“İyi bir roman yazmak için yazar her türlü taklayı atabilir”

İlgili Yazılar

Abbasağa Film Festivali altıncı kez perdede

Öğrenci filmleri AKM Yeşilçam ve Kadıköy Sineması’nda izleyiciyle buluşacak Mimar...

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Yazar Mehmet Anıl, başlıktaki cümleye şöyle devam ediyor: “Yeter ki edebi sınırlar içinde olsun, inandırıcı olsun.” Son romanı Curcunabazlar’ın kurgusuna kendisini ve anne babasını adlarıyla dâhil eden yazar, 2008 Yunus Nadi Roman Ödüllü kitabı Pembe Otobüs’te de 12 Eylül kuşağı üstünden öz eleştiri yapıyor. Tarihe meraklı olan, her romanında yeni türler deneyen Anıl’ın son eseri, Çingenelerin ötekileştirilmesi üzerine olacak.

SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

İzmir’de tekstil sektöründe işletmecilik yaparken 2001 krizinde iflas eden ve hayatını edebiyatla değiştiren bir yazar, Mehmet Anıl. O zamandan bu yana hayatı yazmak olmuş ama tabii ki bunun birdenbire ortaya çıkmadığını belirtiyor. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, öğrenciyken edebiyat dergileri çıkarıp şiirler yazmış, avukat bir babanın, büyük kütüphaneli bir evde büyüyen, çok okuyan oğlu olarak “bir gün yazar olmak” hayaliyle büyümüş. Yazarlığa bu bilinçle başlamış.

Yazarımız Duygu Özsüphandağ Yayman, yazar Mehmet Anıl ile samimi bir söyleşi gerçekleştirdi.

İlk romanı Geri Gelmemek Üzere, 2003’te Can Yayınlarınca yayımlanan Anıl, üçüncü kitabı Pembe Otobüs ile 2008 Yunus Nadi Roman Ödülü’nün sahibi oldu. İçinde 12 Eylül’ü geçirmeden 12 Eylül sonrası apolitik gençliği, dünyayı tozpembe görenleri eleştirdiği bu romanda, iğneyi kendine de batırdığını itiraf ediyor. 1977-’80’de İstanbul St. Joseph Lisesinde okurken apolitik bir döneminin geçtiğini ama kolay ayıldığını belirten Anıl, okurları da “pembe otobüs yolcuları” olarak bu eleştiriye dâhil ediyor. Bitik (2005), Forbes Cinayetleri (2009), Edep Ya Hû (2012), Bir Perişanlık Hali (2013), Afet (2017), Curcunabazlar (2023) ile birlikte sekiz roman yazan Anıl’ın bir de çocuk kitabı var: Franz Kafka’nın Dönüşüm’ündeki Gregor Samsa’yı Gırgır Hamza’ya dönüştürüp çocukları iyi edebiyatla tanıştırdığı Dönüşüm (2018).

Denemelerini Kediler, İnfazlar ve Hayaletler (2018) kitabında; tarihi romanı Edep Ya Hû’ya çalışırken edindiği birikimleri ise Yeniçeriler (2019) adlı inceleme kitabında bir araya getirdi. Ancak Mehmet Anıl kendisini romancı olarak tanımlıyor. “Başka türde yazmayı düşünüyor musunuz?” sorusunu, “Uzmanlaşmayı önemsiyorum. Kısa öykü denedim, olmadı. Şiir zaten bambaşka bir şey. En iyi, roman yazıyorum. Öteki türleri iyi bilenler yapsın” diye yanıtlıyor. Pembe Otobüs’teki gibi öz eleştiri yaptığı, son romanı Curcunabazlar’da olduğu gibi kendini, anne babasını roman karakterine dönüştürdüğü, tarihten fütürizme, polisiyeye dek türler, akımlar arasında gezindiği, psikolojik derinliğe önem verdiği, hepsi birbirinden farklı olan romanlar yazıyor. Şimdilerde Çingeneler üzerine çalıştığını söyleyen Anıl, söyleşimizde de okuyacağınız gibi inandırıcı olmak koşuluyla bir yazarın iyi roman için her taklayı atabileceğini anlatıyor.

 

YAZDIĞI İLK KİTABI BASTIRMADI

Yazarlık serüveniniz nasıl başladı?

İnsan her zaman doğru seçimler yapamıyor. 2001 yılına kadar ticaret, sanayicilik yaptım. Ama hiç bana uygun bir meslek değildi. Tekstil üzerine büyük bir işletmemiz vardı, 2001 krizinde iflas ettik. En çok yapmak istediğim şey yazmaktı. Ama “Tekstil olmadı, yazarlığa başlayayım” değil. Rahmetli babam avukattı. Ankara Hukuk’ta okurken edebiyata çok meraklı. Dergiler çıkarmış, şiirler yazmış… Bizim ev, büyük kütüphaneli, sürekli okunan bir evdi. Babam her hafta kitap alırdı. Bende de çok küçük yaşlarda okuma sevdası başladı. Okumayı sevenler, günün birinde ah ben de yazsam, diye içinden geçirir. İşim kapanmasaydı belki yazmak ukde kalacaktı. Deneyeyim bakayım, demedim; olsun diye yazmaya başladım. İlk kitabım 10-12 yayınevinden geri geldi. Çünkü ilk kitabın bütün acemilikleri, amatörlükleri vardı. Çok çalıştım, sonrası geldi zaten. Şimdi daha çok çalışmak mecburiyetini hissediyorum. Kendini geliştirdikçe daha çok hata görüyorsun, daha az yazıyorsun, daha çok uğraşıyorsun.

Yayımlanmış ilk kitabınız, yazdığınız ilk kitap değil ama. Onun hikâyesi neydi?

İlk kitabım, İnkılâp Yayınlarınca basılacaktı. Biraz süre uzadı, ikinci kitabımı da yazmıştım, onu da nedense Can Yayınlarına gönderdim. 2002-2003 yılları. Can, iki hafta içinde döndü, İlknur Özdemir, başka kitabınız var mı, diye sordu. Var, dedim, İnkılâp’ta bekliyor. Dedi ki, ama şimdi olmadı bu iş, yeni bir yazarın ilk iki kitabı başka yayınevlerinden. Biz bunu bir düşünelim, dedi. Sevincim birden üzüntüye döndü. Fakat ertesi gün aradı, İnkılâp’la anlaştık, o kitabı aldık, masraflarını ödedik, dedi. Dedim ki o zaman İnkılâp’tan alınan kitabı bir okuyayım. Bir sene sonra falan basılacak. Bir okudum ki Allah Allah! Bu arada çok çalışmışım, kendimi ilerletmişim. Dedim, bu yayımlanacak gibi değil.

Neler gördünüz?

Her türlü acemilik. Karakterlerde, kurguda, her konuda… Onu bir kenara koydum. Üçüncü kitaba da başlamıştım. Sonuçta o ilk kitap kaldı. Bir Perişanlık Hali romanımı yazarken o kitabın karakterini, içindeki bazı olayları aldım, bozdum, bambaşka bir kitap olarak kullandım.

Basılan ilk kitabınız Geri Gelmemek Üzere’de yola çıkarken temel motivasyonunuz neydi?

Hiçbir kitabıma nasıl başladığımı hatırlamıyorum. Ama şu vardı; deniz feneri bana her zaman macera duygusu verir. Fazla metafora ihtiyaç yok, zaten kendisi metafor. Kirk Douglas’ın deniz fenerinde geçen bir filmi vardı, o beni çok etkilemişti. Öyle başladığımı düşünüyorum.

Bir de Trevanian’ın Katya’nın Yazı romanında çift kişilik vardır, borderline. O ikisini birleştirdim.

Mehmet Anıl kendisini romancı olarak tanımlıyor. “Başka türde yazmayı düşünüyor musunuz?” sorusunu, “Uzmanlaşmayı önemsiyorum. Kısa öykü denedim, olmadı. Şiir zaten bambaşka bir şey. En iyi, roman yazıyorum. Öteki türleri iyi bilenler yapsın” diye yanıtlıyor.

“PSİKOLOJİ OLMAZSA ANLATI SIĞ KALIR”

Psikolojik öğeleri kullanan bir yazar olarak adlandırıyorsunuz zaten. Kaldı ki romanı roman yapan niteliklerden biri bu değil midir?

Kesinlikle. Psikoloji olmazsa herhangi bir anlatı sığ kalır. Tabii psikolojik unsurları özellikle kullanayım diye değil, doğru yazma biçimi budur diye kullanıyorum. O tarafa doğru daha çok derinleşiyorsunuz, karakterin ruhsal dünyasını, düşüncelerini, duygularını daha iyi vermek için. Okuduğum kitaplardan gördüğüm, doğrusu budur.

Geri Gelmemek Üzere’de, Bitik’te aşk teması var. Pembe Otobüs’te “arkadaşının aşkı”, Son kitabınız Curcunabazlar’da bir kadına hayranlık var. Yani aşk, romanlarınızdaki duygular arasında öne geçmiş gibi duruyor.

Bazen kitap, kendi kendine oraya götürüyor. Öyle başlamıyorsun ama sonunda iş aşka dönüyor. Ama tabii ille aşk olsun demiyorum.

Bitik, bazı okurlarca rahatsız edici bulunmuş. Bir adam, karısına tekrar âşık olmak için onun bir başkası tarafından istenmesini nasıl ister, denmiş. Sizi ne itti, o kurguyu oluşturmaya?

Birincisi, karısına başkasını âşık edip tekrar ona âşık olmak çok ilginç bir hikâye konusu. Eski bir Fransız filmi vardı, Gerard Depardieu’nun. Karısı birisine âşık oluyor. Karısının kıymetinin farkına varıyor. O beni etkilemişti. Sonra televizyondaki bir açık oturumda psikiyatrlar konuşuyordu. Adamın biri, depresyonda kendini çöpe atmış. Depresyonun en ileri aşaması intihardır. İnsan niye kendini çöpe atar? Çok ciddi bir işe yaramazlık, değersizlik olması lazım. Oradan da etkilendim. Karakter, ben bittim, artık çöpüm, diyor. Yaptığım çok saçma bir şeydi, onu da beceremedim, diyor.

Üçüncü romanınız Pembe Otobüs, 2008 Yunus Nadi Roman Ödülü aldı. Şaşırdınız mı, bekliyor muydunuz?

Cumhuriyet gazetesinden aradıklarında şaşırmadım. İyi bir kitap olduğunun farkındaydım. Her iyi kitap ödül alacak diye bir beklentim yoktu ama telefon gelince çok sevindim, çok da şaşırtmadı beni. İyi bir roman yazdığımın farkındaydım.

Mehmet Anıl, İzmir’deki Yakın Kitabevi’nde söyleşi ve imza gününde…

12 Eylül sonrası kuşağı eleştiren bir roman ama hiç 12 Eylül geçmiyor içinde. Onu geçirmeden hissettirmeyi nasıl başardınız?

Bilmiyorum. 12 Eylül’den sonra apolitik bir kuşak oluştu. Gençlikleri 12 Eylül sonrasına denk gelen kuşak bu. Steril, pastörize gençlik diyorum. Sadece kendilerini düşünen… O jenerasyonun bir eleştirisi.

Okurlara, pembe otobüs yolcuları, diye hitap ediyorsunuz…

Zaten, apolitik olanlar, pembe otobüs yolcuları. Sanki dünyada dert, tasa yok, ezilen yok… Kendi dertlerine düşmüşler, pembe otobüste gidiyorlar. Ama sonradan kadınlara yönelik çıkarılan pembe otobüsle de karıştırıldı. Tabii alakası yok. Ben de o apolitik grup içinde iki-üç sene bulundum. O kitapta biraz kendi eleştirim de vardı. 12 Eylül öncesi, ’77-‘80’de İstanbul’daydım. Lisede İstanbul’a gittim, orada çok sıkıntılı bir hayatım oldu. Bunun sonucunda o apolitikliğe kapıldığımı itiraf ederim. Neyse ki fazla uzun sürmedi. Okuyan, irdeleyen biri olarak sonuçta fark ediyorsun. İnsan hata yapıyor, önemli olan hata olduğunu kabul etmek. Başka kitaplarımda da ara ara öz eleştirim vardır.

Hep bir ironi var zaten metinlerinizde.

Mizah, hiciv çok önemli. Ama bir o kadar da zor. Çünkü iki ucu keskin bıçak, hiciv yapayım derken sululuğa, basitliğe düşebilirsin. Nakış gibi işlenmesi gereken bir şeydir. Ondan vazgeçmeyi düşünmüyorum. Bütün kitaplarımda her zaman ironi, hiciv, düzgün mizah olur.

Ağır meseleleri ele alıyorsunuz. Onu belki biraz hafif anlatmaya yarıyor.

İroniyle anlattığın zaman daha vurucu oluyor. Ağır meseleler ağır bir şekilde dile getirilir hep ama hiçbir şey vermez. Hiciv, bilinçaltına daha çok yerleştirir. Dünyada düzen kötü, Türkiye’de kötü… Hep de her zaman konuşulan şeyler. Ne oluyor? Hiçbir şey. Ama hicivle, ironiyle anlattığın zaman bilinçaltına daha nüfuz ediyor.

Pembe Otobüs’te Uğur, Demir’in yazlık evine, üniversite arkadaşlarını on yedi yıl sonra topluyor. Demir’i bekliyorlar. Demir gelecek mi, nereden gelecek, belli değil. O evde belki de kimse yok. Uğur, düş dünyasında bir araya getirdiği arkadaşlarına geçmişin hikâyesini anlatıyor sanki.

Açık bıraktım. Demir gelebilir de gelmeyebilir de. Uğur’un düş dünyası olabilir, olmayabilir de. Dileyen, dilediği gibi anlayabilir. Romanda katmanlılık da böyle oluyor. Öyle de okuyabilirsin, böyle de okuyabilirsin.

Kadın karakterin isminin İyi olması da dikkat çekici. Okuru uyarıyorsunuz, “İçinde ‘iyi’ geçen cümleleri dikkatle okuyun” diye. İyiliği sorgulamak için mi o ismi koydunuz?

Evet, hem öyle hem o üç kişi arasında en iyisi o. İyi diye bir isim yok, ben koyayım, dedim. İyi’nin yaşantısı; kıyafetleri, dekoru hepsi farklı. Şaman kültürü var. Denizin altında yaşıyor gibi bir dekor yapmışlar. Köşk dedikleri sedir de aykırı. Bir mimar arkadaşım, “Niye benim aklıma gelmedi böyle bir şey?” dedi o sedir için.

 

“TOPLUMSAL MESELELERDEN KAÇAMAYIZ”

Forbes Cinayetleri, polisiye bir roman, kadın cinayetlerini ele alıyorsunuz. Afet’te fütüristik bir yan var, dilencilik şirketini konu ediyorsunuz. Edeb Ya Hû, tarihi roman. Curcunabazlar, düşman kardeşliği, kadim bir hikâyeyi sorguluyor. Farklı türlerde farklı konuları ele alan romanlar.

Zor olsun diye, yapılmıyor diye öyle. Aynı şeyi yazmak çok kolay. Ben bu işi para, şöhret için yapmıyorum. İyi edebiyat olsun diye yapıyorum. Değişik konularda değişik kitaplar yazmak beni bir yazar olarak en çok tatmin ediyor.

Hepsi toplumsal meseleler. En çok kafanızı kurcalayan konulara mı eğiliyorsunuz?

Toplumsal meselelere kafa yorduğum için kendiliğinden metinlere giriyorlar. Curcunabazlar’da bugünkü siyasal durum, ucundan köşesinden ama özüne dokunarak işleniyor. Bundan kaçamayız. Belki de artık günümüz yazarlarının ödevi. Direkt anlatmak yerine ilginç kurgulara yedirmenin daha vurgulayıcı olduğuna, zihne nüfuz ettiğine inanıyorum. Roman nedir? Bir doktora tezi ya da makale değil. Roman dediğimde aklıma gelen; rahat bir koltuk, güzel bir ışık, çay, kahve, o romanın içinde kendimi kaybediyorum. O hazzı duymam lazım. Eve gelince kitaba bıraktığı yerden devam etme isteğini vermem lazım. İyi kitapla kötü kitap arasındaki en belirgin ayrılık da orada. Evde işimi bitireyim, kitabımı açayım, bakalım ne olacak?

Curcunabazlar’da siz de varsınız, bir yazar karakter olarak. Üst kurmaca yazmışsınız.

Yazar olarak hem varım hem yokum. İyi bir kitap, iyi bir roman yazmak için yazar her türlü taklayı atabilir. Yeter ki edebi sınırlar içinde olsun, saçmalamasın. İnandırıcı olsun. Orada yazar olarak kendimi koyuyorum. Annemin, babamın isimleri var. Fakat hem varım hem ben o değilim.

O ikizler, Mustafa ve Ömer, hayatınızda yok herhalde.

Hayır. Orası tam olarak kurgu. Ama mesela o sözleşmeyi yapan avukat Yavuz İsmet Anıl, rahmetli babamın adı. Edebiyatçının böyle bir özgürlüğü var. İstediğini alır, istediğini kullanır, istemediğini kullanmaz. Maksat, okur zevkle okusun. Mesela polisiye romanlarda katilin uşak çıkmasının modası geçti. Forbes Cinayetleri’nde katil, romanın başından belli. Bir seri katil, kadınları öldürmüş. Cinayeti nasıl işlemiş, oraya nasıl gitmiş? Sonucu belli bir kitabı nasıl sürükleyici yapacaksın? O merakı diri tutmak, daha büyük bir meydan okuma.

Curcunabazlar, geleneksel Türk tiyatrosundan alıyor adını. Kitapta kardeşlere soytarılık misyonu yüklemek var, değil mi? Kardeşlik üstünden aile kavramını eleştirmek istemişsiniz sanki.

Doğru. Curcunabaz, orta oyununda şamata yapıp ortalığı karıştıran, boş lakırdı yapanlar. O iki kardeş de öyle zaten. Sanki ciddi bir konu var ama değil. Romandaki yazarı küçümsüyorlar hep. Bir laf vardır; hiç kimse, kendi köyünden peygamber çıkmaz, diye. Benim yazarlığımı da takdir eden, sizler gibi hep uzaktaki insanlardır. Ailenin içinde pek görünmez. Ama bunlara da fazla takılmamak lazım. Ben inandığım şeyi yazayım. Kendim tatmin olayım, o beni mutlu etsin.

 

“YAZARKEN BÜTÜN DERTLERİMİ UNUTUYORUM”

Romancısınız ama bir deneme kitabınız ve tarihle ilgili Yeniçeriler kitabınız var.

Edeb Ya Hû’da yeniçerileri çok çalıştım. Yeniçeriler çok yanlış tanınıyor. Türk filmlerinde hep kara bıyıklı, kavgacı, ezik büzük kişiler. Hâlbuki tam tersi; Balkanlardan devşirilen, uzun boylu, sarışın insanlar. Padişah, çevresindekilerin sadece kendine bağlı olmasını, aile ve diğer bağlarının tamamen kopmuş olmasını istiyor. Enderun’da, devşirilenler arasında akıllı olanlar yönetici, güçlü kuvvetliler yeniçeri oluyor. Padişahların karılarının da hepsi cariye, dışarıyla herhangi bir bağlantısı olmasın diye. Güvenlik meselesi.

Osmanlı tarihine meraklısınız. Bununla ilgili yeni çalışmalarınız gelecek mi?

Sonraki romanım, Çingenelerle ilgili. Ama Cennet Mahallesi gibi çalgıcılar, komiklikler falan değil. Amerika’da siyahi başkan çıkar, Türkiye’de Kürt başkan çıkar ama Çingene çıkması mümkün değil. Mesela Afet romanında cumhurbaşkanını Roman yaptım. O konuları irdelemeyi düşünüyorum.

Yazarlığınızın temel motivasyonunu ne? Sizi masanın başına oturtan.

O işten çok mutlu olmam. Yazarken o kadar mutlu oluyorum, kendimi o kadar tatmin ediyorum ki bütün dertlerimi unutuyorum. Bambaşka bir insan oluyorum. Ama yazamadığım zaman da tersi oluyor, çok büyük sıkıntı hissediyorum.