Kerem Ayan ile On Yılın Ardından…

İlgili Yazılar

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

İstanbul Film Festivali’nin direksiyonunda on yılı geride bırakan Kerem Ayan, bu şehrin sinema hafızasında özel bir yer edindi. Festivali yeniden uluslararası vitrine taşırken Filmekimi’ni de sonbaharın en büyük sinema ritüeline dönüştürdü. İstanbul Film Festivali ve Filmekimi Direktörü Ayan ile hem geride kalan festivali hem de önümüzdeki yılları konuştuk.

SÖYLEŞİ: LAL GÜLSOY

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.


İstanbul Film Festivali’nin direktörü olarak 10 yılı deviren Kerem Ayan, festivali yalnızca bir gösterim programı değil, sinemanın sanat olarak var olma alanı şeklinde tanımlıyor. “Biz Cannes ya da Berlin değiliz. Ama Selanik gibi bir festivaliz” diyen Ayan, ulusal ve uluslararası yarışmaları tek potada birleştiren Altın Lale ile festivali yeniden uluslararası vitrine taşıdıklarını söylüyor. Ona göre İstanbul Film Festivali’nin ruhu, her zaman salonlarda yer bulamayan filmlere alan açmak, sanat sinemasını savunmak oldu.

Bugün seyircinin beklentileri değişti. Sosyal medya sayesinde herkes Cannes’da, Venedik’te neler izlendiğini anında takip ediyor. Ayan ise bu dönüşümü avantaja çeviriyor; hem büyük yönetmenlerin yeni filmlerini İstanbul’a getiriyor hem de henüz adı bilinmeyen genç sinemacıları keşfetmekten vazgeçmiyor. Filmekimi’ni ise sonbaharın yıldızlar geçidi olarak tanımlıyor: Cannes’dan, Venedik’ten ödüllü filmler, büyük ustaların son yapıtları ve sürpriz keşifler ekim ayında perdeye yansıyor. İstanbul’dan başlayıp İzmir, Ankara ve Eskişehir’e uzanan Filmekimi, şehirlere yalnızca filmleri değil, festival ruhunu da götürüyor.

“Doğru film, size dokunan filmdir” diyen Ayan, festivali de tam bu his üzerine kuruyor: dokunan, tartıştıran, hafızada yer eden filmler… Onun vizyonunda İstanbul, uluslararası sinema haritasında güçlü bir yer edinmeye aday.

İstanbul Film Festivali ve Filmekimi Direktörü Kerem Ayan ile festivali ve önümüzdeki yılları konuştuk.

ALTIN LALE İLE YENİ DÖNEM

Festivalin başında on yılı geride bıraktınız. Bu süreçte festivalin kimliğine ve marka değerine sizce neler kattınız?

Aslında festivalin ruhu hiç değişmedi. Biz sanat sinemasına alan açan, salonlarda yer bulamayan filmleri seyirciyle buluşturan bir festival olduk.Dünyada Cannes ya da Berlin gibi bir “dev” değiliz ama Selanik gibi “temalı” festivallerle aynı ligdeyiz. Bizim işimiz popüler sinema değil, daha çok sinema sanatına yatırım yapmak. Bu on yıl içinde bölümler değişti, yarışmalar girip çıktı. Geçen sene büyük bir karar alarak ulusal ve uluslararası yarışmaları birleştirdik. Cannes’ı örnek aldık; Altın Lale’yi hem yerli hem yabancı filmlerin yarıştığı tek büyük ödül haline getirdik. Bu, festivalin yeniden uluslararası sahnede hatırlanmasını sağladı.

Bu yılki festivali genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? İzleyici katılımı ve filmlerin aldığı tepkiler açısından öne çıkanlar nelerdi?

Açıkçası güzel geçti. Türk filmlerinin yabancılarla rekabet edebildiğini görmek bizim için çok değerliydi. Ana yarışmada beş Türkiye prömiyeri vardı. Yeni Bakışlar bölümünde ise başka festivallerde gösterilmiş yapımlar da yer aldı. Yani hem güçlü bir yerel sinema desteği verdik hem de bölgesel rekabetin parçası olduk. Seyirciden aldığımız tepki de çok olumlu.

SEYİRCİ SOSYAL MEDYA ÇAĞINDA

Peki, on yıl içinde izleyici kitlesinin ilgi alanları ve beklentileri sizce nasıl değişti?

En büyük fark, sosyal medya. Eskiden dünya festivallerinde gösterilen filmler hakkında bu kadar hızlı bilgiye ulaşılmıyordu. Şimdi herkes Cannes’da ne izlenmiş, Berlin’de hangi film konuşuluyor anında takip ediyor. Dolayısıyla seyircinin beklentisi de değişti. Büyük festivallerde ödül almış filmleri daha fazla istiyorlar. Ama bizim için keşif bölümü hâlâ çok önemli. Mesela birkaç yıl önce çok az kişinin bildiği bir Norveçli yönetmen Dag Johan Haugerud’u keşfedip programa aldık; sonrasında Altın Ayı kazandı. Bu keşif heyecanı, festivalin kalbi.

Programı hazırlarken kendi sevdiğiniz filmlerle seyircinin ilgisini çekeceğini düşündüğünüz yapımlar arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Festivaldeki her filmi ben çok seviyorum diyemem. Ama bir yandan da “Bu filmi çok sevdim, başkaları da sevsin” dediğim yapımlar var. Bazen bu riskli oluyor tabii ki, herkes aynı heyecanı paylaşmayabiliyor. Ama işin güzelliği de orada. Sonuçta doğru filmi doğru yapan şey, teknik değil, size dokunması. Size dokunan şeyin başkasına da dokunma ihtimali var. Bir de tabii seyircinin olmazsa olmazı yönetmenler var. Mesela Almodóvar gibi güçlü bir yönetmen yeni film yaptığında onu programa koymamak olmaz.

SONBAHARIN YILDIZLAR GEÇİDİ

Gelelim bu yıl da heyecanla beklenen Filmekimi’ne. Artık kendi markasını oluşturdu. Bu yıl Filmekimi’nde izleyiciyi şaşırtacak hangi yenilikler var?

Filmekimi aslında sonbahar ve kış sezonu filmlerinin bir ön gösterimi. Cannes ve Venedik’ten ödüllü filmleri getiriyoruz. Bu yıl da öyle olacak: Dardenne kardeşlerin son filmi, Cannes’dan jüri büyük ödülü alan yapımlar, Venedik’ten yeni çıkan filmler… Ağustos sonunda Venedik programı açıklandıktan sonra bizim program da şekillendi. İstanbul’da dokuz gün sürüyor, sonra İzmir, Ankara, Eskişehir’e gidiyoruz. Hangi filme giderseniz gidin, mutlaka önemli bir festivalden ödüllü bir yapım izleme şansınız oluyor.

Festivallerde izleyici trendleri nasıl değişiyor? Filmekimi bu trendlere nasıl ayak uyduruyor?

Artık dünyada ne olup bittiğini herkes çok hızlı takip ediyor. Seyirci “Ödül aldı mı?” diye bakıyor. Bu da bizim için avantaj çünkü Filmekimi tam bu ödüllerin arkasından geliyor. Cannes’dan on film, Venedik’ten birkaç film derken bir yıldızlar geçidi oluşuyor. Ama biz sadece ödüllü filmleri değil, kendi radarımıza takılan özel işleri de getiriyoruz. Bazen çok bilinmeyen bir film, Filmekimi’nin sürprizi oluyor.

FESTİVALLERİN PERDE ARKASI

Dünyaca ünlü yönetmenleri İstanbul’a getirmek ne kadar zor oluyor? Hiç “bu filmi getiremeyeceğiz” dediğiniz oldu mu?

Her sene uğraşıyoruz. Wim Wenders 70 yaşında ilk kez Türkiye’ye geldi ve seyirciyle buluştu; inanılmaz bir andı. Ama kolay olmuyor. Bir yönetmeni jüri başkanı yapmak için iki yıl yazıştığımız oldu. Günümüzde ünlü bir ismi sekiz gün boyunca İstanbul’a bağlamak kolay değil. İş yüzünden gelemeyenler oluyor ama gelenler mutlaka çok iyi vakit geçiriyor. İstanbul hâlâ cazip bir şehir.

Henüz adı duyulmamış genç yönetmenleri keşfetmek sizin için heyecan verici mi yoksa riskli mi?

İkisi birden. Bir keşif yaptığınızda hele o yönetmen sonra dünya çapında parladığında tarifsiz bir mutluluk oluyor. Ama tabii risk var. Seyirci bazen o filmi soğuk karşılayabiliyor. Yine de festivalin misyonu bu. Keşfetmeden festival olunmaz.

Klasikler bölümünde eski filmleri yeniden izleyiciyle buluştururken hangi kriterleri gözetiyorsunuz?

Bazen bir yönetmenin doğum günü, bazen bir filmin restorasyonu, bazen de bugüne söyleyecek sözü olması… Mesela bir filmi 40 yıl sonra yeniden izlemek bambaşka bir duygu yaratabiliyor. Seyirci için de büyük ekranda bir klasiği görmek çok özel bir deneyim.

üstte, Kerem Ayan, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Genel Müdürü Görgün Taner ile 41. İstanbul Film Festivali’nin açılışında.

GELECEK VİZYONU: BALKANLARDAN DÜNYAYA

Önümüzdeki yıllarda İstanbul Film Festivali’ni ve Filmekimi’ni bekleyen en büyük yenilik ya da hedef nedir?

Bizim hedefimiz daha uluslararası bir festival olmak. Balkanlar’da rekabet edebileceğimiz, yabancı konukların daha çok geldiği bir festival. Ama aynı zamanda Türk sinemasına destek vermek de bizim önceliğimiz. İki tarafı da dengeleyen bir yapı kurmaya çalışıyoruz. “Köprüde Buluşmalar” bölümü bu anlamda çok önemli; sinema profesyonelleri için gerçek bir ağ kuruyor. Önümüzdeki yıllarda sürprizlerimiz olacak ama şunu söyleyeyim: İstanbul Film Festivali hem Türk sinemasına destek hem de uluslararası bir vitrin olmaya devam edecek.