“İstanbul Türkçesi bir medeniyetin ve terbiyenin hikâyesidir”

İlgili Yazılar

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

Prof. Aydın Ayan: Kendi kozamı sabırla ve çalışarak örebildim

Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Prof. Aydın Ayan,...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

İstanbul Türkçesi kitabıyla dilimizin zenginliğine derin bir bakış sunan Reyhan Çınar, bizi nezaket ve güzellikleri hatırlamaya davet ediyor. Kelimelerimizi kaybederken aslında kendimizi kaybettiğimize dikkat çeken Çınar, “Biz Türkçede, bütün tarihi dönemlerde, bütün coğrafyalarda konuşulan lehçeleri, şiveleri alsak kim bilir bir milyona yakın kelime çıkabilir ama bunun farkında değiliz. Bu zenginlikten bihaber, Türkçelerini bırakıp İngilizceden yeni yeni kelimeler ithal ediyoruz” diyor.

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

SÖYLEŞİ: SENUR AKIN BİÇER

Bazı insanlar konuşurken kendinizi onun sesiyle dinlenmiş bulursunuz; içiniz açılır, önünüzde engince, çarşaf gibi uzanan masmavi bir denize bakıp ferahlamış gibi hissedersiniz… İşte Reyhan Çınar da öyle biri. Evvela Instagram’daki İstanbul Türkçesi hesabından tanıdım, takip ettim kendisini. Kısa süre önce yayımlanan İstanbul Türkçesi kitabını da okumaya başlayınca bitirmeden elimden bırakamadım desem yeri. “Kimsenin kimseyi gerçekten dinlemediği, anlamadığı bir zeminde kendiyle hiç baş başa kalmayan, dolayısıyla kendini de dinleyip anlamayan; küstahlığı özgüven, kibir ve bencilliği haysiyet zanneden, tevazû, diğerkâmlık ve nezâketi ise ‘eziklik’ addeden mahluklara dönüştük” diyor kitabının ön sözünde ve devam ediyor:

“Meydanı kaplayan arsız çığırtkanların sesi öyle gürültülü çıkıyor ki birbirimizi duyamıyor; onların pervasız, ölçüsüz ve hiç durmayan hareketliliği yüzünden hemen yanı başımızdaki sessiz ve asil hemderdimizi göremiyoruz. Ancak ümidimizi bir an olsun kaybetmemeliyiz zira sayıca hiç de az değiliz.”

Ilık bir bahar günü, paylaştığımız sabah kahvesi keyfine hemdert oluşumuzun güzelliğini de eklediğimiz sohbetimizde zaman su gibi aktı…

Senur Akın Biçer, Reyhan Çınar’la bir sabah kahvesinin eşliğinde ile uzun ve keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi.

ŞAHSİYETİMİN İNŞASINDA DEDEMİN ROLÜ BÜYÜK

İstanbul Türkçesi adlı kitabınızda içine doğduğunuz evi, aile hayatınızı anlatıyorsunuz. Bu atmosferin sizi nasıl etkilediği, şekillendirdiği her satırda derinden hissediliyor. Peki, dergimiz için kısaca kendinizi, o ortamı yeniden anlatmanızı rica edebilir miyim?

Bugün her ne olduysam onun kaynağı, membaı ailemdir. Ailem aslen Trabzonlu ama Üsküdar’da doğup büyüdüm ben. Dedem ve babaannemle aynı evde yaşardık. Şahsiyetimin inşasında dedem İbrahim Tevfik Çınar’ın rolü çok büyük, babaannemin de hakeza. Üç neslin bir arada olması, çocukların karakterine çok olumlu tesir ediyor. Anne baba da çok şey katıyor, eski kültürü de devşiriyor çocuk. Çok güzel bir aile ortamıydı. Ben daha okuma yazma öğrenmeden dedemden eski yazıyı, tecvitle Kur’an okumayı öğrendim. Onun, benim daha sonra diksiyon eğitimlerimde öyle faydası oldu ki! Tecvit, Kur’an’ın diksiyonudur aslında. Ben o temrinleri daha o yaşlarda yapmıştım. Dedem hattattır. Benim yazıma bakarlar, “Ne kadar güzel yazı!” derler. Oysa benimki belki de en kötü yazıdır aile içinde. Bana vecizeler, Divan şiirinden beyitler ezberletirdi. Sürekli farklı kelimeler öğretirdi. Belagati çok zengindi. Öyle cümleler kurardı ki değme şair, yazar o mecazı bulup yazamazdı. Babaannem de halk kültürüne çok hâkimdi. Kimsenin bilmediği masallar anlatırdı, ninniler  söylerdi. Yöresel türküler söylerdi.

Sizi üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne yönlendiren ne oldu?

Edebiyat sevgim ortaokulda başladı. İngilizce dilinde özel ders için gelen Şerif Atilla diye bir öğretmenim vardı. İki haftada bir onunla ders yapıyorduk. Ben ortaokul ikinci sınıftaydım muhtemelen, geldi biraz İngilizceyle ilgili beni ölçtü, biçti. Bana bir roman verdi; Murat Sertoğlu’nun Atçalı Kel Mehmet Efe romanı. “Bunu okuyacaksın, iki hafta sonra bitmiş olacak” dedi. Okudum, yine aynı yazarın Kamalı Zeybek’ini verdi. Arada bana gramere dair bilgiler öğretti. Ben de İngilizce dersi alırken Türkçe roman okumanın şaşkınlığını yaşıyordum. “Önce Türkçeni belirli seviyeye getireceksin. Edebi dil mahiyetinde vâkıf olacaksın. Sonra sana yabancı dili öğreteceğiz” dedi. Böyle 7-8 romanı devirdikten sonra Sefiller’in İngilizcesini okumaya başladım. Edebiyata çok âşıktım, Batı klasiklerini, Türk romanlarını çok severdim. Babam hafızdı ve musikiyi çok severdi. Evde sürekli musiki meşki olurdu. Güfteler, şarkıların sözleri de konuşulurdu. TRT’de çıkan şarkıların makamını bil, derdi. Musiki ve edebiyat, eskilerin deyimiyle mütemmim cüz, ayıramayız birbirinden. Onun da etkisi önemliydi.

Lisede matematik bölümü okudum. Ama üniversite tercihinde edebiyatı istedim. İstanbul Üniversitesinde okudum, iyi ki edebiyat okumuşum. Orada temas ettiğim hocalar, gittiğim vakıflarda, derneklerde sohbetinden istifade ettiğim hocalar bana çok şey kattı. Mesela Kubbealtı Vakfında tanıdığım İlhan Ayverdi’yi üniversite öğrenciliğim sırasında tanıdım. Ömrünü vakfetmiştir Kubbealtı lügatine. Onların o kadar büyük emeği var ki! Ben İstanbul Türkçesi hesaplarını biraz da hocalarıma vefa borcumu belki böyle öderim, belki daha fazla insana ulaşırım diye açtım.

Kubbealtı Sözlüğü’nü seslendirmek de nasip oldu, biraz vefa borcumu ödemiş gibi oldum. Edebiyat aşkı hep devam etti.

Reyhan Çınar, “İstanbul Türkçesi” adlı eseriyle bizi kelimelerin köken ve değişim maceralarından doğru telâffuzlarına, diksiyon kurallarından edebî dil ve üslûba uzanan bir yolculuğa çıkarıyor.

BEŞERLİKTEN İNSANLIK MERTEBESİNE YÜKSELMEK

İçinizde Türkçenin güzel konuşulması için çaba sarf etme fitilini ateşleyen duygu neydi?

Güzel konuşma sadece konuşma değil, bu bir bütün. İnsanın giydiği libas gibi. Şahsiyetinizin yansımasıdır dil. İnsanın özünde ne varsa sözüne de o yansır. Bazen bana “Abla, ekran karşısında niye kendini bu kadar kasıyorsun?”, “Kamerayı kapatınca nasıl konuşuyorsunuz acaba?” diye yazıyorlar. Bir insanın tabii hayatında da rahat konuşmasında da böyle bir Türkçe kullanması yadırganıyor. Ben çocuğumla da böyle konuşuyorum annemle de arkadaş ortamlarında da. Bu benim tabii halim ama bunu anlatamıyoruz insanlara.

Zaten eğer rol yaparsan, kendini çok zorlarsan, “Aman ben düzgün konuşayım, güzel, ağdalı bir Türkçe konuşayım” dersen bir yerden ortaya çıkar, yapamazsın, doğallığını kaybedersin.

Ama senin özünde de zaten o varsa, öyle mayalanmışsın, bu senin haline, bakışına, hayata, baktığın pencereye de yansıyan bir durumsa zaten o doğallaşıyor. Ve sadece Türkçen de değil, bence insana muamelende, üslubunda, halinde, tavrında, her şeyde sen o zarafeti, estetiği gözettiğin zaman beşerlikten insanlık mertebesine yükselmiş oluyorsun. Konuya böyle bakıyorum. Herhangi bir yaratılmış mahluk olmak, evet, ağzına geleni söylemektir işte. O zaman herhangi bir mahluktan farkın kalmaz ama insan olmak sana bazı sorumluluklar yükler. Aklına geleni bir düşünürsün. Karşımdakini incitir miyim? Ben bunu ona en güzel haliyle, nasıl söyleyeyim, hangi ifadeyle söylersem sözüm de güzel olur? Bunun yollarını aradığında zaten bütün bir güzelliği en azından murat etmiş oluyorsun.

GÖRDÜM Kİ BİZ AZINLIKTA DEĞİLİZ

Sizi önce Instagramdaki İstanbul Türkçesi hesabınızla keşfettim. Sosyal medya, bir yönüyle dili bozan öte yandan bu zenginliği arayanlar için de kaynak olabilen bir mecra. Sizin aranız nasıl sosyal medya ile?

Bu işe başlarken takipçi sayısının çok olacağını hiç ummuyordum açıkçası. Hatta kim buna ilgi gösterir ki, diyordum. Kimin böyle bir derdi var ki? Bizim gibi dertlenen insan olacağına ihtimal vermiyordum. Çok karamsardım o dönem. Ama iyi ki açmışım ben bu sosyal medya hesaplarını. Gördüm ki aslında biz azınlıkta değiliz. Benim gibi dertlenen çok insan var ama birbirinden haberdar değil. Ve ortalığı bu seviyesiz çığırtkanlar kapladığı için, meydanlarda hep onların sesi yükseldiği için zannediyoruz ki bizim gibi insanlar kalmadı. Çünkü biz öyle yüksek sesle konuşan insanlar değiliz.

Kararınızı değiştirmenize ne yol açtı?

Diksiyon eğitimlerini üniversiteye girdiğim yıl, 1994’te almaya başlamıştım. Üniversite hayatım boyunca en iyi hocalarla kendimi bu alanda yetiştirmeye gayret ettim. Onlardan istifade etmeye çalıştım. 2001 senesinde de Kubbealtı Vakfında diksiyon eğitimleri vermeye başladım. 25 yıl olmuş! O süre zarfında nice kurumda, kuruluşta diksiyon ve hitabet dersleri verdim. 10 yıl TRT’de program yaptım. Sunuculuklar, moderatörlük yaptım. İşimi yaparım, çıkarım. Biz kendini ön planda tutmayı, görünür kılmayı hep ayıp addettik. Biz tevazu gösterirdik. Kendimi anlatmak bana göre gerçekten çok utanılacak bir şey. Öyle büyüdük, hep geri durduk.

Bu nedenle sosyal medya hiç kullanmazdım mesela. Sevmezdim, bilmezdim de. Sonra bir arkadaşım bana diksiyonla ilgili birkaç hesap gösterdi. Diksiyonla, güzel konuşmayla ilgili bilgi veriyorlar ama bakıyorum yanlış şeyler de söylüyorlar.

O zaman kendime “Tamam, biz hep geri duruyoruz ama bak meydanı sonra boş bırakıyorsun. Böyle insanlar çıkıp bugünün bu imkânını kullanarak kitlelere seslenebiliyor” dedim. O arkadaşım da beni çok fazla destekledi, teşvik etti. Ve açtık ondan sonra bu hesabı. Ama iyi ki açmışım, dediğim gibi. Benim nice insan olduğunu bu hesap sayesinde gördüm ve daha ümitli bakmaya başladım.

Mesela biz birbirimizi nereden bulacaktık? İyi ki açmışım diyorum.

Reyhan Çınar, 2007’de Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde Eski Türk Edebiyatı alanında yüksek lisansını tamamladı.

YUNUS EMRE TÜRKÇE’NİN ZİRVESİ

İstanbul Türkçesi kullanmanın önemini vurguluyor, aynı zamanda Yunus Emre’nin de Anadolu Türkçesinin zirvesi olduğunu belirtiyorsunuz…

Yunus Emre hakikaten Türkçe’nin zirvesi, şahikası. Onun üzerine çıkılmadı, muhtemelen de çıkamayacak. Neden mi zirvesi? Ondan bahsetmek isterim. 11. yüzyılda malum Türkçe; Arapça ve Farsçanın çok fazla etkisi altında kalmış. Bunu da dile getirmek lazım.

Maalesef atalarımız orada Türkçeye burun kıvırmış, gitmiş. Türkçesi dururken Arapçasını Farsçasına almış kullanmış. Bu çok vahim bir hata, ben bunu hep söylüyorum. Hatta ilim dili Arapçadır, edebiyat dili, şiir dili, Farsça; kolayına kaçmışlar.

Bir de nedense hep bir özenti hal var bizde. Sonra Fransızca ve İngilizcede yaşadık aynısını. Elbette milletler başka milletlerle temas içinde kelime alışverişi gayet tabii. Her büyük dil kelime alışverişidir. Ama Yunus, yeni kelimeleri aldığı gibi Türkçelerini muhafaza etmiş, onları da kullanmış. O yüzden o kadar zengin, ışıltılı ve bizim ruhumuzdan seslenen bir dili var ki! Hepimizin ruhuna tesir eder Yunus. Onun şiirinden etkilenmeyen hiç kimse olmaz.

Dilde de Yunus Emre’nin değeri, etkisi…

Yunus’u bilmeyen insan, insanı da sevemez, kâinatı da, yaratılmışları da sevemez, sevginin ne olduğunu bilemez. O yüzden ben tüm talebelerime, gençlere vasiyet ediyorum, Yunus Emre Divanı’nı okumadan bu dünyadan geçmeyeceksiniz diye. Bir de Fuzûli’yi. Türkçenin zirvesidir ikisi de. Fuzûli yaşadığı yüzyıl bakımından incelendiğinde son derece sade ve güzel bir Türkçe kullanır. Yaşadığı devirde hatta Türkçe için mücadele etmiştir. Yeter bırakın ben Türkçe ile yazacağım demiştir. Ve Fuzuli’yi bilmeyen de aşkı ne kadar bilebilir? Aşkı anlayacaksan, yaşayacaksan Fuzuli’yi bileceksin. Sevgiyi bilmek istiyorsan da Yunus’u bileceksin.

Çok zengin bir dili var. Evet, yeni kelimeleri almış; Arapça, Farsça’nın dilimize giren güzel kelimelerini kullanıyor ama eski Türkçede var olan, bizim olan o kelimeleri de kullanmaya devam etmiş.

TÜRKÇENİN ZENGİNLİĞİNDEN BİHABER YENİ KELİMELER İTHAL EDİYORUZ

Türkçemizin zengin ağız özelliklerini de korumamız dil zenginliğini artırır, öyle değil mi?

Bugün İngilizcede, Oxford sözlüğünde 700 bin civarı kelime var. Ama Türk Dil Kurumu sözlüğünde 110 bin küsur kelime var. Neden? Çünkü biz İngilizce gibi bir çalışma yapmamışız.

Kraliçe Elizabeth servet harcamış o sözlüğü yaptırmak için. Hiç belki İngilizcede olmayıp da Yeni Zelanda’da küçücük bir bölgede kullanılan bir kelimeyi bile dâhil etmişler sözlüğe.

Veya gittikleri her yerden aldıkları bütün kelimeleri dahil etmişler. 11. yüzyılda İngilizcenin üç beş bin kelimesi varken toplayarak 700 bine çıkarmışlar.

Biz böyle bir çalışma yapsak sizce sonuç ne olur?

Türkçede, bütün tarihi dönemlerde, bütün coğrafyalarda konuşulan lehçeleri, şiveleri alsak kim bilir bir milyona yakın kelime çıkabilir ama biz bunun farkında değiliz. Biz bu zenginlikten bihaber Türkçelerini bırakıyoruz İngilizceden yeni yeni kelimeler ithal ediyoruz. Çocuklara edebi eser okutamazsan, bu kelimeleri öğretemez, sevdiremez, bildiremezsen çocuğun aklına gelmeyecek bu kelimeler. Sürekli de İngilizce ile muhatap olduğu için oradaki kelime aklına geliyor çocukların. Oyun oynuyor İngilizce, bilim izliyor İngilizce, okula gidiyor, saatlerce İngilizce dersi, her yerde İngilizce. Veya işe giriyor iş yerinde yazışmalar konuşmalar her şey İngilizce. Öyle insanlarla karşılaşıyorum ki İngilizcede bildiği kelime sayısı Türkçede bildiklerinden fazla. Ve bu milli bir felaket! Dil varsa millet vardır. Dille biz kültürümüzü, sanatımızı, örgümüzü, geleneğimizi her şeyimizi ve atalarımızın karakterini, hayatını, bakışını, mizacını aktarırız yeni nesle. Dil yoksa hiçbiri yok.

“Türkçe Düşünmek, Konuşmak ve Yazmak” başlıklı çalıştayda.

Sadece lehçelerimiz, şivelerimiz değil, İstanbul ağzı da erozyona uğramıyor mu sizce?

İstanbul ağzını da kaybediyoruz ne yazık ki! Şimdi ben bunları anlatınca sanki İstanbul ağzını yüceltiyorum da diğerlerini tahkir ediyorum ya da aşağılıyorum zannediliyor. Hayır, ne münasebet! Bilâkis onlar ilânihaye yaşasın, onlar bizim zenginliğimiz.

Herkes istediği ağızla konuşur. Nerede konuşur? Aile ortamında, sokakta, rahat, meclislerde.

Kim İstanbul ağzıyla konuşmak zorundadır? Sunucuysan, topluma hitap eden bir meslek icra ediyorsan, hukukçu, devlet adamı, öğretmen, akademisyen, oyuncuysan sahneye veya mikrofona geçtiğin anda İstanbul ağzıyla konuşmalısın ki konuşma dilinde bir birlik olsun.

İş dönüp dolaşıp okumaya çıkıyor…

Okumak zorundayız, okumadan olmaz ama edebî eseri okuyacağız. Benim için terapidir mesela roman okumak. Türkçemizi en güzel kullanan şair ve yazarlarımızla besleneceğiz. Ne okuduğumuz da önemli. Çünkü edebiyat dünyası da çöplüğe de döndü bir yandan. Herkes yazar, herkes şair bugün maşallah! Onun için seçici olmak, gençleri de doğruya yönlendirmek lazım. Milli Edebiyattan itibaren Cumhuriyet devri bütün o en büyük şair ve yazarları defalarca okuyacağız. İlmi, akademik başka ne okursam okuyayım (Ahmet Hamdi) Tanpınar, Samiha Ayverdi, Tarık Buğra gibi Türkçeyi en güzel kullanan isimlerin kitabından şöyle bir beş sayfa bile olsa mutlaka karıştırırım.

Çünkü öyle kitaplar okuyorum ki bazen tamamen uydurukça dediğimiz Türkçe. Uydurukça yani sonradan, masa başında üretilen kelimelerle yazılmış. Dilde sadeleşme çabalarında da yanlış anlaşılıyorum. Eski kelimeler kullandığım için Arap hayranı olmakla suçlandığım da oluyor.

Dergimizin adı nedeniyle bizim de karşılaştığımız bir eleştiri bu. Oysa İthaf, “hediye” anlamına geliyor. Şemsettin Sami’nin (1850-1904) Kamus-i Türki sözlüğünde de geçiyor. Böyle güzel bir kelimeyi Arapça olduğu için kullanmayacak mıyız? Hürriyet kelimesi de cumhuriyet kelimesi de Arapça kökenli. Onları da mı kullanmayacağız diye düşünüyor insan…

Dilde sadeleşme yaklaşımı ne yazık ki bambaşka yönlere gitti, çok farklı anlaşıldı… Evet, Türkçemizi koruyalım, kelimelerimizi kullanalım ancak yüzlerce yıldır kullandığımız kelimeleri, anlam olarak Türkçede bambaşka yer edinmiş kelimeleri de dilden çıkarmaya çalışmayalım.

Kelimelerden bu kadar çok bahsedince sormak istedim. En sevdiğiniz kelimeler, deyimler hangileri?

Kelime olarak aşinayı çok severim mesela. Hüzün kelimesini çok severim, gökkuşağı kelimesini de… Ayrıca eski Türkçeden bengi su (abıhayat) kelimesini çok severim. Deyimleri de çok severim ama hemen aklıma gelen olmadı.

Türkçemiz bu hâle niye geldi? Bu süreci siz nasıl değerlendiriyorsunuz ve buradan daha iyi bir noktaya gidişle ilgili neler yapılabilir sizce?

Bu hâle gelmesinin esas sebebi bence özel kanallar çoğaldı. Akabinde internet hayatımıza girdi ve sosyal medyada artık kamerayı eline alan herkes konuşmaya başladı. Ondan sonra işin rengi değişti. Çünkü bizim çocukluğumuzda tek kanal vardı. Biz TRT’de duyduğumuzda kelimenin doğrusunun o olduğunu bilirdik. TRT, referanstı, bizim için bir okuldu. Orada konuşan insan zaten doğru telaffuz ediyordu, doğru vurgularla, tonlamalarla konuşuyordu ve kulaklar öyle terbiye ediliyordu. Ama özel kanallar bir anda böyle çoğalınca, internet de gelince öyle işin ehli olmayan insanlar kulaklara hitap etmeye başladı. Hatta özellikle çocukların oyun videoları vardı. Mesela ben onları çok duyuyordum. Oyunları yorumlayan insanlar o kadar farklı ağızlarla, çirkin ve argo dille konuşuyorlardı ki. Küfür de gırla. Ve çocuklar o Türkçe ile yetişti.

Hatay İl Milli Eğitim Müdürlüğünün “Dilimizin Zenginlikleri Projesi” kapsamında düzenlediği İletişimde Hitabetin Gücü adlı seminer programında.

AHMET HAMDİ TANPINAR İLE TANIŞMAK İSTERDİM

Sanatla ilişkiniz edebiyatla sınırlı değil sanırım. Neler yapmaktan hoşlanırsınız?

Musiki hep önemliydi benim için. Üniversitede ney üflemeye başladım. Solfej nazariyat dersleri aldım. Sonra rebap çalmaya başladım. Çok severim rebabı. Maalesef biraz maymun iştahlılık var bende. O yüzden sebat edemedim. Üniversitedeyken yine Fuat Başar hocadan hüsnü hat meşk ettim. Hat sanatında dededen biraz kabiliyetim vardı naçizane. Ama yarım bıraktım. Uzun yıllar ebru yaptım, uzun yıllar ebru dersi aldım. Biraz resme merakım vardır, güzel resimleri, iyi ressamları severim.

Bu ilgi de çocukluk çağlarına mı dayanıyor?

Aslında evet… Bir çocuğun bence kütüphanesi olan; en azından 3-5 hüsnü hat olur, ebru olur, resim olur, tablolarla dolu bir evde yetişmesi şahsiyetinin inşasında, ruhunun incelmesinde, billurlaşmasında çok etkili. Müzik hiç farkında olmadan hem de gayri ihtiyari ruha nüfuz ediyor. Klasik müzik, Türk müziği, türkülerimiz, Batı müziği… Yeter ki güzel olsun… Ben türküleri de çok severim. Ruhi Su ile büyüdüm, Neşet Ertaş ile. Bir çırpıda aklıma gelenler, Yavuz Top, Musa Eroğlu, Arif Sağ… Türkülerimizde de öyle vurucu ifadeler vardır ki! Bedri Rahmi’nin dediği gibi “Ne vakit bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım.” Üç kelimeyle hayatı özetliyorlar. Sehl-i mümteni denir buna edebiyatta. Çok az ve basit görünen sözle felsefe kitabını özetliyor ozanlarımız. Yunus, “Bu dünya bir pencere, her gelen baktı geçti” diyor. Bu sözün ardında koskoca bir felsefe yatıyor…

Sizin için vazgeçilmez, bu güzel Türkçe’yi de çağıl çağıl eserlerini aktaran yazarlar, şairler?

Meftun olduğum isimleri düşündüğümde Ahmet Hamdi Tanpınar başta gelir. Mesela en çok kiminle tanışmak isterdin, diye sorsalar, (Ahmet Hamdi) Tanpınar, derdim. Onunla aynı devirde yaşayıp sohbet etmek, hiç konuşmasam bile yanında oturup seyretmek… Peyami Safa’nın dili, Refik Halit Karay, Samiha Ayverdi de yine aklıma gelen ilk isimler. Samiha Ayverdi için Ahmet Kabaklı’nın bir sözü vardır, “Türkçe bir gün tamamen kaybolsa, yeryüzünde unutulsa, bir kişi bile Türkçe konuşmayı bilmese sadece Samiha Ayverdi’nin eserleriyle yeniden Türkçe inşa edilir” der. O kadar ışıltılı, revnaklı, zengin ve güzel bir Türkçesi vardır Samiha Ayverdi’nin. Bir de ruhuma da çok hitap ettiği için eserleri, bayılırım onu okumaya. Safiye Erol hakeza. Kemal Tahir, Tarık Buğra, Halide Edip’i, Sabahattin Ali’yi, Sait Faik’i de çok severim. Nâzım Hikmet, çok büyük bir şair, çok severim. Onu sevmem Necip Fazıl’ı sevmeme engel değil. Sanatta şuculuk buculuk olmaz. Birini seviyorum diye neden diğerine nefret duyayım! Hepsi benim büyük şairim. Yaşar Kemal’i de okurum, Peyami Safa’yı da Tarık Buğra’yı da…