Irmak Bahçeci: “Asıl sorun, oyun yazarının bu mesleği yaparak geçinememesi”

İlgili Yazılar

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

On yedi yıldır sahnelerde olan Alevli Günler’in, ödüllü Michalengo’nun yazarı, Bakırköy Belediye Tiyatroları dramaturgu Irmak Bahçeci’ye göre çağdaş oyunların sahnelenmesiyle ilgili bir sorun yok. Oyun yazarlarının prekarya olduğunu belirten, “Telif ücretiyle geçinebilen kaç yazarımız var?” diyen Bahçeci, bu sorun çözülmedikçe gerçek potansiyelin ortaya çıkmayacağını söylüyor.

SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

 

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

Bakırköy Belediye Tiyatroları dramaturgu Irmak Bahçeci, “Tiyatroda genç yazar yetişiyor mu?” sorusunu, mesleğinin ilk yıllarından itibaren çalışmalarıyla cevaplayan bir oyun yazarı. Henüz yirmi altı yaşındayken oynanmaya başlanan Alevli Günler oyunu on yedi yıldır sahnelerde. Ancak elbette meslekte tutunmak kolay değil. Bahçeci, ilk oyununu British Council’in workshop’ında yazması ve sahnelemek isteyen ekibin kendisine ulaşmasını, ikinci oyununun Mitos Boyut yayınlarından ödül almasını şans olarak nitelendiriyor. Sağlam bir CV ile yıllarca işsiz de kalmış. Zaten oyun yazarlığı konusunda asıl sorunu ne çağdaş yazarların yetişmesi ne o oyunların sahnelenmesi olarak görüyor. Bahçeci, “Asıl sorun, oyun yazarının bu mesleği yaparak geçinememesi. Telif ücretiyle geçinebilen kaç yazarımız var? Asıl sorun, ülkemizde oyun yazarının prekarya olması” diyor. 

1983 Ankara doğumlu yazar, Ankara Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümünün ardından girdiği Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümünü bırakıp Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalından mezun oldu. İlk oyunu Alevli Günler’in yazımını 2006’da bitiren Bahçeci’nin Michelangelo adlı oyunu çeşitli ödüller kazandı ve İstanbul Devlet Tiyatrosunda sahnelendi. Camille, Irgat, Kelepçe Kullanma Kılavuzu isimli oyunları da çeşitli ekiplerce sahneye taşındı. 2011 yılından bu yana Bakırköy Belediye Tiyatrolarında olan Bahçeci, aynı zamanda serbest yazar, dramaturg ve çevirmen olarak çalışıyor. İyi bir metnin pek çok ayırt edici yanı olduğunu vurgulayan, haz ilkesinin ise her şeyden önce geldiğini belirten Bahçeci, her çağın kendi tiyatrosunu yarattığını, çağlar ötesine taşınan metinlerin ise sadece kendi zamanına ve coğrafyasına ait olmadığını anlatıyor.

Irmak Bahçeci ve Yıldırım Fikret Urağ tarafından kaleme alınan, heykeltıraş Camille Claudel’in hayatını ve sanat mücadelesini konu alan Camille / Düşünce

“HER ŞEYDEN ÖNCE HAZ İLKESİ GELİR”

Bir oyun metni, kâğıt üstünden sahneye nasıl taşınır?

Oyun metni sahneye taşınırken edebi alandan teatral alana geçiş çalışması olarak adlandırabileceğimiz bir süreç devreye girer. Dramaturji çalışması, reji çalışması, tasarım ve oyunculuk çalışması bu sürecin temel bileşenleridir. Dramaturji, oyun metninin sahneye taşınacağı ideal halini ortaya çıkarırken rejiyle kol kola ilerler. Bunun için gerekli ekleme ve çıkarmaları, değişiklikleri, gerekirse güncelleştirme ve uyarlamaları yapar. Reji, oyun metninden yola çıkarak üç boyutlu alanda insan malzemesini kullanarak devingen bir yapı yaratır. Zaman ve uzama taşır metni. Tasarım, oyun metninin verdiği malzemeyi dramaturji ve rejiyi destekleyecek görsel ve işitsel öğelerle realize eder. Oyuncu ve oyunculuk her şeyin ana malzemesi ve bel kemiğidir.

Bir metin, çağlar ötesine hangi nedenlerle taşınır, kalıcılığın sebepleri nelerdir?

Bir metnin kalıcılığı evrensel değere erişebildiği anda başlar. Çağlar ötesine taşınan bir metin, sadece kendi çağının ve coğrafyasının değildir; temel, derin ve değişmeyen insanlık meselelerini işleyecek bir içeriğe sahiptir. Bu da her yazarın ulaşmak istediği mertebedir sanırım.

Yazar ve dramaturg olarak tiyatronun farklı cephelerindeki deneyimlerinizle iyi bir metnin ayırt edici yanlarını nasıl açıklarsınız?

Bu cevaplanması kolay bir soru değil. Ama her şeyden önce gelen ilke, haz ilkesidir. Elimizdeki metin akli sorgulamalar, algımızı sarsma ve soru sordurma gibi özelliklere sahip olsa da sahne üzerinde keyif vermiyorsa asla iyi sıfatını hak etmez. Seyir zevki her şeyden önce gelen özellik olmalıdır. Haz ilkesini işletemeyen metin ne kadar nitelikli, derin, felsefi, edebi de olsa sahne üzerinde iyi bir metin olma şansını kaybeder. Bu da edebi nitelikten çok teatral niteliğiyle ilgilidir.

Tiyatro toplulukları sahneleyeceği oyunları neye göre seçiyor, repertuvar nasıl belirleniyor?

Bu soruyu farklı tiyatro topluluklarının özelliklerine göre cevaplayabiliriz ancak. Günümüzde özel tiyatrolar büyük bir maddi yükün altında var oluş savaşı veriyor. Yasal düzenlemelerin ve devlet politikalarının ne yazık ki yeterince desteklemediği bu alanda tiyatro grupları maddi olarak ayakta kalmak adına gişe gelirine bel bağlamak zorunda. Bu da sahneleyecekleri metinleri seçerken gişe kaygısının öncelik sırasının başına yerleşmesine neden olur. Bu yapıldığında nitelik kaygısı geri plana düşebilir. Ekipler, gişede daha çok gelir getirmesi muhtemel olan komedi türüne bu yüzden ağırlık verme ihtiyacı hisseder. Aynı şey, televizyondan aşina olunan oyuncuları tercih etme eğiliminin de kaynağıdır. Oysa ünlü olmak, iyi oyuncu olmak anlamına gelmez. Unutmamamız gereken şey, iyi bir oyunun her zaman gişe de yapacağı gerçeğidir. Gerçekten sağlam, kaliteli, zekice ve yaratıcı bir dille sahnelenen dramlar, politik oyunlar da seyirci tarafından sevilir ve sahiplenilir. Kurum tiyatroları ise repertuvar politikalarını belirleyen iç tüzüğün gereklerini yerine getirmeye çalışır. Bunlar, yerli ve yabancı klasikleri seyirciyle buluşturmak, özel tiyatroların altından kolay kalkamayacağı büyük prodüksiyonları uygun bilet fiyatıyla sahnelemek, yerli yazarları teşvik edip ülkemiz sanatına kazandırmak gibi gereklerdir.

Bahçeci’nin Michelangelo adlı oyunu çeşitli ödüller kazandı ve İstanbul Devlet Tiyatrosunda sahnelendi. Camille, Irgat, Kelepçe Kullanma Kılavuzu isimli oyunları da çeşitli ekiplerce sahneye taşındı.

“ÇAĞIN RUHU, NİTELİKLİ METİNLERDE İZLENEBİLİR”

 

Oyunların meselelerinin çağlara göre nasıl değiştiğini gözlüyorsunuz?

Her çağ, kendi tiyatrosunu yaratır. Çağın ruhu nitelikli metinlerde hem biçim hem içerik olarak izlenebilir. Çağın gerekleri ve özellikleri oyun yazımını temelden belirler. Antik Yunan’da ortaya çıkan Batı tarzı tiyatronun tragedya ve komedi formunu bulması Antik Yunan seyircisinin kimliğiyle, yaşadığı toplumla alâkalıdır. Aynı zamanda dini inanç sisteminin bu çağın oyunlarında kolayca izlenmesine yol açar. Orta Çağ tiyatrosu, dinin hem içeriğe hem biçime hâkim olduğu dönemdir. Çünkü tamamen kilisenin hayata yön verdiği bir çağ olarak öne çıkar. Elizabeth Dönemi’nde Shakespeare’in metinleri; teolojiyle monarşinin baskın olduğu, aynı zamanda metafizik inançların yoğun olduğu dönemin izini taşır. O yüzden son derece üç boyutlu, gerçek ve derin karakterlerle doğaüstü cadılar ve periler aynı oyun metninde yer alır. Sanayi Devrimi’yle birlikte yeni bir sınıf olan burjuvazi ortaya çıkınca kendi tiyatrosu olan evcil dram ortaya çıkar. Krallar sahneden iner, burjuva kendi hayatını ve sınıfına özgü sorunları izlemeye başlar. Modern çağ yeni türler yaratarak kendini sahneye taşır. Postmodern çağ da aynını yapar. Yani her çağın politik, sosyolojik ve psikolojik yapısı kendine bir form ve içerik bulur. İçinde bulunduğumuz uzay ve yapay zekâ çağı da yeni yeni metinlerde yer almaya başlamıştır. Direktifle oyun metni yazabilen yapay zekâ, “Sanat nedir, neye denir?” sorusunu ilk defa insan dışı bir etmeni merkeze alarak tekrar sordurdu bize.

Son yıllarda tiyatroda özellikle edebiyat uyarlamaları, müzikli oyunlar ve televizyonda ünlenen oyuncular dikkat çekiyor. Dijitalleşme çağından bakarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tiyatrolar telif harcamalarını kısmak için yabancı oyunlardan biraz uzaklaştı. Ciddi meblağlar tutan yurt dışı telifleri yerine seyircinin aşina olduğu yerli edebi hikâyelerin sahneye taşınması daha kolay. Nitelik kaygısı elden bırakılmadıkça bir yanlış olduğunu düşünmüyorum. Müzik, vazgeçmesi zor bir teatral unsur. İyi bir müzikal, iyi yazılmış şarkıların olduğu bir oyun, her zaman seyirciye kolay ulaşır. Bu da gişede başarı şansını artıran bir özellik. Çağımızda dikkat, derinleşme, odaklanma süresi çok kısa. Oyunun müzikle desteklenmesi sahneden uzaklaşmaya başlayan seyircinin dikkatini çabuk, estetiği es geçmeden ve kolayca toplamayı sağlar. Televizyon ünlülerine gösterilen ilgi ise dijital çağla yakından ilgili. Ne yazık ki oyun izlemeye değil, “Ben bugün şu ünlüyü yakından gördüm” paylaşımı yapmak için tiyatroya gelen bir seyirci var. Buna kültürel yozlaşma deyip geçmek safdillik olur. Görünür ve beğenilir olmanın bu kadar yüceltildiği bir çağda bu eğilimin var olması o kadar şaşırtıcı değil.

Irmak Bahçeci’nin yazdığı, Yıldıray Şahinler’in yönettiği, Erkan Can, Güven Kıraç, Levent Ülgen ve Bahtiyar Engin’in oynadığı Alevli Günler, 2009 yılından bu yana sahnelerde. Önceki yıllarda Cem Davran ve Levent Üzümcü’nün rol aldığı oyun, inanç gibi hassas bir konuyu, komedi dozunu iyi tutturan, özgün ve yaratıcı metniyle dikkat çekiyor.

Çağdaş yazarlarının oyunları sahnede ne kadar yer buluyor? Kendi yolunuzu nasıl açtığınızdan da örnekle yeni yazarlar sahnelenme imkânı bulabiliyor mu?

Bu mesleğe girmek kolay değil. Doğru yerlerde, doğru insanları tanımayı gerektiriyor. Ben bunu becerebilen bir yazar değilim. O yüzden çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Yazdığım ilk oyun British Council Workshop’ında yazıldı. Sahnelemek isteyen ekip bana ulaştı. Çok gençtim, bu da benim için büyük bir şanstı. İkinci oyunumu Mitos Boyut’un yarışmasına gönderdim çünkü ödül olarak bir koli oyun kitabı gönderiyorlardı ve bu ödül henüz öğrenciyken benim için çok değerliydi. Tüm Brecht oyunları verilince nasıl sevindiğimi hâlâ unutmuyorum. Sonra Devlet Tiyatroları bu ödülü alan eserleri değerlendirdi. Ancak sağlam bir CV ile yıllarca da işsiz kaldım. 2011’de Bakırköy Belediye Tiyatrolarındaki işime girmeseydim bu mesleği sürdürme imkânım olmayacaktı. BBT sayesinde çeşitli yönetmenlerle tanıştım ve çalıştım. Çalışmalarımı beğenmiş olmalılar ki özel tiyatrolarda da beni dramaturg olarak istedi.

Ülkemizde de yeni ve çağdaş oyun yazarları var. Asıl sorun, oyun yazarının bu mesleği yaparak geçinememesi. Telif ücretiyle geçinebilen kaç yazarımız var? Sorulması gereken asıl soru bu. Bu sorunu gideremedikçe hiçbir zaman çağdaş oyun yazımını gerçek potansiyeline ulaştıramayız. Asıl sorun, ülkemizde oyun yazarının prekarya olması.