Can Evrenol: Korku sineması protest sanatın zirvesidir

İlgili Yazılar

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Başarılı sinemacı Can Evrenol, İthaf Sanat’ın yeni sayısında konuğumuz olarak sorularımızı içtenlikle yanıtladı: “Korku sineması aslında protest sanatın zirvesidir. Kubrick’in Shining’i, James Whale’ın Frankenstein’ı, Speilberg’in Jaws’ı, Ridley Scott’ın Alien’ı, Roeg’in Don’t Look Now’ı, Hong-jin’in The Wailing’i… Bunlar Nuri Bilge Ceylan sineması gibi Bergman sineması gibi Antonioni gibi sanatın zirvesidir. Yeri gelince arabesk gibi. Yeri gelince gangsta rap gibi. Benim korku sineması aşkım da heavy metalcilik gibi!”

 

SÖYLEŞİ: ALİ DEMİRTAŞ

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

 

Yaptığı her şey olay oluyor denir ya işte Can Evrenol’un filmleri için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Kendine has üslubu, özgün anlatım dili ve teknik tercihleriyle sinemamızda ayrı ve özel bir yerde duruyor Evrenol. Her filmi dikkat çekiyor, çok konuşuluyor, çok eleştiriliyor ya da çok seviliyor. Korku filmi deyince ülkemizde akla ilk gelenlerden. “Baskın: Karabasan”, “Peri: Ağzı Olmayan Kız”, “Sayara: İntikam Meleği”, “Ev Kadını”, “Baskın”, “Turkish Coffee Table” gibi öne çıkan yapımları onun sinemasının temel dilini çoktan oluşturmuş durumda. Biz de tüm bunları konuşmak adına İthaf Sanat’ın yeni sayısı için bir araya geldik… Buyurun, pek de “korkunç” olmayan keyifli sohbetimize…

Can Evrenol, kara film diye nitelediği Cam Sehpa’da diyaloğun ön planda olduğunu söylerken Alper Kul ve Algı Eke’nin performanslarını övüyor.

YÖNETMENLİK BENİM İÇİN HEPSİNİN AHENGİDİR…

Klişe ama klasik bir girizgâhla söyleşimize başlayalım, yönetmenlik mesleki ve teknik anlamlarının dışında sizin için ne anlam ifade ediyor?

Yönetmenlik deyince benim sevdiğim, benim tutkum, “auteur” yönetmenlik… Auteur deyince, sadece yazar/yönetmenlik de değil, kamera arkasıyla, önüyle, kurguyla, kadraj yapmakla, ışık yapmakla, gölgelerle ilgilenmekle, foley, ses tasarımı, müzik, makyaj kullanımı, oyunculuk, storyboard… Hepsinin beraber ahengidir benim için. Total futbol…

BİRAZ YALNIZ KALDIM GİBİ HİSSEDİYORUM

Sinema ve yönetmenlikte kendinize has bir üsluptasınız. Bu haslığa ve üsluba elbette herkesin farklı bir yorumu olabilir ama siz kendi bakışınızla bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Can Evrenol kendi filmlerini nasıl okuyor, bu özgün dilin tadını içerik ve teknik olarak nasıl tanımlıyor ve adlandırıyor?

Ben az biraz Reha Erdem’den ve Ömer Atay’dan gördüğüm, mimar anne-babamdan ve onların hayran olduğu sinemacılardan örnek aldığım üslubu takip ediyorum. Benim gibi de birçok sinemacı vardı sektörümüzde eskiden. Ama devir ve şartlar o kadar sert bir değişim yaşadı ki biraz yalnız kaldım gibi hissediyorum. Ama bu yalnızlık belki daha da değerli artık. Kendimi şanslı hissediyorum. Yaptığım filmlerin içeriğine ve biçime dair konuşacak olursak ben etrafımda benim kadar arthouse’tan ve grindhouse’tan eşit derecede keyif ve ilham alan sinemacı pek görmüyorum. Bu ülkede maalesef özellikle sanat sineması ve avantür sinema çok keskin çizgilerle ayrılıyor ve iki tarafın zanaatkârları kültürel ve politik olarak çok yadırgıyor. Biraz mahallecilik de var tabi.

KORKU FİLMİ DEYİNCE AKLA GELEN BİRİ OLMAK ÇOK GURUR VERİCİ

Türkiye’de özellikle korku filmi deyince akla gelen ilk isimlerdensiniz. Böyle anılmak ve bilinmek sizi mutlu ediyor mu?

Teşekkür ederim. Herhangi bir ülkede korku filmi deyince akla gelen biri olmak çok keyifli ve gurur verici bir şey. Yurt dışında “I’m a horror filmmaker” demek kulağa çok şık ve asi geliyor. Ama Türkiye’mizde sosyal bir ortama girdiğinizde “Merhaba ben bir korku filmi yönetmeniyim” deyince insanlar senin yüzüne “Yeşilçam pornocusu” demişsin gibi şaşırarak bakıyor. “Kolay para kazanmak için sanattan ve edebiyattan uzak” bir imajı var Türkiye’de yerli korku filmcilerinin. Hepsi için geçerli değil ama en başarılı olanlar için çok geçerli maalesef. Bu da onların suçu değil -eğer bu suçsa- tüketicinin suçu. Genel kültür erozyonunun bir parçası herhalde.

 

BENİM KORKU SİNEMASI AŞKIM HEAVY METALCİLİK GİBİ

Neden korku filmi yapıyorsunuz, neden başka tür değil de korku filmi, korku filmi temasının bir yönetmen ve yazar olarak sizdeki karşılığı nedir?

Çünkü korku sineması aslında protest sanatın zirvesidir. Kubrick’in Shining’i, James Whale’ın Frankenstein’ı, Speilberg’in Jaws’ı, Ridley Scott’ın Alien’ı, Roeg’in Don’t Look Now’ı, Hong-jin’in The Wailing’i… Bunlar Nuri Bilge Ceylan sineması gibi, Bergman sineması gibi, Antonioni gibi sanatın zirvesidir. Yeri gelince arabesk gibi. Yeri gelince gangsta rap gibi. Yeri gelince en muğlak bienal eserinden daha muğlak ve başına buyruk olandır. Korku sineması, anca anti-statükocu olduğunda gerçekten korku sinemasıdır. Benim korku sineması aşkım heavy metalcilik gibi.

ÇOK EKONOMİK, ÇOK PUNK VE ÇOK BAŞINA BUYRUK SİNEMA

Sinema yolculuğunuzda dönüm noktası veya mihenk taşı olayının ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Üniversitede Lucio Fulci ve Zeki Demirkubuz’un filmleri ile tanıştığımda iki çok farklı tarzda ama benzer derecede çok yalın, çok ekonomik, çok punk ve çok başına buyruk sinema yapılabileceğini ve bunun dünyanın en güzel şeyi olduğunu keşfetmeye başlamıştım. Aklıma hep o dönemim geliyor böyle sorulunca. Tabii sadece bu iki yönetmen değil. Haneke, Takashi Miike, Polanski, Ozu, Bergman, Lynne Ramsay, Gus Van Sant, Tobe Hooper, George Romero, Harmony Korine gibi isimleri keşfettikçe içim doldu taştı gibi hatırlıyorum. Daha sonra geri dönüp Spielberg’i, Zemeckis’i, Kubrick’i, Hitchcock’u, DePalma’yı çocukken çok izlemiş olmama rağmen o yaştan sonra sinematografik açıdan tekrar keşfettim. Gözüm açıldı gibi olmuştu. Onların da aslında bütün o büyük bütçeler ve lüks içinde çok yalın işçiliklerini görmeye ve örnek almaya başladım.

 

“Kıymetli sinemacılar” deyince böyle de bakmak lazım biraz

ÇOK PASTİŞ BİR ŞEKİLDE FİLM YAPIYORUM

Yaratım/üretim veya yazım sürecinde nelerden besleniyorsunuz? Nasıl okumalar veya izlemeler yapıyorsunuz? Kafanızda önce karakter mi beliriyor yoksa hikâyenin kendisi mi?

Bazı sahneler beliriyor. Bu sahneleri bir araya getirdikçe bir puzzle gibi önce hikayeler, sonra karakterler beliriyor diyebilirim. Kafamda devamlı eski sevdiğim filmlerden sahneleri tekrar oynatarak yaşadığım için çok pastiş bir şekilde film yapıyorum diyebilirim. Bazen harika bir sahne mi yazdım/çektim yoksa şu an hatırlamadığım eski bir filmden bu sahneyi çaldım da o yüzden mi bana harika geliyor, emin olamıyorum.

 

Sizin için bir senaryo “tamamlanmış” hissini ne zaman verir?

Kurgu bittiğinde. Bir film üç kez yazılır. Kurguda, sette ve kurguda. Tabii bu cast sürecinde, ses tasarımında hatta renklendirme sürecinde devam eden ve yenilenen bir durum…

 

Türkiye sinema endüstrisi içinde sorunlu olarak gördüğünüz konular var mı desem, aklınıza ilk hangi meseleler gelir?

Bir ülkede sinema, o ülkenin ve çağın dinamiklerinden bağımsız düşünülemez. Sansür, otosansür, kültürel erozyon ve kapitalist vasatlık zorunluluğu diyelim.

 

Ülkemizden değerli bulduğunuz, takip ettiğiniz, Türk sineması için kıymetli gördüğünüz yönetmen veya sinemacılar kimler, paylaşır mısınız?

Son 10 yıldan en sevdiğim ilk 5 Türk filmi: “Iguano Tokyo”, “Faruk”, “Çilingir Sofrası”, “Sarmaşık” ve “Beni Sevenler Listesi”. Hala ve hala sinema tarihinde gelmiş geçmiş en sevdiğim yönetmenlerden biri Nuri Bilge (Ceylan). Sonra da en ama en hakkı yeterince verilmeyen, en iyi auteur yönetmen, Aslı Özge geliyor aklıma böyle sorunca. Tolga Karaçelik, Emre Erdoğdu, Senem Tüzen, Serhat Karaaslan ve daha birçok zanaatına, tutkusuna, filmler üzerinden hayata bakışından ilham aldığım isim var aslında. Sadece, maalesef, janr sineması yapanlardan bu derece kafamın uyuştuğu biri yok. O açıdan yalnız hissediyorum. Çok şanslıyım ki son senelerde önce Sarp Kalfaoğlu ve Inter Medya, sonra Özgür Bakar, Alper Kul ve Bilal Kalyoncu gibi isimler bana alan açtılar da istediğim filmleri gururla yapabildim. “Kıymetli sinemacılar” deyince böyle de bakmak lazım biraz.

 

BU KONUYU GERÇEKTEN ANLAMIYORUM

Bugün dünya genelinde İran, İskandinav veya Fransız sinemasından bahsedebiliyoruz ama Türk sinemasından bir çerçeve, bir kavram olarak bahsetmemiz pek mümkün olmuyor. Bu yoruma katılır mısınız? Türk sineması henüz neden kalıplaşamadı? Sizce neyi kaçırıyoruz?

Ben anlamıyorum gerçekten bu konuyu. Gerçekten bu soruya somut bir cevabım yok. Daha çok heavy metal ve punk ruhu lazım. Sadece ekonomik de olamaz bunun cevabı. Mutluluk da eksik belki de.

 

Bundan sonrası için hayaliniz, kaygınız ve planlarınız nedir?

Şu anda “Beril XXX” diye bir sinema filmi yapıyorum. Çok iyi oluyor. Onun post-prodüksiyon sürecinin tadını çıkarmak istiyorum sonuna kadar. Onun dışında çocuklarım Uzay ve Mars’la yuvarlanıp, film izleyip ailece tatil yapmaktan daha güzel bir şey yok hayatta benim için şu an.