Oyunculukla ressamlık arasında salınan bir hayatın izinde…

İlgili Yazılar

Abbasağa Film Festivali altıncı kez perdede

Öğrenci filmleri AKM Yeşilçam ve Kadıköy Sineması’nda izleyiciyle buluşacak Mimar...

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Gafur Uzuner’i önce oyuncu olarak tanıyanlar resimlerini görence “Aaa” diye şaşırıyor. Oysa resim ve tiyatro, tohumu çocukluk yıllarında atılmış ve giderek serpilmiş bir sarmaşık gibi hayatının her döneminde iç içe geçiyor. Hangisi önce başlıyor belli değil ama ikisinin de birbirini beslediği kesin: “Özellikle Haldun Dormen ve rahmetli Metin Serezli beni inanılmaz desteklediler. Haldun Hoca benden resimler alıyordu, Tilbe Saran’a, Aliye Uzunatağan’a hediye ediyordu.”

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

SÖYLEŞİ: HALİME SÜREK KAHVECİ

Bir koltuğa iki karpuz sığdırmaktan çok daha öte bir yerde Gafur Uzuner’in sanat hayatı… Oyuncu ve ressam olarak uzun yıllardır sanat hayatının içinde olan Uzuner ile yapacağımız söyleşiye hazırlanırken 1959 yılında Ankara’nın bir köyünde doğduğu, lise yıllarından itibaren tiyatroyla iç içe olduğu, Gazi Eğitim Enstitüsü (yeni adıyla Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi) Resim Bölümünü tamamladığı, Levent Kırca ve Haldun Dormen gibi tiyatro dünyasının duayen isimleriyle sahne paylaştığı gibi bilgileri hızlıca not ettim. Televizyon dizilerindeki “Laz” tiplemeleriyle aşina olduğumuz oyunculuğuna dair hatıralarımın yanına Büyük Zarifi Apartmanı’ndaki “ters köşe” karakterini de ekledim. Buluştuk, sorularımı sordum, o da içtenlikle cevapladı. Sonra, bu söyleşiyi yazmaya oturduğumda fark ettim ki ben dile dökemediğim soruların cevaplarını da alıp gelmişim… “Onu bir yerlerden tanıyorum” hissinin nedeni de buymuş…

Gafur Uzuner, “bir köy çocuğu olarak” doğada olmayı, doğada çalışmayı çok sevdiğini belirtiyor.

Çocukluğunuz nasıl bir ortamda geçti? Sanat o yıllarda sizin hayatınızda nasıl bir yer tutuyordu?

Ankara Gölbaşı’nda, Tepeyurt köyünde doğdum. Dokuz on yaşına kadar da köydeydim. Sanatla ilgili belki de ilk iletişimim o köyde oldu. Köyde kil vardı. Kurnasından su akan köy çeşmesinin iki yanı da çocuklarının boyunun erişebileceği şekilde giderek alçalırdı. Bu alçalan kısımlara çeşmeni kaşı denirdi köyde. Biz o kaşın üstünde killerden kendimize oyuncak yapardık. Ben kille ilk kez Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünde, heykel dersinde tanışmadım, köyde tanıştım.

Köyde kille uğraşılan bir zanaat var mıydı?

Böyle bir uğraşı yoktu. Enteresan olan bu. Nereden esinlendik, nasıl kafamızda yer ettiğini bilmiyorum ama kilin sıkıldığı zaman şekle girdiğini görünce oyuncaklar yapmaya başladık.

Köydeki tüm çocuklar diziliyorduk çeşmenin kaşına, sanki imalattaymışız gibi. Diyelim ki araba yapacağız, önce dikdörtgen prizması gibi şekiller yapıyorduk araba diye. Onu deliyorduk bir çöple, tekerlekleri ekliyorduk. Niye deliyoruz? Tekerlekler dönsün diye. Kız çocukları bebekler yapıyordu. Sanatla ilk iletişimimiz köy çeşmesinin başında kille uğraşırken oldu kısacası.

O arkadaşlarınız şimdi neler yapıyorlar?

İçlerinde mühendis olanlar var ama sanatçı olan var mı aralarında diye düşünüyorum, yok.

Babam köyün muhtarıydı. Yatılı olarak gelen öğretmen hanımlar, evimizin çardağa açılan kısmında kalıyordu. Ayrıca kardeş köy koruma derneği gibi sivil toplum örgütünden ablalar, 23 Nisanlarda, 29 Ekimlerde köye geliyorlardı. O çeşme başında oyuncak yaptığımız arkadaşlardan Hatice ile beni sanırım becerikli görüyorlardı, biz bayramlarda şiirler okuyorduk kürsüden. Civar köyleri sırayla gezerdik; oralarda da çıkar, şiirimizi okurduk. Sanat sayılmaz ama sanata göz kırptığımız ilk temas sanki köyde, o günlerde oldu.

Resim çalışmalarını Şile’deki atölyesinde sürdüren sanatçı, ilçenin deniziyle yeşiliye her mevsim farklı güzellikler sunduğunu söylüyor.

HEYECANLA BEKLENEN RADYO TİYATROSU

Oyunculuk söz konusu olunca özellikle çocukluk döneminde yapılan taklitler akla geliyor.

Tabii, Türk tiyatrosunda önemli yer tutan köy seyirlik oyunları vardır. Bizim köyde de kış gecelerinde ya da düğünlerde böyle oyunlar oynanıyordu. Kurumla yüzlerini boyarlardı, biri Arap olurdu. Köydeki koyunun yününden sakal, keçi derisinden bıyık yapılırdı. Bunlar tabii model oluyordu, öykünüyorsun. Onları taklit etmeye çalışıyorsun, o sakalı bıyığı yapıp evdekilere komiklik yapıyorsun.

Bir de Radyo Tiyatrosu çok önemliydi hayatımızda. Kız kardeşim Gülseren’le ikimiz pilli radyoyu alırdık, akşam dokuzu beş geçe Radyo Tiyatrosu başlardı. Hiç unutmuyorum Yıldırım Önal vardı: “Ve biliyor musun yavrum nasıl da…” diye başlardı. (Gafur Uzuner, bu cümleyi sanatçıyı taklit ederek söyleyince 1982 yılında kaybettiğimiz Yıldırım Önal da sanki sesiyle yanımızda var oluyor.) Çok önemli bir aktördü, onu taklit ederdim. Köylü çocuğuyum, türkü severiz. Aşık Veysel’i taklit ederdim.

Lise yıllarında taklit ettiklerim de arttı. 1979 yılının 1 Aralık’ında “Gülünüz Güldürünüz” diye bir programa katıldım televizyonda.

Arkadaşlarım, şu andaki yetenek yarışmaları gibi olan bu yarışmaya benim adıma başvurmuş. Davet gelince, stüdyoya gittim. Kayıt yaptılar, programa katıldım. Orada 32-33 kişiyi, Zeki Alasya, Metin Akpınar gibi popüler kişileri, siyasetçileri taklit ettim, anlattığım fıkrayla çok popüler oldum.

Tiyatro hayatınıza nasıl, nereden girdi diye sormak isterim hemen…

O yarışmaya katılmadan önce lise ikinci sınıfta sanırım, mahallemizde (Ankara, Keçiören) Gençlik ve Spor Bakanlığının bir kültür merkezinde sahnelenecek bir oyunun kursuna gittim. “Buzlar Çözülmeden” oyununda Deli Çavuş’u oynadım. O beğenilince Ankara Altındağ Halk Eğitim Merkezine gittim. Çok şık bir binadır orası. Şimdi Resim ve Heykel Müzesi. Üç buçuk yıl Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesinin Tiyatro kürsüsü hocalarından, Devlet Tiyatrosu oyuncularından, TRT’nin seslendirme sanatçısı olan hocalardan Türk tiyatrosuna dâhil her şeyin ders olarak okutulduğu ama sahnede de oynadığımız bir eğitim aldık.

Sanatçının son yıllarda yaptığı resimlerde göze çarpan kırmızı tonu, onun adeta imzası haline geldi.

OKUL KORİDORLARINDA DA SERGİ AÇTI KIZILAY’DA GÖKDELEN ÖNÜNDE DE

Sizi o eğitime yönlendiren neydi?

Herhalde birileri beni fark etsin isteğiydi. Belki kendimi çok güzel bulmuyordum. (Bu cümleleri kahkahalar atarak söylüyor.) Hakikaten yani birilerinin dikkatini çekemiyordum belki. Bir de demek ki kendimi yetenekli buluyordum ve bunu biriyle paylaşma isteği duyuyordum.

Peki, resimle olan ilişkiniz nasıl başladı, tiyatroya olan ilginiz resme nasıl ve niye evrildi?

Aslında hep resim yapıyordum. Gazi’den önce de resim yapıyordum. Lisede Fransızca hocamız Önay Acartürk, okulun koridorlarında kişisel sergi yaptı bana. Bu, bir lise öğrencisi için inanılmaz teşvik edici bir yönlendirme. Sonra şöyle bir cesaretim vardı benim. Köylü çocuğuyum ben mesela, Ankara’dan otobüse binip Cağaloğlu’na gelip Milliyet gazetesinde çocuk sayfası yapan Yalvaç Ural’ı bulup “Hocam bak ben bunları çizdim, çizgi roman gibi bir şey yapabilirim” dedim. Cesarete bak! Daha Gazi’ye girmeden resimlerimi alıp Ankara’nın en bilindik yeri olan Kızılay’da, gökdelenin önünde – o zaman bir taneydi, şimdi her yer gökdelen- duvarda sergiledim.

Neden tiyatro eğitimi değil de resim eğitimi aldınız? O tercihi nasıl yaptınız?

Şöyle anlatayım. Bir gün mahalledeyim, duydum ki Levent Kırca, mahalledeki Güçsüzler Yurdu’nun tiyatro salonuna provaya geliyor. Utana sıkıla gittim Levent abiye, “Ben tiyatroya çok meraklıyım, provalarınızı izleyebilir miyim?” falan dedim. “Tamam, gel” dedi. Ben ertesi gün gittim, merdivenlerde oturuyorum onları bekliyorum. Geldiklerinde ayağa kalktım saygıyla. Baktı herhalde “Bu çocuk hevesli bu işlere” diye düşünüp “Yarın spotlar gelecek, onları teslim al” dedi. Sonra resim yapıyorum diye bez afiş yazarken ona yardım etmemi istedi. Batı Sinemasında oynanacaktı oyun, küçük bir rol verdi. İzmir’e gittik. İzmir’de “Konservatuvar sınavına gireceğim” dedim. Levent ağabey dedi ki “Ben girdim, kazanamadım. Torpilim yoktu. Sen yeteneklisin, su akar yolunu bulur.” Ben de resim okuyayım, diye karar verdim.

İlyas Özçakır’ın yönetmenliğindeki Büyük Zarifi Apartmanı oyununda Gafur Uzuner, canlandırdığı Leandros karakteri ile etkileyici bir performans sergiliyor.
Uzuner, Türk televiyon tarihinin efsanelerinden Çiçek Taksi’deki karakteri ile unutulmazlar arasına girdi.
Sanatçı, İnci Taneleri isimli diziye de konuk oyuncu olarak katıldı.

EGEMEN BOSTANCI İLE NASIL TANIŞTI?

Bu kararınızdan mutlu musunuz?

Mutluyum, çünkü Gazi’yi bitirdiğimin neredeyse bir ay sonrasında İstanbul’a bir iş için geldim. İlk gece bir yerde sahneye çıktım, misafir olarak davet etmişlerdi beni. Çıktım, iki üç taklit yaptım, fıkramı anlattım. Tam müzikaller dönemiydi. Hisseli Harikalar Kumpanyası’nı yapan Egemen Bostancı, -benim ulaşma ihtimalimin sıfır olduğu bir isim-, Hürriyet gazetesinin sahibi Erol Simavi’yle yemek yiyormuş orada. Garson geldi “Egemen Bostancı sizin numaranızı istiyor?” dedi. “Ne!” dedim, “Evet, telefon numaranızı istiyor” diye tekrarladı garson. Ev telefonunu yazdım “Ama Ankara’dayım ben” dedim. Az sonra Egemen Bey masamıza geldi, oturdu. Ertesi gün beni Haldun Dormen’e götürdü “Size yetenekli birini getirdim” dedi. Haldun Dormen’in yönettiği, birçok ünlü oyuncunun yer aldığı “Müzikal Kahkaha” diye oyunda kendime yer buldum böylece.

Sonra Şan Tiyatrosu’na devam ettim. Adile Naşit, Şener Şen, Müjdat Gezen, Perran Kutman, Nevra Serezli, Ayşen Gruda oradaydı. Böyle 100 bin isim sayabilirim. Hepsi Türkiye’de çok önemli oyuncular. Ben okulun hasını orada gördüm yani onlarla oynayarak öğrendim.

Hayatınız nasıl bölünmüştü, tiyatro neredeydi, resim neredeydi?

Şimdi şöyle bir şey var. Birilerinin seni beğenmesi, alkışlaması, sahneye çıkıp hemen reaksiyon almak başka. Resim öyle değil. Götüreceksin, sergi yeri bulacaksın vesaire. Tiyatroda çıkıyorsun, oyununu oynuyorsun, alkışlanıyorsun ve sana para veriyorlar. Anadolu’nun bağrından İstanbul’a gelmişsin, tutunman çok kolay değil ve sen çok iyi bir yerden başlıyorsun! Hani, Haldun Taner diyor ya “Atlar insanlardan şanslı dostum. Nedeni açık. Çünkü bütün safkanlar Veliefendi’de her koşuya aynı hizadan başlar.” İnsanlar öyle değil ki! Ben şanslıydım, iyi yerden başladım. O şansı doğru kullandığımı söyleyebilirim. Sonuç itibarıyla tiyatro öne geçti. Ama resim yapmaya devam ettim. Özellikle Haldun Dormen ve rahmetli Metin Serezli beni inanılmaz desteklediler. Çok sulu boya yapıyordum. Metin Ağabey “Sana geleyim, bana sulu boya dersi ver” diyordu. Haddime mi ben Metin Serezli’ye ders vereyim! Utandım ve “Gelin” diyemedim hocaya. Bir taraftan sergiler açmaya başladım. Haldun Hoca benden resimler alıyordu, Tilbe Saran’a, Aliye Uzunatağan’a hediye ediyordu. Böyle, çok onore edici bir süreç oldu.

Resim pratiğinizde farklı dönemleriniz var mı? Son dönem eserlerinizde ağırlıklı olarak ortaya çıkan kırmızı rengi, gökyüzünde yüzen balıkları ya da koşan atları görüyoruz…

Yaklaşık 7-8 sene önce, dizi oyunculuğu da çok yorucu olduğundan resme daha çok zaman ayırmak istedim ve oturdum bir üretim planı oluşturdum kendimce. Benim imzamın olduğu, bana ait sözcükler, kelimeler olmalı diye yola çıktım. Sırf duygu ve düşünce değil, akademik ve artistik anlamda da estetik anlamda da ne yapabilirim diye düşündüm. Herkese benzemeyen bir şey yapmalıydım. Sırf ben kırmızı boyamıyorum herkes boyuyor ama ben böyle boyamalıyım, dedim. Benim işi yapış biçimim var ama seyredenin niyeti var. O çok kıymetli yani önemli olan kabul görmesi. Hocalar “Acayip cesaret ama çok doğru kullanmışsın, iyi kullanmışsın” diyor. Bu sözleri duymak çok hoşuma da gidiyor.

“HAYIR DEME LÜKSÜM VAR ARTIK; İSTEMEDİĞİM HİÇBİR İŞTE OYNAMIYORUM”

Atölyeniz Şile’de. Neden özellikle orayı tercih ettiniz? Çalışma ritminiz nasıldır?

Ben doğayı seven bir insanım. Köy hayatından geldiğim için betonların olmadığı yerde yaşamayı seven bir insanım. Şile’de coğrafya şahanedir, hareketlidir. Şile’de ortamım güzel. Daha keyifli üretiyorum. Son sekiz yıldır resmi iş haline getirdim. Sanat eseri yaparken bir başıma çok daha iyi üretildiğini düşünüyorum. Sabah kalkar kalkmaz elimi yüzümü yıkayınca bir önlük giyiyorum hemen. Bu işe, başlama duygusu veriyor bana. Bahçede kedileri besliyorum, bir iki saat çalışıyorum, sonra kahvaltı faslı başlıyor. En verimli saatler yine de sabah saatleri bana göre. Bir de gece 11’den sonra, el ayak çekilince güzel çalışıyorum. Canımın istemediği zaman da resim yapmıyorum.

Dizi oyunculuğu yorucuydu, dediniz. Siz, tiyatro, sinema, televizyon ve dijital mecralar geçişini yaşadınız. Bu değişim, oyuncu, sektör ve izleyici arasındaki ilişkiyi nasıl etkiledi sizce?

Eskiden tek televizyon kanalı vardı, yedi tane konservatuvar vardı, şimdi sayıları arttı. Oyuncular, yönetmenler çoğaldı. Yarış bazen nitelik getiriyor ama rakipler de çoğalıyor. Sürecin içinde gelinen yerde işinizi yapacağınız çok alan var ama herkes birbiriyle yarıştığı için süreler uzadı, ticaret haline geldi. Dünyanın en kral işini yapın, ticari değeri yoksa önemi yok. Kimse 45 dakikanın üzerinde bir dizide oynamak istemez. Ama sistem öyle kurulmuş. Değiştiremediğiniz zaman sistemin dışında kalmayı göze alacaksınız. Ben hayır deme lüksü olan oyunculardan, hatta ressamlardan biriyim. Hayır deme lüksünün şahane bir şey olduğunu geç anladım. Çünkü daha önce imkânım yoktu. Şimdi, istemediğim hiçbir işte oynamıyorum.

Gafur Uzuner, resimde kendi dilini, renklerini bulma çabasının yaklaşık 7-8 yıl önceye dayandığını anlatıyor. Resimlerindeki kırmızı tonu hemen “Gafur Uzuner” imzasını akla getiriyor.

İstediğiniz işlerin özellikleri neler?

En kestirme yoldan şöyle anlatayım; eskiden koca burnuma bakıyorlardı “Renkli gözlü, şive de yapıyor.  Gel Karadenizliyi oyna” diyorlardı. Şu anda yaptığım, beni mutlu eden bütün işler, eski işlerime benzemeyen işler. Ters köşe işleri seviyorum.

O işlerden biri de sanırım Büyük Zarifi Apartmanı oyunu…

O çok başarılı bir proje. İlyas (Özçakır) çok iyi planlamış. İçime çok sindiği için kabul ettim. Çünkü oyunda yaşananlar herkesin başına geliyor. Yalnız, agresif, duygularını bastıran bir adamı canlandırıyorum. Seyirciyle o kadar iç içe oynamak bambaşka bir durum.

Önümüzdeki dönemde sizi yeni oyunlarda, dizilerde görebilecek miyiz? Resimle ilgili neler yapmayı planlıyorsunuz?

Büyük Zarifi Apartmanı devam ediyor. Umarım daha uzun süre de devam eder. Ayrıca çeşitli oyun önerileri geliyor. Onlara bakıyorum. Bu arada yaz aylarında da Bodrum’da bir sergi açacağım.

Bunca yoğunluğunuz arasında zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.