Timurtaş Onan ile şehir, insan ve sanat üzerine…

İlgili Yazılar

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Profesyonel sanat hayatında 40. yılını kutlayan fotoğraf sanatçısı ve yönetmen Timurtaş Onan, çocukluk yıllarında başlayan merakından bugüne uzanan üretim sürecinin kapılarını aralıyor. Sadece bir gözlemci olarak değil, bağ kurduğu hayatların bir parçası olarak üreten Onan’la; sinemanın büyüsünden sokakta karşılaştığı insanlara, sosyal sorumluluk temelli çalışmalarından deneysel arayışlarına uzanan çok yönlü sanatçı portresini konuştuk.

SÖYLEŞİ: BERRA ÜÇÜNCÜ

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

1956 yılında İstanbul’da doğan fotoğraf sanatçısı ve yönetmen Timurtaş Onan, ruhuna işleyen insanları ve mekânları birbirinden ayırmadan anlatan bir sanatçı. Bizler gece uyurken Beyoğlu’nun hiç uyumayan ara sokaklarından, Tarihi Yarımada’da bir kahvehanedeki anları yakalayıp önümüze koyarak bizlere hikâyeler anlatıyor. “Öteki” olmaya dair, çoğu zaman fark etmeden yanından geçip gittiğimiz hayatları bir kareye sığdırıp kitaplarında gösteriyor. Tanıştığı özgün insanları, şehrin kaybolmaya yüz tutmuş sokaklarında çektiği fotoğraflarla hafızalara kazıyor. Eserleri yalnızca fotoğraf sanatı açısından değil, kentin ve orada geçen benzersiz hayatların hafızasını da temsil ettiği için büyük önem taşıyor. En son çıkan “İstanbul’un Hanları” adlı kitabında Timurtaş Onan; ömrünü orada geçirmiş ustaların günlük yaşantılarını fotoğraflarla aktarıyor. Eminönü’nün hanlar bölgesinden geçip giden bizler, bu kitap sayesinde belki de artık oradan her geçişimizde buranın büyüleyici atmosferini ve zanaatin de ötesindeki değerini derinden fark edebileceğiz.

Berra Üçüncü, Timurtaş Onan ile 40. yılında sanat yolculuğunu konuştu. Fotoğraf: Azra Kaya

Sizi “yönetmen” ve “fotoğraf sanatçısı” olarak yaptığınız projelerle tanıyoruz. Peki ya siz, kendinizi tanıtmak ister misiniz?

13 yaşımda Michelangelo Antonioni’nin Blow Up filmini gördükten sonra fotoğrafçı olmaya karar verdim. O dönem İtalyan sinemasının hayranıydım. Mesela Fellini, Visconti… O dönemlerde tam bir sinefildim, Sinematek’e giderdim. Film Arşivi diye bir yer vardı Harbiye’de. Fellini’nin Roma’sını, Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı’nı orada gördüm. O zamanlar altyazı yoktu. Tekst verirlerdi, onu incelerdik. 14-15 yaşlarında gelen tek çocuk bendim.

Babamın Kodak Retinette makinesiyle başladım fotoğraf çekmeye. Reklam sektöründe uzun yıllar profesyonel olarak çalıştım 20 yıl önce “Sadece kendi istediğim projeleri gerçekleştirip sergilerimi açacağım ve kitaplarımı yapacağım” dedim ve o zamandan beri de böyle yaşıyorum. Sosyal konularda belgesel filmler çektim.

Gençken uyumsuzluk yaşadığımda beni kurtaran biraz müzik ve sinemadır. Onun içinde var oldum. Mesela DJ’lik yaptığım zaman “Ben bir şeyler becerebiliyorum” dedim. Dışarı çıktığımda insanlara bakarım. Bazen onları böyle bir role koyarım. Bir insanı çekiyorsam bir şey görmüşümdür orada. Projelerimi de öyle yaparım. “Beyoğlu Geceleri” diye bir proje yapmıştım. Gece vakti arka sokaklarda rastladığım insanları çekmiştim. Başkalarına göre biraz zor belki ama benim için çok kolaydı. Hani “outcast” diyorlar ya, o tür insanlara karşı daima bir sempatim uyanır. Yani yabancılık çekmem o ortamlarda.

Timurtaş Onan’ın 40. yıl sergisi, Bir Sokak Sergüzeşti adıyla 6 Ocak’ta Galeri Işık’ta açıldı. Foto: Azra Kaya

ÖN PLAN, ARKA PLAN İLİŞKİSİ ÇOK ÖNEMLİ

Bir karenin içerisine yerleştirdiğiniz nesne ve insanlarla kompozisyon oluştururken nelere dikkat ediyorsunuz? Sanat anlayışınıza göre oluşturduğunuz kare içinde neleri barındırmalı?

Projeye göre değişiyor. Bazen klasik kompozisyonlarla bir seri hazırlıyorum. Ön plan, arka plan ilişkisi çok önemlidir bana göre. Bir karenin içindeki her eleman birbirini desteklemelidir. Ama projeye göre de standart kompozisyon kurallarının dışına çıkıp aynı zamanda farklı teknikler de kullanabilirim.

Mesela son olarak, bayat film kullanarak ve çapraz banyo yaparak gerçekleştirdiğim deneysel bir proje. Olan “Dönüşen Şehir” projesinde olduğu gibi. Diana F fotoğraf makinesiyle çekim yaptım. Plastik bir merceği olup net değildir görüntü tam olarak. Vinyet yapar ve bazen içeriye ışık sızdırır.

Dönüşen Şehir’in enstalasyonunu eşim Sennur Onan “Gökdelenler yükselirken hatıralar aşağı doğru çekilir” fikrinden yola çıkarak gerçekleştirdi.

Sanatsal çalışmalarınızda özellikle üzerinde durduğunuz mekanlar var mı?

Beyoğlu ve Tarihi Yarımada önemlidir benim için. Yeni çıkacak kitabımda “Beyoğlu – Eski Yeni”, sayısız hayat yaşamış ancak asla nabzını kaybetmemiş bir mahalleye dokunaklı bir övgü niteliğinde.

Tarihi Yarımada, fotoğrafa ilk başladığım günden bu yana beni her zaman cezbeden bir yer olmuştur. Oradaki günlük yaşamını insan ve mekân odaklı çalıştım. Farklı kültürlerin ve yaşam biçimlerinin uzun yıllardır iç içe geçtiği, son derece katmanlı bir yapıya sahiptir burası. Bu kültürel zenginliği en iyi, orada yaşayan insanlarla kurduğum sohbetlerde hissederim. Kahvelerde oturur, izler ve fotoğraf çekerim.

“Dışarıdaki” kavramını çok severim ve kendimle özdeşleştiririm. Dışarıdakiler serimde Dolapdere’de çöp toplayanlar yer alıyordu. Yani toplum tarafından aslında dışlanmış insanlar.

Ayrıca 80’li yıllardan beri Dolapdere, Sulukule, Edirne gibi mekânlarda Romanların yaşamını çalışıyorum. Onların olmadığı bir dünyayı düşünemiyorum. Her zaman fotoğraf çekmek için değil, bazen sadece vakit geçirmek için de giderim. O insanları ve o hayatı seviyorum.

Enstalasyonunu eşi Sennur Onan’ın yaptığı Dönüşen Şehir’ sergisini, “Gökdelenler yükselirken hatıralar aşağı doğru çekilir” fikriyle yaptıklarını söylüyor sanatçı.

FOTOĞRAF HAYATIMDA DAHA YOĞUN YER TUTTU

Filmleriniz de var. Birini diğerinden daha çok tercih etme nedeniniz varsa bu nedir?

İkisi de benim için önemli olsa da fotoğraf, hayatımda filme kıyasla daha yoğun bir yer tuttu. Kısa metrajlı belgesellerimi sosyal sorumluluk düşencesiyle ürettim. Hanlar kitabı da aynı yaklaşımla, toplumsal bir sorumluluk duygusuyla ortaya çıktı.

Sanatçının bulunduğu mekânlar ve orada yaşayan insanlarla çalışırken hassasiyet göstermesi gerektiğini düşündüğünüz durumlar var mı?

Fotoğraf çekerken hiçbir zaman “Ben oradan ne alırım?” diye düşünmem. İnsanlara müdahale etmem. Belgesellerimde herkes istediği gibi konuşur, istediği gibi davranır. Fotoğraflarımda da yaklaşımım aynıdır. Kişinin kendi olduğu an benim için önceliklidir. Bazen bir role girerler; o hâlin de kendine özgü, güzelliği vardır.

En son çıkan “İstanbul’un Hanları” adlı kitabında Timurtaş Onan; birçok ustanın fotoğrafını çekip onları ölümsüzleştirirken ömrünü orada geçirmiş bu insanların günlük yaşantılarını aktarıyor.

BİR HAN BENİ DİĞERİNE GÖTÜRDÜ

“İstanbul Antolojisi” adlı çalışmanızdan bahseder misiniz? Bu sıralama nasıl ortaya çıktı ve İstanbul’un hanları konusuna nasıl karar verdiniz?

İstanbul antolojisi 5 kitaptan oluşuyor, “Her Şeye Rağmen İstanbul” serinin ilk kitabıydı ve ‘80’lerden bugüne belgesel tatta bir seçki idi, İkinci kitap “İstanbul Bir Garip Şehir” street tarzında nadir rastlanan an fotoğraflarından oluşuyordu, Üçüncü kitap ”İstanbul Zamansız” son 25 yılın portfolyosundan bir seçki idi, dördüncü kitap ”İstanbul’da Hanlar “ şöyle oluştu:

Tarihi Yarımada’nın neredeyse her sokağına girerek oradaki yaşamı anlamaya çalışıyordum. Yaklaşık on beş yıl önce Büyük Yeni Han’ı, Valide Han’ı düzenli olarak ziyaret etmeye başladım. Atölyeleri gezdim, orada çalışan insanlarla yakınlık kurdum. Zamanla kendiliğinden bir bağ oluştu ve bu ilişkiler yıllar içinde dostluğa dönüştü. Hâlâ görüşüyoruz; hatta sergi açılışlarımıza bile geldiler. Hanlarda üç kez öğrencilerimle atölye çalışmaları da yaptım. Bu dostluklar geliştikçe, sonunda kendi kitabımı yapma fikri doğdu. Bir han beni bir diğerine götürdü; bir ustadan başka bir ustayı tanıdım. Hanlar üzerine tek başına bir iş üretmeyi düşündüm. Bu süreçte hanlara dair kapsamlı bir arşiv oluşturdum. Portreler ve mekân çekimleriyle güçlü bir siyah-beyaz kitap ortaya çıkmasına özellikle dikkat ettim.

Kitabın tasarımını eşim yaptı. Yazar arkadaşım Özgür Gezer sürece önemli bir katkı sundu; hanlardaki ustalarla görüşerek onlardan anekdotlar derledi ve kitabın metinlerini bu anlatılar üzerinden kaleme aldı. Bu çalışma, önceki işlerimden farklı bir yerde duruyor.

Antolojinin beşincisi “Beyoğlu Eski -Yeni” ise yakında yayımlanacak.

Hanlar geçmişteki rolünü günümüzde kaybetti. Kitabınızda hanların eski cazibesinden izler bulabilecek miyiz?

Evet, tabii ki. Tarihi Yarımada aslında muazzam bir yer. Bugün çok farklı bir noktada; bambaşka bir hâli var. Balat ve Fener gibi semtler ise zaman içinde büyük bir dönüşüm geçirdi. Hanların bir kısmı eski görünümünü kaybetmiş durumda; yaklaşık yirmi–yirmi beş tanesi ise özgün yapısını hâlâ koruyor. Diğerlerinin yalnızca dış cepheleri ayakta, iç mekânları ise çoğunlukla alışveriş alanlarına dönüşmüş.

Dönem dönem tekstilcilerin yoğunlaştığı, atölyelerin açıldığı zamanlar olmuş. Sonrasında pek çok hana ek binalar yapılmış; bu müdahaleler görüntüyü epey bozmuş olsa da ana yapı hâlâ hissediliyor. Zincirli Han, örneğin, çok güzeldir. Büyük Valide Han, Büyük Yeni Han gibi hanlar ise diğerlerine kıyasla hâlâ daha cazip mekânlar. Oralara girdiğinizde adeta tarihin içine adım atarsınız.

Fotoğraflarımda hem mimari yapıya hem de bu mekânların içinde süren yaşama özellikle yer verdim.

ARA GÜLER’İN ZAMANINDAKİ GİBİ DEĞİL ARTIK

Çektiğiniz fotoğraflara dönüp baktığınızda mekânların ve toplulukların değiştiğini görmek size ne hissettiriyor? Özellikle İstanbul’a dair artık kaybolmasından korktuğunuz neler var?

Mesela hoşgörü yok. Her yerde yasaklar var. Hayat öyle değişti. Beni onlar çok etkiler.

Bir yere fotoğraf makinemle girdiğimde çoğu zaman, “Fotoğraf mı çekeceksiniz?” diye soruyorlar. Ara Güler’in zamanındaki gibi değil artık. O dönemde insanlar fotoğraf çekildiği için teşekkür ederdi. Bugün ise daha tepkililer. Ben genellikle insanları yumuşatırım, ciddi bir sorun da yaşamam; ama yine de insan kendini iyi hissetmiyor.

Her şey yasak, hoşgörü giderek azalıyor. Türkiye’de yaşamanın belki de en güzel yanı hoşgörüydü; o da kayboldukça hayat biraz daha yaşanmaz hâle geliyor. Her yer, gördüğünüz gibi, global markalarla dolu. Neoliberalizm bu anlamda çok sert vurdu.

ÇEKİM TERCİHİMİ PROJEYE GÖRE BELİRLERİM

Siyah-beyaz veya renkli çekim yaparken tercihinizi neye göre belirlersiniz?

Projeye göre belirlerim. Örneğin gece Beyoğlu’nu çektiğimde, yapay neon ışıklar ve yoğun renkler güçlü bir atmosfer oluşturur. Bu renkler hem hoşuma gider hem de gecenin ruhunu daha iyi yansıttığını düşünürüm. Çekime başlamadan önce “Bu çalışma renkli olmalı” diye düşünürüm; o karar mutlaka kendiliğinden gelir.

Yapay zekâyla elde edilen görüntüler ve gelişen bu teknoloji hakkında düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Sizce bu değişimlerin fotoğraf sanatına ne gibi etkileri olabilir?

An fotoğrafı bambaşka bir şeydir. Benim ürettiğim iş, daha çok klasik fotoğraf ya da an fotoğrafı çizgisindedir. Fotoğraf ilk ortaya çıktığında ressamlarında tepki gösterdiklerini biliyoruz. Yapay zekânın benim için asıl faydası, edit sürecinde ortaya çıkıyor. Teknik müdahalelerde işi kolaylaştırıyor. Bu konuda oldukça başarılı. Bunun dışında, üretim sürecimde belirleyici bir katkısı olduğunu söyleyemem. Ancak farklı ve daha kreatif bir fotoğraf üretiminde, deneysel işler için kullanılabilir. Deneysel çalışmalarım da var; bu işleri “Photographe Noir” adlı ayrı bir profil üzerinden üretiyor ve sergiliyorum. Bazı sergilere de bu isimle katılıyorum. Yapay zekâyı belki bu alanda kullanabilirim. Kavramsal üretimde her araç kullanılabilir.

TARİHİ YARIMADA İLE İLGİLİ AYRI BİR PORJE DAHA

Yeni projelerinizden bahseder misiniz?

Ocak ayında İstanbul Antolojisi serisinin beşinci kitabı Beyoğlu Eski Yeni yayımlanacak.

Beyoğlu’nun katmanlı tarihini izlerken, 2000’li yılların sokak hayatını canlı detaylarla yakalıyor. Sevilen yerel figürlerin -zanaatkârlar, sanatçılar, esnaf, müzisyenler, sokaklarını sık sık ziyaret eden gizemli kişilikler- portrelerinin yanı sıra İstiklal Caddesi’nden akan sonsuz insan selinden seçilmiş isimsiz yüzleri bir araya getiriyor. Kitap, yüzyıllardır İstanbul’un kültürel hayal gücünü şekillendiren bir mahallenin nadir bir görsel kronolojisini sunuyor.

Tarihi Yarımada’yla ilgili ise ayrı bir projem var. Bunu üç fasikül olarak tasarladım; çünkü oradaki her bölge kendine özgü bir karaktere sahip. Yedikule’den Samatya’ya, oradan Sirkeci–Yedikule arasındaki banliyö hattına ve Kadırga’ya uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Bu bölgelerde çok özel insanları fotoğrafladım: araba tamircileri, boya ustaları, esnaf… Sık sık gittiğim bir kahve vardı; şimdi orası da kaldırıldı. Her şey turizme uyarlanıyor ve mahalleler giderek özgünlüğünü kaybediyor. O bölge zaten 1970’lerde büyük bir dönüşüm geçirmişti. Ben oradaki yaşamı yalnızca mekânlar üzerinden değil, insanlarıyla birlikte belgeledim. Ortaya çok büyük bir arşiv çıktı. Bu çalışmaları da üç ayrı kitap olarak yayımlamayı planlıyorum.

Ayrıca, Antalya’da on yıl yaşadım. Batı Toroslar’daki dağ köylerinde, özellikle Akseki bölgesinde Yörüklerle çok güçlü ve kapsamlı bir arşiv oluşturdum. Ardından Romanlarla ilgili bir kitap yapmayı planlıyorum; 1980’lerden bu yana onları fotoğraflıyorum.