“Edebiyatın işlevinin, ısrarla ve inatla hakikati göstermek olduğunu düşünüyorum”

İlgili Yazılar

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

Prof. Aydın Ayan: Kendi kozamı sabırla ve çalışarak örebildim

Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Prof. Aydın Ayan,...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

71. Sait Faik Hikâye Armağanı kapsamında bu yıl ilk kez verilen Doğan Hızlan Özel Ödülü’nü, Öteki Hayvanlar adlı kitabıyla alan Derya Sönmez, denizler ve balıkçılar yoluyla Sait Faik ile edebi akrabalığı olan bir yazar. Metaforları yerli yerinde kullandığı, kelimeler arasında yeterince sessizlik bıraktığı öyküleri için “Kurmacada beni en çok cezbeden şey, görünmeyeni sezdirme çabasıdır” diyor. Sönmez’e göre, hakikatin önemsizleşmesi, çağımıza ait pek çok sorunun kalbinde duran mesele.

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

 

Yazar Derya Sönmez, Öteki Hayvanlar adlı ikinci kitabıyla, 71. Sait Faik Hikâye Armağanı Doğan Hızlan Özel Ödülü’nü aldı. Aynı kitap 2025’te, 15. Türkân Saylan Sanat Ödülü’ne layık görülmüştü. Sönmez’in, 2022’de Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü alan ilk kitabı Sırça Kanatlar ile zaten kendi okur kitlesi oluşmuştu. Sait Faik kapsamında ilk kez bu yıl verilen özel ödül ise Sönmez’in usta ile arasındaki edebi akrabalığının daha geniş kitlelerce fark edilmesini sağladı. Ayvalıklı olan yazar, ödülün kendisini çok mutlu ettiğini söylerken Sait Faik ile bağını, “İkimiz de denizci, balıkçıyız. Belki bu ortaklık aramızda doğal bir yakınlık duygusu oluşturuyordur” diye yorumluyor. Denizleri, Ayvalıklı mübadil bir ailenin kızı olarak yaşatan, ailesine bakınca mübadelenin hâlâ hayatlarında olduğunu söyleyen Sönmez, “Hikâye anlatmanın, insanın yaşadıklarıyla başa çıkmasının etkili yollarından biri olduğunu muhtemelen onlardan öğrendim” diyor. Ailesini mübadelede taşıyan denizler, günümüzde mültecilere bolca mekân oluyor. Elbet bu gerçek, bir deniz kızı olarak Sönmez’in kaleminden kaçmıyor. Zaten o, edebiyatında gerçeğin izini sürüyor. Haber alma kanallarının gerçeği bulandırdığını, tanınmaz hâle getirdiğini belirten, bunun da bir gizleme yolu olabileceğini söyleyen Sönmez, “Hakikatin önemsizleşmesi, çağımıza ait pek çok sorunun kalbinde duran mesele. Edebiyatın işlevinin, ısrarla ve inatla hakikati göstermek olduğunu düşünüyorum” diyor.

Sönmez’in anlattığı hikâyelerde yaşadığımız hayat, özellikle de insan ilişkileri türlü şekillerde karşımıza çıkıyor. Bir dal kırılıyor, bir evlilik kırılıyor. Karidesler akvaryumun dışına atlıyor, “çocuk sanki gerçekten akvaryumun içinde” oluyor. Sisin içinde bir gemi beliriyor, bazı adamlar sisin içinde yaşıyor… Balıklar, tekneler, ormanlar, ağaçlar… Sönmez, metafor zenginliğiyle anlatımını büyütüyor… Üstelik de bunu kelimelerin arasında kuyumcu titizliğiyle bir sessizlik payı bırakarak yapıyor. Usul usul, sakin sakin, hayatın tekinsizliğini yazıyor. “Kurmaca dünya kurarken beni en çok cezbeden şey, görünmeyeni sezdirme çabası” diyen Sönmez için hakikati gösterme çabasının bir parçası da metaforlar. Öteki Hayvanlar’da özellikle çokça hayvan imgesiyle algımızın sınırlarını genişleten, “Bu kitabı yazarken zihnimi meşgul eden temel mesele ‘bir başkası’ yani “öteki’ydi” diyen Sönmez ile bütün bu meseleleri konuştuk.

Yazarımız Duygu Özsüphandağ Yayman, Derya Sönmez ile Alakarga Yayınları ve Yazıyorum Dergi tarafından Kasım ayında Bilim Beyoğlu’nda düzenlenen Tomris Uyar Öykü Günleri’nde görüştü.

“SAİT FAİK, ENDER BULUNAN BİR TAŞ GİBİ”

İkinci öykü kitabınız Öteki Hayvanlar ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nda bu yıl ilk kez verilen Doğan Hızlan Jüri Özel Ödülü’nü aldınız. Sait Faik adını taşıyan bu ödül size ne hissettirdi?

Çok mutlu oldum. Haberi aldığım andaki heyecanımı anlatmak zor. Bir gün önce de kitabımın Türkân Saylan Sanat Ödülü’ne değer bulunduğunu öğrenmiştim. Onun sevinci hâlâ tazeydi. Sait Faik, öykücülüğümüzün büyük ustası; Doğan Hızlan ise edebiyata uzun yıllar emek vermiş bir isim. Bu iki değerli edebiyatçıyla birlikte anılmaktan onur duydum. Ödüllerin benim açımdan en önemli tarafı, kitabımın jüriyi oluşturan kıymetli yazarlar tarafından okunmasıydı. Jüride, eserlerini yıllardır okuduğum, yazarlığımı ve edebi dünyamı besleyen isimler vardı. Kitabımın böyle nitelikli bir okurluk süzgecinden geçmesi çok kıymetliydi.

Sait Faik öykülerinde denizler, denizciler, balıkçılar, kuşlar, özetle doğa başat etkendir. İki öykü kitabınızda da denizler, rüzgârlar, kuşlar, ormanlar sıkça karşımıza çıkıyor. Sait Faik’in öykü dünyasıyla aranızda bir akrabalık bağı buluyor musunuz?

İkimiz de denizci, balıkçıyız. Belki bu ortaklık aramızda doğal bir yakınlık duygusu oluşturuyordur. Sait Faik son derece kendine özgü, eşine az rastlanır bir yazar. Öykülerini okurken sanki doğrudan iç dünyasından, kendi mizacından kaynaklanan bir şeyin etkisi altına girdiğimi hissediyorum. Ender bulunan bir taş gibi. Çok ayrıksı bir kişilik, kimseye benzemiyor, benzemeye de niyet etmiyor. Öykülerini herkesin kolay kolay erişemeyeceği bir içtenlikle yazmış. Büyüsünü veren de bu bence. Ben de böyle bir özgünlükle yazabilmek isterim. Eğer bir akrabalık söz konusu olacaksa kendine özgü olanın peşinden gitme ısrarı konusunda olsa keşke. Çünkü bana kalırsa yazarın her şeyden önce kendi sesini duyması, o sesi tanıması ve ona sadık kalması gerekir.

Midilli mübadili Ayvalıklı bir aileden geliyorsunuz. Öteki Hayvanlar kitabınızın son öyküsü, Rüzgârın Nefesi yahut Tatilcilere Birtakım Tavsiyeler, karşı kıyıdan Ayvalık’a dönen bir mübadilin öyküsü. Çocukluğunuzdan bu yana biriktirdiklerinizle, aileden dinlediklerinizle mi oluştu?

O günleri düşündüğümde mübadelenin geçmişte yaşanıp bitmiş bir olay değil, hâlâ hayatımızın parçası olduğunu fark ediyorum. Bir yanıyla aradan uzun zaman geçmiş gibiydi, anneannemin henüz çocuk olduğu zamanlardan söz ediliyordu. Bu, bana neredeyse tarih öncesi kadar uzak görünüyordu. Ama öte yandan etkilerinin hâlâ sürdüğünü, gündelik yaşantımıza sızdığını hissediyordum. Aile büyüklerimiz sürekli o dönemde başlarından geçen hikâyeleri anlatırdı. Hikâye anlatmanın, insanın yaşadıklarıyla başa çıkmasının etkili yollarından biri olduğunu muhtemelen onlardan öğrendim. Fakat ilginç bir şekilde, mübadeleden hemen sonra Yunanistan’da bu konuda çok sayıda roman ve öykü yayımlanmasına karşılık bizde edebiyata epey geç dönemde yansımış. Oysa travmayı rahatça konuşulabilir bir sınıra çekmek, onu söze dökmek iyileşmenin bir parçası. Ondan söz etmemek, yaşanmamış, hiç olmamış gibi davranmak ise sanki acıyı mühürlüyor, daha da derinlere ittiriyor. Aile büyüklerimizde “geri dönme arzusu” son derece belirgindi. Ben de Rüzgârın Nefesi yahut Tatilcilere Birtakım Tavsiyeler adlı öykümün çatısını bu duygu üzerine kurmak istedim. Bir gün mutlaka döneceklerine, geride bıraktıklarını yerinde bulacaklarına inanıyorlardı. Rumlar da benzer bir duyguyla Ayvalık’a geliyorlardı. “Gâvur” evlerinin kapısı çalınıyor, gidenlerin kendileri olmasa bile çocukları, torunları o evleri görmek, o havayı bir kez daha solumak istiyordu.

“ŞİDDET, ÇOĞU ZAMAN PORNOGRAFİK BİR BİÇİMDE SUNULUYOR”

Cunda’da Akşam Hazırlığı öykünüz, yine memleketinizin sahillerinden, denizlerdeki dramatik tezatlığa çarpıcı bir bakış olarak ölümle yaşamı toplumsal düzlemde yan yana getiriyor…

Bir yanda göçmenlik, diğer yanda tatil beldelerinde eğlencenin neredeyse bir performansa dönüşmesi… Televizyon, internet, sosyal medya üzerinden savaşları, yıkılan kentleri, öldürülen insanları izliyoruz. İzlemek bile değil, bu görüntülere maruz kalıyoruz aslında. Şiddet çoğu zaman pornografik bir biçimde sunuluyor. Başta sarsıcı olan şeyler, zamanla hiçbir duygu uyandırmamaya başlıyor. Peki, bütün bu haber akışı içinde gerçekten olup bitenden haberdar olabiliyor muyuz? Bana kalırsa hayır. Bugün haber alma kanallarımız büyük ölçüde işlevini yitirmiş durumda. Bilgi saniyeler içinde yayılıyor ama bu hız, gerçeği berraklaştırmaktan çok bulandırıyor. Haber kanallarının gerçeği bozup, deforme edip tanınmaz hâle getirdikten sonra önümüze koyduğunu düşünüyorum. Belki de bir şeyi gizlemenin en etkili yolu tam olarak budur. Sahte haberler, manipüle edilmiş görüntüler, bağlamından koparılmış alıntılar… Her ne kadar bilgiye anında ulaşıyor gibi görünsek de çoğu zaman kendi sesimizin yankısından başka bir şey işitemiyoruz. Hakikatin önemsizleşmesi, bana göre çağımıza ait pek çok sorunun kalbinde duran mesele. Edebiyatın işlevinin, ısrarla ve inatla hakikati göstermek olduğunu düşünüyorum.

Derya Sönmez, 71. Sait Faik Hikâye Armağanı Ödül Töreni’nde Doğan Hızlan Özel Ödülü’nü Doğan Hızlan’ın elinden aldı.

Öteki Hayvanlar ismi, kitabın bütününü yansıtıyor. Hem pek çok öyküde hayvanlar var hem “sosyal hayvan” olarak insanın öteki olma durumu. Hayvanlar ile insanları yan yana yürüten, aralarındaki eşitlik ilişkisini hem de ölümlülüğü gösteren bir kitap. Ne dersiniz bu yorumlara?

Bu kitabı yazarken zihnimi meşgul eden temel mesele “bir başkası” yani “öteki”ydi. Bir başkasıyla kurulan ilişki bu kitabın önemli izleklerinden biri oldu. Konusu, derdi bambaşka gibi görünen öykülerde bile “bir başkası” meselesi geriden geriye hissediliyor. Bu konu üzerine düşünürken hayvanlar önemli bir duraktı. Çünkü öncelikle tür bazında ayrımcılık yapıyor, kendimizi tüm canlıların üstünde bir yerde konumluyoruz. İnsan her durumda karşısına koyacağı, didişeceği bir “öteki”ne ihtiyaç duyuyor sanki. Bana kalırsa bu, bir gün öleceğimiz gerçeğiyle baş etmenin yollarından biri. İnsanın en büyük trajedisi, ölümlü olduğunu bilmek. Bunu bilerek yaşamak çok zor. Hayatımız boyunca bu bilgiyi unutmaya çalışıyoruz. Bunu başarmak için kimi zaman iyi kimi zaman da kötü sonuçlar doğuran işler yapıyoruz. “Bir başkasıyla” didişmenin bu gerçeği bir süreliğine unutturan, insanı oyalayan bir tarafı var sanki.

Bir tıp doktoru olarak mesleğiniz edebiyatınıza ne kadar sızıyor?

Bunu kesin bir şekilde söylemek zor. Eğitim ve meslek hayatım boyunca insanın mahrem anlarına, zor deneyimlerine tanık oldum. İnsan davranışları ve bu davranışların ardındaki nedenler hep ilgimi çekti. Bütün bunların beni besleyen, zenginleştiren bir yanı olmuştur mutlaka. İnsanı bir bütün olarak tanımak, zannediyorum ki bana daha geniş bir bakış kazandırdı.

“ÜÇÜNCÜ KİTABIM DA İLK İKİ KİTAPLA SÖYLEŞECEK”

Orman, iki kitabınızda da mekân ve atmosfer olarak yer alıyor. Ormanda adlı öykünüzün epigrafı, “Şüphesiz orman, kaybolmak isteyenler içindi.” Bu cümle, Öteki Hayvanlar’daki Bir Orman Hayali öyküsünün finalinde, geniş zaman kipine dönüşüyor. İlk öyküde kadının, ikincisinde erkeğin gözünden evlilik ilişkisini okuyoruz. İki öyküyü birbirinin konturu yapma fikri nasıl gelişti?

Çoğu zaman bir öykünün yüzeyinde, okuru içine çeken sürükleyici bir hikâye akar. Okur isterse bununla yetinebilir. Ama metni ikinci, üçüncü kez okuduğunda önünde başka katmanlar açılır. Her iki kitabımı da okuyanlar, öykülerin ve kitapların kendi aralarında diyalog kurduğunu da fark edebilir. Bu, metne bambaşka bir boyut katar. Okurun öyküden ne alacağı biraz da onun metinle kurduğu ilişkiye bağlıdır. Zaten öykü, böyle şeyler yapmaya müsaade eden oyuncu bir türdür. Ormanda ile Bir Orman Hayali öyküleri, birbirinden tamamen bağımsız öyküler ama aynı zamanda birbiriyle konuşan metinler. Aradaki bu bağın her okura farklı bir şey söyleyeceğine inanıyorum. Üçüncü kitabım da ilk iki kitapla söyleşmeyi sürdürecek. Hepsinin bir aradalığından doğan yeni bir anlam katmanı kurmaya, farklı öykülerin yan yana gelmesiyle oluşan daha büyük, başka bir hikâye anlatmaya devam edecek, öyle umuyorum.

Çoğunlukla ikili ilişkilerin ayrıntılarda saklı hikâyelerini anlatıyorsunuz. Anne-çocuk, baba-oğul, karı-koca, arkadaş ilişkilerindeki gerilimler…  İnsanların birbirine söylemediklerine mi kulak kesiliyorsunuz?

Bana göre kurmacada da gerçek hayatta da hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Birine söylediğimiz tek bir cümleyi bile üç ayrı düzlemde düşünebiliriz. Birincisi açıkça söylediğimiz, yani “söylenen” şeydir. İkincisi yalnız kendimize itiraf edebildiğimiz düşünceler, yani “söylenemeyen” dir. Üçüncüsü ise “söylenemez olan”; kendimize bile itiraf edemediğimiz, farkında olmadığımız bilinç dışı dürtülerimiz ve arzularımızdır. Ben “söylenemez olan”ı hep buzdağının suyun altındaki kısmına benzetirim. Göremezsiniz ama aslında en büyük alanı kaplayan yer orasıdır. Kurmaca bir dünya kurarken beni en çok cezbeden şey, tam olarak bu görünmeyeni, o derin katmanı sezdirme
çabasıdır.

“İÇİMDE SAKLI DURAN, YAZILMAYI BEKLEYEN HİKÂYELER VAR”


Süt Uykusu ve Öldürme Biçimleri öykülerinde anne olmaya farklı pencerelerden bakıyorsunuz. Toplumun kadına yüklediği rolleri sorgulama öyküleri diyebilir miyiz?

Her iki öykünün de farklı katmanları var. Süt Uykusu, lohusalığın nasıl bir tür bilinç bulanması hatta cinnet hâli olabildiği üzerine kurulu. Bunun içinde toplumsal rollerin, anneliğe atfedilen kutsallığın kadını nasıl baskı altına aldığı da yer alıyor. Albastı anlatısıyla modern bir lohusalık hikâyesini iç içe geçirerek kültürden kültüre taşınan bu ortak şeyi görünür kılmaya çalıştım. Öldürme Biçimleri ise anne olmanın bambaşka bir yüzüne, daha karanlık bir veçhesine odaklanıyor. Kontrolcü, rekabetçi, başarı ve güç üzerinden kendini var eden, zamanın ruhuyla uyumlu anne figürü var. Sevgiyle tahakkümün, korumayla baskının nasıl iç içe geçebildiğini, anne-çocuk ilişkisinin ne kadar kırılgan bir zeminde kurulabildiğini göstermeye çalıştım.

Size öykü yazdıran temel motivasyonu nasıl açıklarsınız?

Temel motivasyonumun bir dünya yaratmak olduğunu düşünüyorum. Kendi içimde kökleri olan, benim bile bilmediğim bir âlemi ilmek ilmek işleyerek gün yüzüne çıkarmak ve onu başkalarıyla paylaşmak… Sanki içimde saklı duran ve yazılmayı bekleyen hikâyeler var. Yeterince sabır ve emek gösterip dünyanın seslerinden sıyrılabilirsem kendilerini bana gösterecekler. Öyle değilse bile böyle düşünmeyi seviyorum. Sonra başımı kaldırıp dünyaya bakıyorum, tanık olduklarımın içimdeki yankısını dinliyorum. Her geçen gün yaşadıklarım, gördüklerim bende olana ekleniyor ve yeni öykülere dönüşüyor. Hayatla birlikte değişebildiğim sürece yazdığım öykülerin de değişeceğini düşünüyorum.