Çizginin anlatısından derin notlar

İlgili Yazılar

Abbasağa Film Festivali altıncı kez perdede

Öğrenci filmleri AKM Yeşilçam ve Kadıköy Sineması’nda izleyiciyle buluşacak Mimar...

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Birey ve kent ilişkisine, bu iki olgu arasındaki kaotik dile ve söz konusu dilin inşa ettiği karmaşık evrene farklı yaklaşımlarla ve tekniklerle derinlemesine ışık tutan “nokta/çizgi/nokta: S.O.S.” sergisi, kendine kapanmış, belleklerimizde çökelmiş, çürümekte olan bir dünyadan yeni bir düzene odaklanıyor.

 

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

YAZI: DR. NESLİHAN UÇAR KARTOĞLU

 

Akbank Sanat’ın içinden, çok odaklı bir serginin çok sesli anlatıları yükseldi. Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman’ın küratörlüğünde, Deniz Aktaş, Arda Diben, Tuğçe Diri ve Lara Sayılgan’ın eserlerinden oluşan “nokta/çizgi/nokta: S.O.S” sergisi, 15 Mart – 9 Mayıs  tarihlerinde sanatseverlerle buluştu.

 

Gelin, bu sergiyi “şimdi”, siz bu satırları okuyorken yeniden gezelim… Farklı sanatçıların gündeminden akan çizgilerle biçimlenen “nokta/çizgi/nokta: S.O.S”, bireyi sade bir yapının içinde bazen karmaşık bir alan örgüsüne bazen ise tekil bir halle “an”ın merkezine davet ediyor. Her bir sanatçının çizgiyle dünyayı, yaşamı ve deneyimleri yeniden tanımlama ve yorumlama biçimi, “ifade etme” noktasında elbette onları herkesten ayrıştırıyor. Ancak “yaşama” ve “var olma” eylemlerine dair çeşitli hakikatlerin gündemi söz konusu olduğunda onları izleyiciyle ortak bir alanda benzersiz bir paylaşıma sokuyor.

Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman’ın küratörlüğünde, Deniz Aktaş, Arda Diben, Tuğçe Diri ve Lara Sayılgan’ın eserlerinden oluşan “nokta/çizgi/nokta: S.O.S” sergisi, 15 Mart – 9 Mayıs 2025 tarihleri arasında sanatseverlerle buluştu.

Sergi küratörü, çizimin dünyayı yenilemenin anahtarı olduğunu ve her anahtarın da bir kilidi açmak için var olduğunu aktarıyor, bu sergiyi de yeni bir dünyaya çağrı olarak tanımlıyor. Serginin kendine kapanmış, belleklerimizde çökelmiş, çürümekte olan bir dünyadan yeni bir düzene, geometriye çağrı olduğunu ifade ediyor. Bu bağlamda, sanatçıların ayrı ayrı eserleri bir bütünü oluştururken sessiz bir sergi salonunda oldukça yüksek cümleler kuruyor.

Sergi alanının girişinde küratör, izleyiciyi önce tek bir sanatçı ile baş başa bırakıyor. Arda Dilben’in kâğıt üzerine akrilik kalemlerle çalıştığı dört adet eseri, ucu bucağı olmayan sonsuza doğru genişleyebilecek gerçeküstü kent manzaraları sunuyor. Umberto Boccioni ve Joseph Stella’nın dinamik ve karmaşık modern kent resimlerini anımsatan eserlerde daha distopik şehir görüntüleri izleniyor. Dev çelik konstrüksiyonlarla inşa edilmiş binalardan otobanlara ve sanayi alanlarına dek sürekli çoğalarak artan metal örgülerin karmaşık yapıları, izleyicinin önüne soluk, kaotik ve çözümsüzlüğe mahkum bir kent yığını bırakıyor.

Dilben’in çizgilerle inşa ettiği bu resimlerde yer alan hayali şehirler, son derece yoğun ve abartılı hatta izlerken yorucu bile olabiliyor. Ancak şu var ki çizginin sadece inşa ettiği değil, aynı zamanda yaşam verdiği bu resimler bireye organik bir parçası olduğu kentin hakiki yüzünü hiç olmadığı kadar berrak ve açık imgelerle sunuyor.

Bu resimler arasındaki “Kalp” isimli çalışmasında sanatçı, karmaşık bir kent distopyasının sol tarafına, kentin metal çizgilerine, âdeta damarlarına bağlanmış kocaman bir kalp yerleştiriyor. Kent de kaotik evreninde tüm bileşenleri ile yaşayan bir canlı gibi vücut buluyor. Gündelik yaşamda bireyi de yalnızlaştıran, yabancılaştıran ruhunda hem merkezi hem de çeperleri kente tekil, huzursuz ve kararmış bir kalp hediye ediyor.

BAKTIĞIMIZ RESİM Mİ AYNADAKİ AKSİMİZ Mİ?

Dilben’in kent yaşamına, hızına, karmaşasına, yıkımlarına, açgözlülüğüne ve kaotik yapısına yer verdiği bu açık görseller “çizgi”nin sanatçının dünyasında nasıl güçlü bir anlatı aracı olduğunu sunuyor. Öte yandan gördüklerimiz ve görmediklerimizle birlikte bu kaotik şehir yaşamında ona eklemlenen zihnimizin ve ruhumuzun kaygılarla ve endişelerle dolu mevcut halini sunuyor: Birey bu resimlere bakarken sadece Dilben’in distopik şehirlerini değil, âdeta aynada olduğu gibi kendini görüyor.

Serginin üst katında izleyiciyi karşılayan ilk çalışmalar ise Tuğçe Diri’nin. Sanatçıyla ilk buluşma, “Şimdinin Mevcudiyetini Taşıyan Ritimler: Şeyler” serisiyle gerçekleşiyor. Bu seriden örnekler sunan eserlerde beyaz yüzey üzerine soyut desenler izleniyor. Tuğçe Diri, desen, boya, kolaj, dikiş ve nakış gibi çeşitli tekniklerle tarih, hafıza ve kültür kavramlarını ele alan bir sanatçı. Geleneksel sanatlar ve güncel yaklaşım arasında bağ kurarken sanat ve zanaat kavramlarına dair ortak bir alan yaratıyor. Bu seride ise çizgi ve lekelerle izleyici için hem duysal hem de naif bir izlek sunuyor. Serinin 10 numaralı çalışmasında Diri âdeta bir şehir imgesi sunuyor. Çizgilerin, lekelerin ve desenin kendine has muğlak duruşu içinde neyin hissedilebileceği veya görülebileceği kısmını biraz da izleyiciye bırakıyor. Öyle ki Diri’nin üzerinde renkli kalemlerle çalıştığı serinin 4 numaralı eserinde de farklı çağrışımlar yer alıyor.

Bu, kimi için bir kenara buruşturulup bırakılmış kağıdımsı, naylonumsu bir malzeme yığını olabilirken kimi için doğadan bir görüntü, hatta biraz gizlenmiş bir manzara olabiliyor. Lakin bu serinin çağrışımlarının ötesinde dikkat çeken asıl konu sanatçının seri ismiyle işaret ettiği “an”ın kendisine dair ritminin ve dinamizminin alana tezahür etmiş atmosferi içindeki sakin ve yumuşak yapısı oluyor. Eserler hem bireye dingin bir alan açarken hem de merakla çizgilerin içinde yol almaya davet ediyor.

Karşı duvarda ise Diri’nin “Zanaatkârca Yineleme Serisi”nden biri 2020, diğeri 2023 tarihli iki çalışması yer alıyor. Kâğıt üzerine mum boya ile frotaj tekniği ve grafit kalem ile yapılan iki eser de sanatçının diğer üretimlerinde olduğu gibi beyaz alan üzerinde lekeler, desen ve çizgilerle örülmüş ifadeleri taşıyor. Her iki desen de bir çeşit alan haritasına benziyor, sanatçı sanki birer toprak parçasını masalsı bir şekilde gizleyerek aktarıyor. Özellikle serinin 6 numaralı eserinde yer alan nakışımsı çiçek ve benzeri desenler, resmedilen gri tonlardaki alanda mistik kadim bir öykü taşıyor.

Sanatçının bu sergi katında bir iç mekân içinde dört adet işi daha yer alıyor, bu alan yine “Zanaatkârca Yineleme Serisi”nden örnekler sunuyor. Eserlerden ikisinin İstanbul’la ilişkisi çok derin.

BEYAZ KAĞIT ÜZERİNDE DERİN BİR İSTANBUL ÖYKÜSÜ

“Zanaatkârca Yineleme Serisi 1, İstanbul” sanatçının tuval üzerine yaptığı özel bir çalışması. Tek tuvalde iki ayrı İstanbul silüeti yer alıyor: Kentin fiziksel özelliği gibi bu iki ayrı görsel de birbirinden beyaz bir boşlukla ayrılıyor. Üst tarafta yer alan siyah-beyaz kent silüeti aşağıda yer alan diğer silüetle yalnızca noktasal dokunuşlarla buluşuyor. Sanki iki parça birbirinden özenli bir şekilde uzaklaştırılmış gibi. Aşağıda yer alan kent imgesiyse iki katmanlı biçimleniyor: Alt katmanda derinde kentin yapıları denizle buluşurken yine siyah-beyaz bir kent silüeti ile üzeri sanki bir tülle hafifçe saklanır gibi örtülüyor. Oldukça farklı bir eser olan çalışma hem çok karmaşık hem de çok lirik bir İstanbul öyküsü sunuyor. Üst taraftaki silüetin alt taraftaki zengin anlatıdan koparcasına ayrılması İstanbul’un ruhunun ne kadarının hâlâ kentin varlığında olduğunu sorgulatıyor.

Diri’nin aynı seriden yine İstanbul başlıklı diğer eseriyse beyaz kâğıt üzerine yayılmış bir şehir silüeti. Tarihi yarımadaya referans veren eser, detaylı bir kent anlatısı sunuyor. Sanki İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası romanı gibi derin bir İstanbul öyküsü aktarıyor.

Beyaz zemin üzerine yayılan parşömen bir harita izlenimini veren eser, şehrin tüm gizli dehlizlerini, tünellerini, gizemli yapılarını mistik masallarıyla örüyor. Silüetin üst kısmında yer alan Galata Kulesi’yle silüetin altında kuleye biraz açı ile çapraz yerleştirilmiş giriş kapısı arasında kusursuz bir denge kuruluyor. Sanatçı âdeta yüzyıllara yayılan İstanbul’un belleğini nahif, yumuşak ve epik cümlelerle berrak bir imgeye dönüştürüyor.

Serginin bir başka eser grubu ise Deniz Aktaş’a ait. Ana alanda yer alan “Yerçekimsiz Obje Serisi” (2021) ve “Değişken Ufuklar Serisi”nden (2021) 12 adet küçük boyutlu eser, çok sesli bir izlek sunarak izleyiciyi başka bir konuyla karşılıyor. Aktaş, mürekkeple çizdiği eserlerinde kent hafızasında yer eden travmaları ve insan-mekân ilişkisini irdeleyerek kentsel dönüşümün, tahliyenin, yıkımın ve çatışmanın izlerini işliyor, soyut mekân algısı yaratıyor. Kâğıt üzerine mürekkepli kalemle çalıştığı bu çalışmalarda da örneğin, beyaz bir duvarın yarığından izlenilen tuğlalar, bembeyaz yüzey üzerine bambaşka bir yerden alınıp konmuş gibi duran moloza benzer yığınlar veya demirimsi çubuk grupları dikkat çekiyor. Doğanın ruhundan uzak bu kentsel “şeyler”in yabancılığının ve soğukluğunun sanki altı çiziliyor.

Sanatçının beyaz zemin üzerinde taş veya taş gruplarını gösteren çalışmaları ise boşlukta kendine alan bulan bir tekinsizlik hissi veriyor, bu taşlar ne boşluğun bir parçası ne de yabancısı oluyor. Ufuk çizgisinin izlenebildiği tek çalışmasında ise desenin varlığı, yeryüzüne ait olan ana parçayı çok sesli kılıyor; lekelerle yoğun bu alan “taşlık belki de molozlarla dolu uçsuz bucaksız bir yer” ve “insanlarla dolup taşan kalabalıklar” arasında gidip geliyor.

DOĞANIN RUHUNU DUYUMSAMAK

Sanatçı Aktaş’a ait diğer çalışmalar ise sergi alanında ayrı bir mekânda sunuluyor. Yine kâğıt üzerine mürekkepli kalemlerle çalışılmış bu eserlerde siyah ve beyazın tonları ile hem doğanın ters yüz edilen gerçekliği hem de yeni yaşam seçimlerinin sahte hakikati varlık buluyor.

“Bilinmeyen II” isimli çalışmasında kırlık bir alana bakan izleyici diğer renklerin yoksunluğuna rağmen doğanın ruhunu duyumsayabiliyor. Ancak otlar arasındaki moloz yığını yine aitlik ve yabancı olma hali arasında gidip geliyor; ne kırlık alanın bir parçası gibi ne de oradan yoksun gibi… Belki de sanatçının sunduğu renksizlik, insan olma eyleminin doğadan çaldığı huzuru ve sakinliği ifade ediyor. Molozla insanın gezegene bıraktığı tekinsiz dokunuşu ve müdahaleyi anlatıyor.

“Kayıp Geometri” isimli çalışmasında da yaşamdan yoksun taşlık bir alanda betondan bir küp oturuyor. Bu imge ise bireyin doğayı kibirle biçimlendirme eyleminin, müdahalesinin ve kentleri yaratırken yıkma cesaretinin soğukluğuna işaret ediyor. Yeryüzü başka bir türlü düzende yeni bir yaşam alanı yaratmaya yönelik insan egosu ile âdeta bozuluyor.

Sanatçının bu alanda yer verdiği “9 Tahta” isimli iki eseri ise kırlık bir alanda açılmış düzenli sıralı boş mezarları gösteriyor. Öyle ki bu mezarlar sonsuza varırcasına ufka yaklaşıyor. Aktaş’ın üretimlerinde “insan-mekân ilişkisini” kentsel dönüşüm, tahliye, yıkım ve çatışma konuları üzerinden değerlendirdiği düşünüldüğünde bu boş mezarların mükemmel düzeni, akla insanların yaşam alanı olarak kurduğu standardize siteleri getiriyor. Bu sitelerdeki doğayla uyumdan uzak, soğuk ve yabancı düzen, mezarlara da yansıyor. Halihazırda aynı samimiyetsizlik kentlerde yeni yapılan mezarlıklarda da görülüyor. Birey doğanın bir parçası olduğunu unuturken sadece yaşam alanlarının düzeninde ve planlamasında değil, ruh göçünün ardından aslında maddi olan ne varsa değerinin yitip gideceği bu sessiz mekânlarda da hakikatinden ıraklaşmaya çabalıyor.

Bu resimlerdeki dizi dizi beton çukurlar sitelerde dolacak daireler gibi yan yana sıralanıyor; içlerindeki boşluklar ise kentli bireyin şehrin katı düzeninde kaybolduğu kalabalık boşluklarla beraber ruhsal yoksunluğunu da gösteriyor. Beton, moloz ve tüm bu doğadan uzak yığınlar bedenin toprakla buluşma anında bile birey ve doğa arasında bir blokaj yaratıyor. Yaşam gibi ölüm de yeniden başlangıcı ifade eden hakikatini kaybediyor.

Bu serginin bir başka kahramanı ise Lara Sayılgan. Moda ve portre fotoğrafçılığıyla başladığı sanat yolculuğunu, doğa fotoğrafları ve farklı tekniklerle oluşturduğu eserlerle zenginleştiren Sayılgan’ın 2025 tarihli “Hayal Saray” isimli çalışması bu serginin anlatısını başka bir dille tamamlıyor.

GEÇMİŞ ZAMANDAN YÜKSELEN KADİM BİR KENTİN SESİ

Kanvas üzerine fotoğraf baskı ve tül uygulamayla izlenen eserde, kemerleriyle ve sütunlarıyla tarihi bir yapıdan bir görsel görülüyor. Taş işçiliğin ince ince yer aldığı, muhteşem hesaplamaların var olduğu bu eserin yekpare halini sergi alanının bir tarafına, bölünmüş halini ise diğer tarafına yerleştiriyor.

Sanatçı böylece görseli yeniden farklı biçimde sunma eylemini izleyiciye gösterirken aynı zamanda bölünmüş parçalar arasında yer alan ve kimi parçaların üzerine akan tüllerle başka bir konunun altını çiziyor. Diğer sanatçıların işaret ettiği bozulan, yabancılaşan, tahribat ve yıkımlara neden olan yeni kentleşme eylemlerinin soğukluğu karşısında eski taş ustalarının ince işçiliği ile geçmiş zamanda yükselen kadim bir kent yapısının samimiyetini ve estetik üstünlüğünü gösteriyor. Bugüne o kadar uzak olan bir örneğe işaret ediyor ki sanatçı kullandığı tüllerle kanımca doğayla uyumlu, doğadan ilham alan aynı özenli tavrın artık günümüz toplumuna uzak olduğunu aktarıyor. 

Bütünüyle çok özel bir anlatı sunan bu sergi, sanatçıların ayrı ayrı çalışmalarıyla çok dilli, çok sesli, çok anlamlı derin bir alan yaratıyor.