İş insanı Ömer Burhanoğlu, babasından miras aldığı fotoğraf sanatına derin bir tutkuyla bağlı. Sadece sanatta değil, hayatın her alanında yaratıcılık ve üretkenlik kavramlarından asla vazgeçmeyen Burhanoğlu, “Felsefem, hayata bir kare daha fazla sığdırma heyecanı içinde üretmek ve başarılı olmak üzerine kurulu. Çünkü hayatta her şeyi aynı anda yapma ve kaçırmama arzum var” diyor.
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
SÖYLEŞİ: SENUR AKIN BİÇER
Ömer Burhanoğlu, otomotiv sektöründe adından başarıyla söz ettiren bir isim. Aynı zamanda fotoğraf sanatına derin bir tutkuyla bağlı ve 60 ülkede çektiği binlerce kare arasından seçtikleriyle hazırladığı “Aynı Ayrı” kitabıyla bir başka yönünü ortaya koyuyor. İthaf Sanat dergimiz için sanatı hayatının her alanında baş köşeye oturtan çok kıymetli ve başarılı isimlerle yaptığım söyleşilerde olduğu gibi Ömer Burhanoğlu’yla da “sanat” konuşmak için bir araya geldiğimizde zamanın nasıl aktığını fark edemedik. Fotoğrafla başlayan, sanayiye ve hayatın geneline uzanan bu söyleşi de gösteriyor ki başarı, tek bir alanla sınırlı değil. Sahip olduğunuz değerler, olaylara bakış açınız ve kriterleriniz, iş de olsa sanat da olsa aynı şekilde işliyor, aynı sonuçlara ulaştırıyor.

Boğaziçi Üniversitesinde makine mühendisliği alanında lisans, İstanbul Teknik Üniversitesinde sistem analizi dalında yüksek lisans ve işletme mühendisliği alanında doktora eğitimini tamamlayan Ömer Burhanoğlu’nun sektördeki deneyimi 40 yıla ulaşıyor. Fark Holding ve çatısı altındaki şirketlerin kurucu ortağı, yönetim kurulu üyesi ve CEO’su olarak görev yapan Burhanoğlu, hayat felsefesini “aile, sanat, spor, sosyal sorumluluk ve iş yaşamı”ndan oluşan bir bütün olarak ele aldığını vurguluyor. Burhanoğlu’yla tüm hayatını, sanata bakış açısını ve elbette yeni projelerini konuştuk.
BABAMI HEP FOTOĞRAF ÇEKERKEN HATIRLIYORUM
Babanız Ali Rıza Bey, Türkiye’nin ilk fotoğraf kulüplerinin kurucularından biri. Fotoğrafla çok erken yaşlarda tanışmışsınızdır muhakkak. Yine de sormak isterim, fotoğraf sanatı hayatınıza nasıl girdi? Sanat deyince zihninizde canlanan ilk anılar neler?
İlk fotoğraf kulübü Türkiye’de Beyoğlu’nda gayrimüslimler tarafından kurulmuş. İkincisini de koca ülkede, Trabzon’da, babam ve Selim Pirselimoğlu’nun da aralarında bulunduğu birkaç arkadaşı, Trabzon Amatör Fotoğrafçılık Kulübü adıyla kuruyor. Ben doğduğumda evde karanlık oda vardı. Babamı hep fotoğraf çekerken hatırlıyorum. Siyah beyaz filmler banyo ediliyor, karta basılıyordu. Bunlar çocukluğumda hep gözümün önünde olan şeyler. Sonra da kendimiz yapmaya başladık. Kendi film rulomu hazırlar, fotoğraf çeker, karta basıp kuruturdum. Tüm bunların karanlık odada yapılması çok keyiflidir.
Tabii o zamanlar, şimdiki gibi çektiğinizi hemen göremiyorsunuz ve fotoğrafın banyo suyunda yavaş yavaş oluşuyor. İşte o büyük bir heyecan! Doğru kareyi çekmek, bir sorun varsa hemen onu halledebilmek, onun heyecanı gerçekten çok farklıydı!

İlk çektiğiniz kareleri hatırlıyor musunuz?
Babamın Voigtländer ve Roleflex marka makinelerini kullanarak ailede portre çekimleri yapmaya başlamıştım. Ondan sonra yavaş yavaş sokağa çıkıp Karaköy’de balıkçıları, okulda bazı doğum günlerini çektim.
Çocukluğunu herkes hatırlamaz ama ben çok iyi hatırlıyorum. Yani bayağı küçüklüğümü hatırlıyorum. Fakat sonradan, acaba ben bunu hatırlıyor muyum yoksa babamın fotoğraflarından mı biliyorum diye düşündüm.
O kadar çok fotoğrafınız var yani.
Çok var tabii. Çocukluğumu kare kare hatırlıyorum. O anları gerçekten hatırlıyor muyum yoksa fotoğraflardan mı biliyorum diye düşünmüyor da değilim. Fotoğraf çekmek, gördüğünüz yeri hatırlamanızı kolaylaştırıyor. Ben çoğu yeri vizörün arkasından hatırlarım. Herkes sağa sola bakarken ben nerede bir şey bulacağım diye dikkatlice bakarım.

Ne tür fotoğraflar çekmeyi seviyorsunuz?
İlk başlarda portre merakım vardı. Hala da portre fotoğraf çekmeyi çok severim.
Portre fotoğrafta sizi çeken ne oluyor?
O insanın yaşamını, hislerini, çektiğim fotoğrafa bakan kişiye tarif ettirebilmek… Baktığın zaman o ne düşünüyor, ne hissediyor, ne yapıyor; bunları görebilmek, gösterebilmek. Bu nedenle yaşam fotoğraflarını çok severim. Yaşamın içinde yakalanan karede o insanı tarifleyebilmek çok keyifli.
Tabii bunları yaparken her zaman ışık, görsellik, arka plan, derinlik gibi konulara dikkat etmek gerek. Bunların hepsi bizim eski sanat alışkanlığımız. Artık biraz biraz bunlar terk ediliyor. Daha çok fotoğraftaki kompozisyon önem kazanıyor. Kompozisyon önemli ama estetik de bizim için önemliydi. Benim için hala da önemlidir.

ANLIK KARELERİN KIYMETİ BÜYÜK
Peki, siz estetik bilgisini nasıl edindiniz? Eğitimini aldınız mı yoksa çok içsel bir hissediş miydi?
Bunun eğitimini almadım ama sürekli görmek, fotoğraf çekmek, babamın çektiği fotoğrafları, slaytları izlemek… Sanırım böyle gelişti. Baktıkça görmek, herkesle beraber olduğun ortamda kimsenin görmediği bir şey bulmak, çekmek, insanları şaşırtmak, yaptığınız işle beğeni sağlayabilmek… Bunlar kendi içimde olan şeylerle birleştiği için fotoğraf çok kıymetli bir hale geliyor benim için. Bir de hızlı yaşamayı seviyorum, durağan değilim. O anlık kareler çok kıymetli. O anları hatırlıyorsunuz, o anlar sizin oluyor.
Fotoğraf tutkunuzu ortaya koyan eserlerinizi kitapla sanatseverlere ulaştırdınız. Kitabınızın adı “Aynı Ayrı”. Bu iki kelime sizin kitabınıza nasıl isim oldu? Hayatın genelindeki aynılıklarımız ve ayrılıklarımız üzerine neler söylemek istersiniz?
Çeşitli toplantılarda, çektiğim fotoğraflarla slayt gösterimi yapıyordum. “Neden kitap haline getirmiyorsun, başka yerlerde de paylaşmıyorsun?” soruları artınca ben de “Tamam” dedim, “kitap yapalım.” Ama nasıl yapacağım? İçeriğini nasıl oluşturacağım, derken salonda bütün fotoğrafları yan yana koydum. Yine estetik kaygısıyla hangisi hangi sayfada daha iyi olur, kim kiminle uyar diye bakarken çok ilginç bir benzerlik dikkatimi çekti. Bu fotoğraflar bambaşka zamanlarda, 10 yıllık bir periyotta, 60 ülkede çekilmişti ve bazı kareler birbirine o kadar benziyordu ki! Kitap adı üzerine düşünürken “Fotoğraflar ayrı ama aynı” demiştim. Oradan bulduk kitabın adını da. Biz dünyayı ne kadar ayırmaya çalışsak da aslında aynı!
Sevgili yazar, şair Sunay Akın kitabın lansmanında sunumu yapmıştı, bir hikaye anlatmıştı. Bunu paylaşmak isterim… Astronotlar uzaya çıkıyor. Uzay aracı biraz yükseliyor. Amerikalı olan “Bak, burası Kaliforniya” diyor, biraz daha yükseldiklerinde Fransız olan “Şurası Avrupa, bak! Benim ülkem de burası” diyor, sonra Çinli kendi ülkesini gösteriyor. Uzayda iyice ilerlediklerinde hepsi birden “Aaaa bizim dünyamız!” diyorlar. Yani ne kadar yukarı çıkarsan dünya o kadar küçülüyor. Zaten galakside küçücük bir nokta! Ama biz kendi aramızda ayırmaya çalışıyoruz. O nedenle bu adın kitabım için çok uygun olduğunu düşündüm. Bu fotoğraflar birbirini tamamlıyor. İsteyerek de yapılmadığı için daha anlamlı.

Ne gibi benzerlikler var, okuyucularımız için biraz anlatır mısınız?
Kınalı elleri olan kız çocukları var mesela, çok farklı coğrafyalardan iki kare; biri Maçka’dan (Trabzon), diğeri Fas Ouarzazate’den. Gelinler var, yine dünyanın bambaşka yerinden aynı görünen fotoğraflar. İki tane balıkçı var; biri Norveç’ten, diğeri Sarıyer’den. Şapkalarını fotoşopla alıp birbirinin kafasına koysanız o kadar olur! Rengiyle, örgüsüyle, başlarında duruşuyla her şeyiyle aynı!
HAYATIMIN ÜÇ TEMEL BİLEŞENİ
Fotoğraf dışında başka çalışmalarınız da var…
Evet, 2021’de, 60. yaş günüm için Bodrum Zai’de bir ağaç projesi yaptım. Hepimiz plastik sektöründeyiz ve teknolojiye hizmet ediyoruz. Bu projeyle bir özeleştiri de getirmek istedim. Dünyayı plastiklerle doldurmaya çalışıyoruz ve plastik doğaya aykırı bir malzeme. Pet şişeleri topladım, onları kırıp flament (üç boyutlu yazıcılarda kullanılan termoplastik hammadde) haline getirdim.
Zai’de bin yıllık ağaçlar var. Onlardan birini tarayıp pet şişelerden elde ettiğim flamentle üç boyutlu yazıcıda zeytin ağacı yaptım. “1001” adını verdiğim bu çalışma benim hayatımın da üç temen bileşeni olan “teknoloji, plastik ve sanatı” birbirine bağladı. Bin yıllık bir ağacın binbir saatte üretilmesinin sunduğu bir kontra bakış açısı aslında.
Gerçekten özeleştiri niteliğinde olmuş.
Evet, dünyamız giderek daha fazla plastikleşmiş hale geldiği için bu proje, doğanın metamorfozunu taklit ederek plastik geri dönüşümüne ironik bir yaklaşım sergiliyor.
Sanayide ürettiğimiz parçalar için gereken malzeme elektrik, plastik ve doğadaki ağaç için de su, toprak ve güneş gerekiyor. Plastik şişe atıklarını ağaç için materyal olarak kullanarak doğayı yeniden şekillendirmede insanın etkisine, sentetik bir şekilde dikkat çekmeye çalıştım. İnsan kendini doğanın sahibi zannediyor maalesef. Ama alakası yok, doğanın küçük bir parçasıyız. Zai’de aynı zamanda insanlığın doğanın sahibi olmadığını, doğanın içinde çok küçük bir parça olduğunu gösteren bir fotoğraf sergisi de açmıştım. Her fotoğrafın beşer edisyonu vardı. Sergi çok popüler oldu, beğenildi. Eserlerin tamamına yakını satıldı ve elde edilen gelir, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine bağışlandı.

BİR SONRAKİ ANDA KAÇACAK OLANI YAKALAMA TELAŞI
Çektiğiniz karelerin beğenilmesi size nasıl hissettiriyor?
Beğeni alabilmek çok güzel tabii. Çünkü kendi kendinize çekip beğenebilirsiniz ama başkası beğendiği zaman önemli. İş hayatı da öyle değil mi? Başkası beğendiğinde satabiliyorsunuz ürünü.
Söyleşimizin başında estetiğin sizin için önemini dile getirdiniz. Bu sadece çektiğiniz fotoğraflarda değil, hayata karşı genel bir yaklaşım sizde, değil mi? Kendinizi anlatırken de hayata bütüncül bir bakış açısıyla yaklaştığınızı belirtiyorsunuz. Bütüncül yaklaşım neleri kapsıyor? Estetik sizin için neden önemli?
Gözetmeye çalıştığım hayat felsefemi; iş, aile, dost ve akrabalar, sanat, spor ve sosyal sorumluluklardan oluşan çok sesli bir orkestraya benzetebilirim. Bu felsefe, hayata bir kare daha fazla sığdırma heyecanı içinde, üretmek ve başarılı olmak üzerine kurulu. Çünkü hayatta her şeyi aynı anda yapma ve kaçırmama arzum var. Fotoğraf da öyle bir şey. Bir sonraki anda kaçacak olanı yakalamanız lazım! Hızlı bir döngü içinde olduğumda bana çok uyuyor fotoğraf sanatı.
Estetik kaygısı oldu bitti var bende. Bulunduğum ortamda, iş yerimizde, evde, kendimle ilgili hep estetik kaygısı var. Mühendis olmasaydım herhalde mimar olurdum, mimar olmasaydım sanatçı olurdum.
Mühendisliği siz mi istediniz yoksa yönlendirildiniz mi?
Ben istedim. Çünkü üretmeye, yeni şeyler yapmaya merakım vardı hep. Üreten insan benim için başka bir yerde. Çocukken bana alınan oyuncakların nasıl üretildiğini anlamak için sökerdim.
Kimini geri toplayabilirdim kimini toplayamazdım ama muhakkak açar, içine bakardım. Bir şey üretmezsen, etrafına bir katkıda bulunmazsan, bir katma değer yaratmazsan, cüssenden fazla su taşırmazsan benim için makbul değil!

Peki, estetik bakış açısınız, fotoğraf sanatına duyduğunuz tutku, iş hayatınıza nasıl yansıdı?
Sanatta, yaptığınız işten tatmin olmayan bir haliniz oluyor. Fotoğraf çekerken hep daha iyisini yapma çabam var. Geriye dönüp baktığımda genellikle beğenmiyorum yaptıklarımı.
Üretimde de kayzen (mevcut durumla yetinmemeyi ve daha iyiye ulaşmak için sürekli değişim göstermeyi amaçlayan felsefe) yapmazsan her zaman daha iyisine gitmezsen başarılı olamazsın. Yani işini sanatçı gibi yapmak, onu bir sanat eseri gibi görmek ve öyle davranmak daha çok başarıyı getiriyor. O sanatçı titizliği çok önemli. Bir de ne yaparsanız yapın, yaratıcılık olmadan olmaz.
İşimizde yaratıcılık çok önemli ve bence yaratıcılığın en üst seviyesi de sanatta. Çünkü sanat yaparken kimseye sorumluluğunuz olmuyor, eserinizde çok daha özgür oluyorsunuz. O yüzden sanat olursa inovasyon olur. İnovasyon olursa başarı gelir, yenilik gelir. Bu nedenle sanatı, iş hayatında çok önemli bir yere koyuyorum.
Özetlemem gerekirse yaratıcılık, titizlik, işi sahiplenme, o passion (tutku), sanatın getirdiği özellikler olarak hayatımda hep öne çıktı. Bir de sanat, iş yaptığımız kişilerle ortak değerleri yakalamakta faydalı oldu. Çok ilginç anılarım var… Japonlar mesela, bilirsiniz sert insanlardır, zor dost olursunuz. Onlarla yaptığımız bir toplantıda çektiğim su altı fotoğraflarını, köpek balığı fotoğraflarını görünce ilişkimiz bambaşka yere gitti.
Bunlar çok kıymetli. Sanatta ya da sporda ortak değer yakaladığınızda ilişkiler de karşılıklı hisler de daha geçişken oluyor. Herkes birbirini daha iyi anlıyor ve daha rahat iş yapmaya başlıyorsunuz.
OBJEKTİF OLMAK FOTOĞRAFÇILIĞIN YANSIMASI
Fotoğrafçılığın size farklı bir bakış açısı kazandırdığını söylüyorsunuz…
Gördüğümden farklı davranmak değil de objektif olmak, fotoğraf prensiplerinin hayatıma yansımalarından biri. Fotoğraf çekerken objektifin arkasından nasıl görüyorsam hayatı da öyle görmeye çalışıyorum. Düşünce dürüstlüğü olmazsa yaptığınız işler bir ileri, bir geri gider. Farklı ajandalar bir araya geldiğinde doğru karar alamazsınız, objektif olmanız gerekir. Kolay mı? Değil ama doğru karar almak için objektif olmak lazım.
Fotoğrafçılıkta yapmak istedikleniz neler?
Ben biraz daha vaktim olsa daha aktivist şeyler yapmak istiyorum. Dünyanın bir yerindeki bir sorunu oraya gidip fotoğraflamak, o sorunu vurgulamak, ortaya çıkarmak isterim. Sebastiao Ribeiro Salgado var, fotoğraf sanatçısı. Şimdi sergisi de var İstanbul’da. Esas idollerimden biridir o, tam aktivisttir.
Ben de fotoğrafa anı biriktirme gözüyle bakıyorum. İstanbul’da kentsel dönüşüm adına eski yapılar yıkılıyor, o kentin, o mahallenin hafızası siliniyor, yaşanmamışlıklar inşa ediliyor. Bu eski fotoğraflar dediniz ya o eski İstanbul’un fotoğraflarını sunmak, insanlara iyi gelir diye düşünüyorum. Eski İstanbul’un fotoğraflarında nostaljik bir çalışma yapmayı düşünür müsünüz? Sizin, babanızın bakış açısından…
Zaman zaman internette böyle şeyler görüyorum. Babamda tabii Trabzon’un çok eski fotoğrafları var. Aslında eski İstanbul fotoğrafları da var. Bazen şunu da düşünüyorum, bize enteresan gelen yeni nesle, gençlere enteresan gelir mi?

Sanırım şu an sanat ve dijitalleşme üzerine konuşmanın tam zamanı. Dijital sanatlar ya da yapay zeka evvela fotoğraf ve videoyu yakınlaştırmış, birbirine bağlamış gibi görünüyor. Siz o konuda ne düşünüyorsunuz? Fotoğraf makinesi icat olduğunda resim sanatı bitti diye düşünülüyordu. Video icat oldu, sinema bitti mi? Aslında biten bir şey yok, bir dönüşüm var ama sizce yapay zeka daha farklı mı olacak?
Yapay zeka, herkesin ulaşabildiği bir şey sunduğunda iş gelip yaratıcılığa dayanıyor yine. Bu iş dünyasında da böyle sanatta da. Daha çok yaratıcılık gerekiyor. Niye? Çünkü baz yükseliyor. Eskiden tek delikli bir fotoğraf makinesi vardı. Sonra panoramik fotoğraf makinelerine, stereo makinelere kadar gelişti. Ondan sonra hızlı filmler, makineler icat edildi.
Yukarıya doğru seviye atlıyorsunuz ama herkesin aynı olduğu yerde yaratıcılık farkıyla öne geçiyorsunuz. Şimdi yine ne oldu? Makineler daha modernleşti hatta makinesiz, sahnesiz, stüdyosuz filmler, fotoğraflar yapabiliyor. En son yarışmada biliyorsunuz sanal fotoğraf kazandı, sonradan açıklandı sanal olduğu.
YARATICILIK HEP ÖNEMLİ OLACAK
Ara Güler, “İyi fotoğrafçı dikiş makinesiyle de resim çeker” demiş. Yapay zeka olsa da dijital olanaklar artsa da deklanşöre bakan kişinin gözü, kalbi, beyni daha etkili olacak her zaman sanırım. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?
Fotoğraf makineleri geliştikçe aletleriniz değişiyor aslında, yaratıcılığınız yine sizin elinizde. O aletlerle ne yaptığınız önemli. Eskiden fotoşopla sadece düzeltebiliyordunuz, yanına bir şey koyabiliyordunuz. Şimdi tüm sahneyi AI (yapay zeka) ile yapabilirsiniz ama yine sonunda yaratıcılık bence önemli olacak.
Peki siz analog makineyle mi fotoğraf çekmeyi tercih ediyorsunuz, dijital olanla mı? Çünkü her ikisinde de deklanşöre basan, vizörden bakan sizsiniz, aynı kişisiniz, aynı yaratıcılık, aynı kalp, aynı gönül. Hangisini seçiyorsunuz?
Uzun süre ikisini beraber taşıdım ben.
Ağır olmuştur.
Bayağı ağır oldu. Hatta ben bir de infraredle çekiyorum. Üç makine oluyor yani. Onların objektifleri de oluyor. 13-14 kilo bir çantayla dolaşıyorum. Omzumdan ameliyat oldum sonunda. Ama tabii sonunda insan pratikliğe dönüyor. Yani bir müddet sonra bıraktım tabii.
Yeni dijital makineler çok kabiliyetli. Yine de bir fotoğrafa baktığım zaman analog mu dijital mi olduğunu anlayabiliyorum.

DİJİTAL VE ANALOG FARKI
Nasıl bir fark bu?
Bakır tencerede pişmiş yemekle, mikrodalga fırında pişmiş yemek arasındaki fark gibi. O tadı hissedebiliyorsunuz hala. Çünkü o filmdeki kimyasal reaksiyon, o ön planla arka plan arasındaki derinlik, renklerdeki doygunluk fark ediliyor. Dijitalde hala ulaşamadılar o doygunluğa. Oradan görebiliyorsun. Mesela arka plan dijitalde çok ortaya çıkıyor. Hatta şimdi yeni aynasız makineler çıktı, onlara döneceğiz sanırım.
Sıklıkla yaratıcılıktan bahsediyorsunuz. Yaratıcılık aynı zamanda beslenmesi gereken de bir şey mi sizin için? Ve siz kendinizde o yönü beslemek için neler yapıyorsunuz?
Tabii tabii, yaratıcılığın kesinlikle beslenmesi gerekiyor. Koleksiyonerlik yapıyoruz. SAHA diye bir grubumuz var. Sanatla ilgili çalışmaları destekliyoruz. Çeşitli sanat gezilerine katılıyorum. Başka koleksiyonerlerin evlerine gidiyoruz, müzelere, sergilere. Farklı şeyleri görmeden üretmek kolay değil. Bunları tıpkı yapay zekanın yaptığı gibi kendinizde depoluyorsunuz. Sonra bir fotoğraf çekeceğiniz zaman, hangi açıdan çekeceğinizi, o fotoğrafa bakanları nasıl şaşırtacağınızı belirlemek için kullanıyorsunuz o bilgileri. Bunu hissedebilmek için farklı şeyleri görmeniz lazım.
Bizim iş yerinde de her tarafta sanat eserleri var. Onları gördüğü zaman, onlardan bir şey esinlenip yapacağı yeni bir üründe bir katkı sunduğu zaman zaten amacımıza ulaşmış oluyoruz. Niye İtalya’da tasarımcılar iyi? Yanı başında bir dolu ülke var. Hiçbirinde değil de İtalya’da iyi. Çünkü Medici Ailesi’nin bütün sanatçıları oraya getirmesi, o sanatçıların etrafa sanat eserleri koyması, hala metrolarda heykellerin, sanat eserlerinin olması, sokağa çıktığında insanların sanatla iç içe olması sağlıyor tüm bunları. Tabii eğitimde de buna önem verdikleri için çok iyi tasarımcılar çıkıyor.
ÖZGÜRLÜK HİSSİNİ YARATAMAZSANIZ YENİ FİKİRLERİ ALAMAZSINIZ
Sanayicilere ya da iş insanlarına bu anlamda kişisel ya da kurumsal olarak ne gibi görevler düşüyor sizce?
Bir kere özgürlük, insana kıymet verme, farklı düşünme, kutunun dışında düşünme ve yine söyleyeceğim o sanatçı titizliği, beğendirebilme içgüdüsünü yaratabilmek için bir kere sanatın işin içinde olması lazım.
Bir ülkede eğer sanata önem verilmiyorsa, sanatçıya önem verilmiyorsa o ülkede yenilik, inovasyon, yeni fikirler olmaz yani. Özgürlük hissini yaratamazsanız yeni fikirleri alamazsınız. O yüzden sanat çok kıymetli. Yoksa niye birileri kağıda bir şeyler çiziyor diye öbürleri dünyanın parasını veriyor ona. Bu döngü niye olmalı? Bu döngünün çalışması lazım ki diğer şeylere etkisi olsun.
Ben yıllarca iş nedeniyle çok yalnız seyahat ettim ve her yere fotoğraf makinemle gidiyordum. Uzak Doğu’ya, Tayland’a, Tayvan’a, Çin’e iş nedeniyle gittiğimizde üç gün mesela işle ilgili kalıpçılarla görüşüyorsak bir gün de fotoğraf çekip öyle dönüyordum. Fotoğraf makinem benim hep en sadık dostum oldu yanımda.

Fotoğrafları Kuala Lumpur Havaalanı’nda sergilenecek
Yeni projeleriniz neler?
Kuala Lumpur Havaalanı’nda Aynı Ayrı kitabımın devamı sergisi olacak. Milyonlarca kişinin geçtiği yerde, duvarda fotoğraflarımız olacak. Bunların hepsi analog fotoğraflar. Tekrar büyük boyda basılacağı zaman o slaytları bulmak gerekti. Öyle bir yerde fotoğrafların olması çok güzel.
Neden Kuala Lumpur Havaalanı’nı tercih ettiniz?
Orada bir Türk girişimcinin havaalanı oteli var. İş öyle başladı. Otelin dış duvarları ama havaalanının içi çok geniş bir alan. Tam havaalanının ortasında. Havaalanı ile konuşuldu, bu proje kabul edildi. Enteresan bir şey söyleyeceğim mesela, dijital konusunu tartışıyoruz, işin tekniği mi estetiği mi diye tartışıyoruz. Bu havaalanı oteli olduğu için rüya projesi yapalım, dedim. Dijital çalışmalar yapıldı. Rüya fotoğrafları çalışıldı. Bir de uzun pozlama ile galaksi fotoğraflarını önerdim. Bir de kitabımdaki fotoğraflar vardı. O iki modern projeyi elediler, bunu seçtiler.
Demek ki hala hikaye çok kıymetli! Bunlar üzerinde hiç oynanmamış, analog fotoğraflar. Öbür proje fotoğraflarını görseniz görselleri rüya gibi gerçekten. Dijitalde çok enteresan şeyler yapabilirsiniz ama o ruhu yakalayamazsanız hiçbir şey olmuyor demek ki!
Sizin de iki çocuğunuz var. Sanatçı ya da sanatçı bakış açısı olan bir babanın çocuğu olmak nasıl bir şeydi? Sizin bu yönünüz kendi ebeveynliğinizi, kendi babalığınızı nasıl etkiledi?
Armut dibine düşüyor. Kendiniz, “Ben sanatçı değilim ama öyle olsa nasıl olur”u görmek istiyorsunuz, çocuğunuzu destekliyorsunuz. Kızım Simge (Simge Burhanoğlu Tunalıoğlu), sahne sanatları okudu, Performistanbul adında bir sanat platformu kurdu.
2015’te ya da 2016’da kurulmuştu, değil mi?
Evet, işte 10. yılına geliyor. Direniyor. Hiç olmadık bir şey yapıyor. Performans sanatı, anında yapılan, o an yaşanan bir sanat. Yani alıp da duvarınıza asamıyorsunuz. Tabii para kazanmadan bu işleri devam ettirmek zorunda kalıyor. Misyon olarak görüyor.

Genellikle anne babalar “Bir mesleğin olsun, sen hobi olarak sanat yap yine” diyor. Siz öyle demediniz tabii…
Elbette kızımın seçimi, bana da “Her şeye rağmen sayende devam ettiriyorum, teşekkür ederim” diyor. Tabii bir işte ne yaparsan yap, sonunda pozitif bir çıktısı olması gerekiyor. Onun pozitif çıktısı olmayan bir şeyi Türkiye’de yerine getirmiş olması, buna gönül veren birçok sanatçıyı desteklemesi, platform sağlaması çok kıymetli. Ayrıca Bilgi Üniversitesinde ders veriyor. Dolayısıyla yani yaptığı işten çok mutlu. Ben de o mutlu olduğu için çok mutluyum. Diğer kızım Lal, Londra’da işletme eğitimi alıyor.
Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim. Eklemek istedikleriniz neler olur?
Toparlamam gerekirse şunları söylemek isterim; insanlığın gerçek ihtiyacı, insanlığa yatırım yapmak ve bunu sağlamak için de sanata yatırım yapılmalı. Çünkü en kısa yoldan ve toplu şekilde başkalarına ışık tutabildiğimiz, ilham verebildiğimiz bir araç sanat. Hümanizm, empati ve sağlıklı bir iletişim ortamı ancak sanatla sağlanabilir. Bu nedenle herkesin içindeki sanatçıyı ortaya çıkarmasının önemli olduğunu düşünüyorum.
Ben de bu güzel sohbet için teşekkür ederim.



