Padişahların, güzelliği dillere destan hasbahçeleriyle gelişen bahçe kültürünün yansımaları kitap sanatlarında da görülür. Çiçek kültürünü en güçlü biçimde yansıtan eser, Muhibbî Dîvânı’dır. Kanunî Sultan Süleyman’ın Muhibbî mahlasıyla kaleme aldığı şiirleri içeren dîvânın süslemelerini yapan Kara Memi, çiçekleri natüralist bir üslupla işlemiştir.
Bahçe” terimi, etimolojik olarak Farsça bâğçe sözcüğünden türemiş olup “küçük bağ” anlamına gelmektedir. Arapça dilinde ise bahçe kavramını karşılamak üzere hadîka, ravza, firdevs, cennet ve Farsça kökenli bustân (bostan) gibi sözcükler kullanılmaktadır. İstanbul’da Roma ve Bizans dönemlerinde bahçe, bağ ve bostan alanlarının kentsel dokuda önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Nitekim Sultanahmet semtinde, Hipodrom’dan deniz kıyısına kadar uzanan meyilli ve geniş arazi üzerinde konumlanan büyük Bizans sarayına ilişkin kaynaklarda, asma bahçeleri, çiçek tarhları, su kanalları, havuzlar, çimenlikler, gül bahçeleri ve çeşitli bahçe köşkleri gibi unsurlardan söz edilmektedir. Hatta bu bahçelerde yetiştirilen çiçek türlerine dair ayrıntılı betimlemeler de dikkat çekmektedir. Tarihî Yarımada’da Bizans dönemine ait sarnıçların yalnızca saraya su temin etmekle kalmayıp aynı zamanda saray bahçelerinin sulanmasında da kullanıldığı bilinmektedir. Yerebatan Sarnıcı, Nakilbent Sarnıcı gibi yapılar sulama sistemlerine örnek verilebilir.
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Bostancıbaşı (Gastallan Histori Tahtureks Turkish Costume, İstanbul Deniz Müzesi Ktp., nr. 2380)
Göçebe yaşam tarzını benimsedikleri dönemde doğayla iç içe olsalar da eski Türklerin bahçeciliğe önem verdiği söylenemez. Zira bahçecilik, doğal unsurları kontrol altına almak, biçimlendirmek ve istenen düzeni yaratmak anlamına gelir; bu da göçebe yaşamın koşullarıyla uyumlu değildir. Doğaya duyulan özlem ve bu özlemin sınırlı biçimde tatmin edilmesi şeklinde ortaya çıkan bahçecilik uygulamalarının en başarılı örnekleri, yerleşik hayata geçen topluluklar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu durum, bahçecilikle yerleşik yaşam arasındaki güçlü bağın açık bir göstergesidir.
Bahçe geleneği Osmanlı hâkimiyeti döneminde de kesintisiz biçimde devam etmiştir. İmparatorluğun bahçe kültürü, yalnızca saray komplekslerine ait bahçeler ya da padişahların inşa ettirdiği hasbahçelerle sınırlı değildi. Toplumsal statü ayrımı gözetilmeksizin gerek büyük gerek küçük ölçekteki hemen her konutun bir bahçeye sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca şehirde, sebze ve meyve başta olmak üzere temel gıda ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik geniş kapsamlı bahçe ve bostan alanlarının varlığı da dikkat çekmektedir.
Hasbahçelerin tarihsel gelişimine bakıldığında ilk örneğin büyük olasılıkla 1454’te Edirne’de inşa edilen Yenisaray ile birlikte oluşturulan bahçe olduğu anlaşılmaktadır. İstanbul’daki ilk hasbahçe ise Eskisaray (Saray-ı Atik) ile eş zamanlı kurulmuştur. Hasbahçe olarak adlandırılan bu alanların yanı sıra, “hassa bostanları” olarak bilinen ve saraya ait sebze meyve üretim alanları da mevcuttu. Bu bostanların idaresi bostancılara verilmiş olup Edirne ve İstanbul Bostancı ocakları Bostancıbaşı tarafından ortak bir yapı altında yönetilmekteydi. Bostancılar, bahçelerin bakımı ve işletilmesinin yanı sıra sarayların güvenlik hizmetlerinden de sorumluydu. Fatih Sultan Mehmed’in bahçeciliğe özel bir önem verdiği bilinmektedir. Evliya Çelebi, padişahın 1458-1467 yıllarında yeni saray bahçelerinin düzenlenmesi kapsamında yaklaşık 20 bin selvi, çınar ve çeşitli ağaç türünün dikilmesini emrettiğini aktarmaktadır.
ÇİÇEK SEVGİSİNİN DORUĞA ULAŞTIĞI DÖNEM
Osmanlı dönemi bahçe kültürü kitap sanatlarına da yansımıştır. Bu dönemin çiçek kültürünü ve estetik anlayışını en güçlü biçimde yansıtan eser, aynı zamanda “Osmanlı çiçek üslubu”nun oluşumunda belirleyici bir rol oynayan Muhibbî Dîvânı’dır. Kanunî Sultan Süleyman’ın Muhibbî mahlasıyla kaleme aldığı şiirleri içeren ve 1566 tarihli 370 sayfalık bu dîvânın tezhibi, dönemin önde gelen müzehhiplerinden Kara Memi tarafından gerçekleştirilmiştir. Kara Memi, eserin süslemelerinde geleneksel motifleri sürdürmekle birlikte, gül, karanfil, lale, sümbül, menekşe, ayn-ı sefâ, Manisa lalesi, zambak ve çiğdem gibi pek çok çiçeği doğadaki görünümlerine yakın, natüralist bir üslupla işleyerek Osmanlı tezyinatında yeni bir estetik anlayışın gelişmesine öncülük etmiştir. Ayrıca, bu dönemde mevcut çiçek motiflerinin yanı sıra yeni çiçek temaları da süsleme repertuvarına eklenmiştir. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde çiçek sevgisi doruk noktasına ulaşmış ve sonraki yüzyıllar boyunca bu ilgi artarak sürdürülmüştür.
Tezhibi Kara Memi’ye ait olan Dîvân-ı Muhibbî’nin iki sayfası (İÜ Ktp., nr. 5467, vr. 359b-360a)
Osmanlı sanatı içerisinde en çok nakşedilen çiçek formu lale olmuştur. Farsça kökenli bir ad olan lale (Lat. tulipa), çok yıllık, soğanlı ve otsu bir bitki türünü ifade etmektedir.
Genellikle tek bir çiçeğin yer aldığı sap yapısına sahip olan bitkinin çiçek örtüsü altı adet, birbirinden bağımsız parçadan oluşur ve bu parçalar kırmızı, sarı ya da beyaz tonlarında görülebilir. Çiçek yapraklarının dip bölümünde çoğunlukla koyu renkli bir leke bulunması karakteristik bir özelliktir. Gerçek yayılış alanının Orta Asya olduğu kabul edilen lale, esasen yabani bir türdür. Türkiye florasında yaklaşık 15 doğal lale türü tespit edilmiştir. Çok çiçekli türler de dâhil olmak üzere yaklaşık beş bin çeşidi günümüzde süs bitkisi olarak bahçelerde yetiştirilmektedir.
İstanbul’daki Rüstem Paşa Camii’nde lale desenli bir çini panodan detay ve Osmanlı kaftanlarında lale detayı
Lale, kumaş, halı, tahta, deri, sedef ve taş işçiliği gibi çeşitli sanat dallarında önemli bir süsleme unsuru olarak kullanılmıştır. “Lale bin altın ise hâle bedavadır” atasözünde de görüldüğü üzere, lale kültürel hafızada özel bir yere sahiptir. Halk edebiyatında ise özellikle gül, bülbül, sümbül ve bahar gibi kavramlarla birlikte anılarak estetik ve sembolik bir imge olarak sıklıkla karşımıza çıkar.
Hz. Peygamber, İslam dini, kültür tarihi, coğrafyası ve sanatında âdeta gülle özdeşleştirilmiş olup onunla olan ilişkisi tarih boyunca canlı bir şekilde sürdürülmüştür.
Farsçada “çiçek” anlamına gelen gül, ömrünün kısa oluşu nedeniyle hem dünya hayatının geçiciliğine işaret eder hem de bireyi, baki olan ahiret hayatına hazırlanmaya yönlendirir. Bunun ötesinde gül, ilahî güzelliğin sembolü görülmüş ve Hz. Peygamber’in simgesi olarak kabul edilmiştir.
16. yüzyılda Türk süsleme sanatları, Batı’daki değişen zevk ve estetik anlayışlardan etkilenmiş ve bu etkiler dönemin sanat anlayışına yansımıştır. Bu etkileşim sonucunda, yapılan süslemelerde doğaya uygun, natüralist çiçek tasvirleri ön plana çıkmıştır. Özellikle 17 ve 18. yüzyıllarda çiçek motifleri, Türk süsleme sanatının en parlak dönemini yaşamıştır. H.1078/M.1667 yılında “Lale Babası” olarak tanınan Keresteci Ali Çelebi tarafından kaleme alınan risale, bilinen en eski tarihli çiçek risalesi niteliğini taşımaktadır. Eserde yer alan çiçek tasvirleri nedeniyle Şükûfe-nâme-i Musavver adıyla da anılan bu çalışma, çok sayıda nüshasının bulunması ve çiçeklere ilişkin terminoloji ile çeşitli tabirleri içermesi bakımından dikkate değerdir. Risalede çizimleri verilen çiçeklerin adlarına dair beyitlerin yanı sıra bu çiçeklerin fiziksel niteliklerine ilişkin bilgiler de sunulmaktadır. Söz konusu bu unsurlar eserin önemini daha da artırmaktadır.
Ali Üsküdârî tarafından yapılmış çiçek resimleri (İÜ Ktp., TY, nr. 5650, vr. 33a, 39b, 40a)
BAHÇECİLİK GÜNLÜK YAŞAMIN ÖNEMLİ BİR UNSURUYDU
Osmanlı resim sanatında çiçek ve bahçe kültürü, günlük yaşamın ve saray estetiğinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bahçe, yalnızca doğayı düzenleme ve estetik bir alan yaratma işlevi taşımakla kalmamış, sosyal, kültürel ve sanatsal değerlerin yansıdığı bir mekân olmuştur. Eski Türklerin göçebe yaşam tarzında bahçecilik ön planda olmasa da yerleşik hayata geçişle birlikte doğaya duyulan ilgi ve estetik anlayış bahçelerde somutlaşmıştır. Osmanlı döneminde ise bahçe kültürü sadece saray ve hasbahçelerle sınırlı kalmamış, her toplumsal statüden evde bahçe oluşturma geleneği görülmüştür. Bu durum, bahçeciliğin Osmanlı toplumunda günlük yaşamın ve kültürel kimliğin önemli bir unsuru olduğunu göstermektedir.
Elinde Gül tutan Derviş, Albüm Resmi, TSM H 2155, yaprak 38a’dan ayrıntı
Sanat alanında ise çiçekler, özellikle lale, Osmanlı süsleme sanatının merkezi motiflerinden biri olmuş; natüralist ve detaylı tasvirlerle tezhip, çini, tekstil ve diğer uygulamalarda estetik bir simgeye dönüşmüştür. Muhibbî Dîvânı gibi eserler, dönemin çiçek sevgisini ve estetik anlayışını yansıtarak Osmanlı çiçek üslubunun oluşumunda belirleyici rol oynamıştır. 16. yüzyıldan itibaren Batı etkisiyle natüralist çiçek tasvirleri ön plana çıkmış ve 17-18. yüzyıllarda Türk süsleme sanatının en parlak dönemleri yaşanmıştır.
Sonuç olarak Osmanlı resim sanatında çiçek ve bahçe motifleri, yalnızca süsleme amacıyla değil, kültürel değerlerin, toplumsal yaşamın ve estetik anlayışın bir ifadesi olarak ön plana çıkmıştır. Bu bağlamda çiçekler, Osmanlı sanatında doğa sevgisi, estetik hassasiyet ve kültürel kimliğin sembolü olarak değerlendirilebilir.
KAYNAKÇA
Açıkel, Y. (2018) Hz. Peygamber-Gül İlişkisi ve İlgili Rivayetlerin Değerlendirilmesi, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı:30, s.71-103
Atasoy, N. (2005). 15. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Osmanlı Bahçeleri ve Hasbahçeler, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul.
Atasoy, N. (2002). Hasbahçe, Osmanlı Kültüründe Bahçe ve Çiçek. Koç Kültür Sanat ve Tanıtım Hizmetleri Tic. A.Ş., İstanbul.
Evyapan, G. (1991). Bahçe. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Cilt 4, ss. 477-481). Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
Fidan, Z. (2015). Şükûfe-nâmeler ve Şehr-emîni Câmii Hatibi Mehmed bin Ahmed el-Ubeydî’nin Tezkire-i Şükûfeciyânı Netâ’icü’l-ezhâr (Yüksek Lisans tezi). Yıldız Teknik Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı.
Yıldız, M. (2014). Osmanlı Hasbahçelerinin Sultanı: Sultaniye Hasbahçesi. Belleten, 78(282), 547-598.