunda değildi; sanat doğruyu söyler, sanat yalan söylemez ve “an”ı belgeler. Gerçek sanatçı bu dertlerden uzakta durandı. Duvara asılacak güzel bir şekil ve renk derdinden uzakta bu bilinçte bir sanatçıydı.
Sence babandan aldığın en kıymetli şey ne?
İnsan olmak, her insanı yargısızca kabul etmek… Her insanda mutlaka sevilecek bir şey olduğuna inanıyorum. Ve babamdan aldığımız empati gücüyle bunu yapabiliyorum. Zenginliğin parayla değil, yaşamla olduğunu öğretti. Yaşadığın, dâhil olduğun her insanla daha da zenginleştiğini öğretti babam bize.
Galerinde açtığın sergiler, sanatçılara verdiğin destekler, yetişmesinde katkın olan öğrenciler… Baban Süleyman Saim Tekcan ile gerçekleştirmek istediğin, hayalini kurduğun proje var mı?
Babamla kurduğumuz tüm proje hayallerini hayata geçirdik. Ancak geçmişe dönersem… Bu yaşımdaki bilincimle, ‘80’li yıllarda babamın yaptığı soyut resimleri düşünüyorum. At figürünü hiç devreye sokmadan üretime devam etseydi sanatı nasıl evrilirdi? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğim. Çok düşündüğüm bir konu bu.
Babanla sanat yolculuğunuzun bir gravürünü yapsaydınız, o gravürde neler olurdu?
Babamın dönem resimleri var, “Analar ve Oğulları” diye. Biz de onunla “Babalar ve Kızları” olabilirdik.
Kuzguncuk’un doğası, dokusu, habitatı seçimlerine de yansıdı değil mi?
Evet, Kuzguncuk’ta galeri açtıktan sonra oradaki kültürel çeşitlilik doğal olarak sanatçı seçimime de yansıdı. Özellikle farklı dinlerden sanatçıların yıl içinde sergilerini yapmaya özen gösteriyorum. O sergiler vasıtasıyla atalarının yaşadığı evleri, dinsel mekânları ve mezarlıklarını ziyaret ediyorlar. Bu anlamda da çok dua alıyoruz. Sergi için gelenler sinagogları, kiliseleri ya da mezarları ziyaret ediyor. Biz de anılarını dinlerken öğreniyor, dualarını alıyoruz.
Gravür, serigrafi, baskı resim. Bu sanatların geleceği hakkında ne düşünüyorsun? Kaybolmaya yüz tutmuş sanat dalları mı olacaklar sence..
Açıkçası kaybolmaya yüz tuttuklarına ancak zaman içinde tekrar geriye dönüş yaşayacaklarına, canlanacaklarına inanıyorum. Elle yapılanın çok değerli olacağını biliyorum.
Genç sanatçılara ve sanatçı olmak isteyenlere ne söylersin?
Kendilerini yapay zekaya teslim etmesinler. Duygularını, hayat ve doğa ile olan bağlarını taze tutsunlar. Sanat üretirken sezgi ve duygularıyla hareket etsinler. Unutmasınlar ki yapay zeka akılların önüne geçecek. Saf ve bakir olan duygu ve sezgi kalacak. Safı koruyan kıymeti ile parlayacak.