Mayıs20 , 2024

Sanatın lüks değil, ihtiyaç olduğu anlaşılmalı

İlgili Yazılar

25. Sadri Alışık Tiyatro & Sinema Oyuncu Ödülleri Adayları Açıklandı…

Türkiye’de tiyatro-sinema dallarında en uzun soluklu ve sadece ‘oyuncu’...

Bilge böceklerden çiğ insanlara kendine gelme çağrısı

Avucumuza zor sığan Golyat böceğinden başlayıp toplu iğne...

Masalların tarihinden tarih olan masallara

Marina Warner, Bir Zamanlar Bir Ülkede kitabında, özellikle peri...

Emrah Yücel resimlerini okuma kılavuzu

Yazı: Prof. Dr. Uğur Batı “Yusuf suresini anlatıyorsanız, bir kuyu...

Resim inceleme: Sokrates’in Ölümü

Ressam Jacques-Louis David, ABD’nin New York şehrindeki Metropolitan Müzesinde...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Sokak çalışmaları ve dijital işleriyle dikkat çeken sanatçı Cem Sonel, “Toplumun aslında sanatın bir lüks değil, ihtiyaç olduğunu fark edebilmesinin ancak sanatla buluşma anlarının artmasıyla mümkün olacağını düşünüyorum. Bu sebeple hem sokakta üretimin hem de ulaşılabilir eserlerin çok önemli olduğuna inanıyorum” diyor.

SÖYLEŞİ: ASLI ÖRNEK

Günümüz genç kuşak sanatçılarından Cem Sonel, dijital ile gelenekseli harmanlayan, kendini bildi bileli uğraşı olan sokak sanatlarından da vazgeçmeyen isimlerden. Çocukluğundan bu yana sokaklardan ilham aldığını vurgulayan sanatçı, 1989 yılında Ankara’da doğdu. 2004’te Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümünü onur derecesi ile tamamlayan Sonel, sokak sanatı merakını 2009’da kurucularından olduğu sokak sanatı kolektifi (KÜF Project) ile hayata geçirmeyi başardı. Sanatçı, 2014’te Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Yüksek Lisans Bölümüne kabul edildi. 2008-2013 yılları arasında tasarım ajanslarında grafik tasarımcı ve sanat yönetmeni olarak görev alan Cem Sonel, 2017’de atölyesini taşıdığı İzmir Darağaç’ta hem bireysel hem de mahallenin sanat kolektifi ile beraber çalışmalarına devam etti. Son iki yıldır Ankara’daki atölyesinde üretmeye devam eden Sonel’in çalışmaları oldukça yenilikçi. Misal İzmir’de kendi hazırladığı bilgisayar kodunu flash disk ile sokaktaki LED tabelalara bıraktı. İstanbul ve Ankara’da da büyük boyutlarda mural (duvar resmi) çalışmaları oldu. Cem Sonel’le dijital işlerini, sokak sanatını ve sanatın gidişatını konuştuk.

“Ben yeteneğin, kişinin ilgi alanı doğrultusunda daha henüz bilinç düzeyine gelmeden yaptığı gözlemler ve aldığı kararlarla geliştiğine ve zaman içerisinde kendini belli eder duruma geldiğine inanıyorum.”

Öncelikle sanata olan ilginizi ve yeteneğinizi nasıl fark ettiniz?
Kendimi bildim bileli hep bir şeyler üretme ihtiyacı hissediyorum. İlkokuldayken okul ile ev arasındaki yolda at kestanesi ağaçları vardı. Her gün o yolu yürürken topladığım at kestanelerine evde bulduğum kürdanları saplayarak onları birleştirerek bazen soyut formlar, bazen de izlediğim çizgi filmlerden feyz alarak Taş Devri arabaları yapardım. Yine aynı dönem yaptığım resimler öğretmenim ve ailem tarafından beğeni ile karşılanırdı. Hatta hatırlıyorum – halen keyifle oynadığım – legolarım vardı ve tuvalete girerken tüm legolarımı alır öyle girerdim. Yani aslında her anımı içinde doğası gereği oyun barındıran üretime harcardım diyebilirim. Ben yeteneğin, kişinin ilgi alanı doğrultusunda daha henüz bilinç düzeyine gelmeden yaptığı gözlemler ve aldığı kararlarla geliştiğine ve zaman içerisinde kendini belli eder duruma geldiğine inanıyorum. Yani aslında benim kadar zamanını bir şeyler üretmeye harcayan biri, gün sonunda yine ortalama benim kadar bir beceriye sahip olabilir diye düşünüyorum.

SOKAK SANATI KAÇINILMAZ BİR YOLDU

Sokak sanatı tutkunusunuz, grafik tasarım bölümü mezunusunuz. İkisini bir araya getirip sanat yapma fikri nasıl doğdu?
Hayatımın büyük bölümünü sokakta geçirdim. Sokak hem öğrenme hem sosyalleşme hem de aktivite alanıydı benim için. Halen daha öyle diyebilirim. Ortaokul ve lise çağlarındayken mahallede benim gibi “yaramazlık” peşinde koşan birkaç arkadaşımla beraber bir yerlerden bulduğumuz markör kalemler ile sokaktaki arabaların plakalarını değiştirirdik. Bunu eğlenmek için yapardık. Aslında mevcut anlama, küçük müdahaleler ile yeni anlamlar kazandırma, malzemeyi manipüle etmeydi bize eğlenceli gelen. Ancak bu durumun o zamanlar bir sanatsal eylem olduğu bilincinde değildim tabii. O dönem aylık olarak çıkan müzik ve gençlik dergisi Blue Jean vardı. Müziğe çok fazla ilgili değildim ancak dergide yer alan ve Tunç (Turbo) Dindaş’ın hazırladığı Graffiti Türkiye sayfaları, graffitiyle tanışmama vesile oldu. Her ay o iki sayfa için dergiyi satın almaya başladım. Sokakta plaka değiştirmekten daha renkli ve eğlenceli bir “yaramazlık” olduğunu keşfetmiştim. Aslında üretme, müdahale etme isteği her zaman içimde olan bir ilkel dürtüydü ve vaktimin çoğunluğunu sokakta harcıyordum, dolayısıyla da sokak sanatı benim için kaçınılmaz bir yoldu diyebilirim. Grafik tasarım konusu da üretime ve çizime meraklı olduğumdan ailemin yönlendirmesiyle meslek lisesinde grafik tasarım bölümünü seçmemle başladı. Takiben lisans eğitimimi de grafik tasarım bölümünde tamamladım. Hatta uzunca bir dönem tasarımcı olma hayaliyle biraz sanat üretiminden de uzaklaşmıştım. Tasarımın amacı ortada bulunan problemi pek çok yandan ele alarak olabilecek en doğru çözümü üretmek. Ancak bu sorunlar, bir noktada kendi içsel dürtülerimle bir denge oluşturdu ve amacı aslında çözüm üretmek olmayan hatta bazen sorunun kendisini oluşturan tasarımlar yapmaya başladığımı fark ettim. Böylelikle yaramazlık ile yarar sağlama durumları benim için birbirinden ayrı ele alamadığım bir hal almış oldu.


GALERİDE SERGİLEMEK SAKİN BİR SÜREÇ

Anna Laudel Sanat Galerisinde dijital sanat eserleriniz sergilendi. Sokakta mural işler yapmakla galeride dijital sanat eserleri sergilemenin zorlu ve kolay yanları ne size göre?
İkisinin de bana zor gelen bir yanı yok; ikisi de içinde eğlence barındıran süreçler. Ancak süreç olarak birbirinden farklı diyebilirim. Sokakta çoğunlukla izin almadan üretimimi gerçekleştiriyorum. Bu durum üretim anında hızlı ve konsantre olmayı gerektiriyor. İnanılmaz bir adrenalin ve heyecan durumu söz konusu. Yani işi üretirken duyduğunuz heyecan oldukça yüksek. Ancak iş bittiğinde siz oradan uzaklaştığınızda ve insanlar üretiminizle karşılaştığında sizin bu karşılaşmadan çoğunlukla haberiniz olmuyor. Galeride sergilenen eserlerde ise daha sakin ve süreç olarak daha uzun bir üretim söz konusu. Bu tabii heyecan duymadığım anlamına gelmiyor ancak daha güvenli veya konforu daha yüksek bir üretim yolculuğu. Fakat işler galeriye asılıp sergilendiği sırada, izleyiciyle bir araya gelip izleyicinin geri bildirimlerine şahit oluyorsunuz. Bu da oldukça büyük bir heyecan yaratıyor. Bazen öyle geri bildirimler alıyorum ki işi üretirken bilinç düzeyine inmemiş konuları fark etmemi sağlıyor. Kısaca özetlemem gerekirse; sokakta sergilemek, üretim sırasında heyecanı yüksek, sergileme sırasında daha sakin. Galeride sergilemek ise üretim sırasında daha sakin, sergileme sırasında heyecanı yüksek süreçler diyebilirim.


Ankara’da bilgisayar kodları, LED paneller, sprey kutularıyla yeni medya duvar resmi yaptınız. Bu işin hikayesi neydi?
2019 yılından bu yana bilgisayar kodunu üretim pratiğimde malzeme olarak kullanıyorum. İlk sokak denemelerim, o dönem atölyemde İzmir’de olduğu için orada başladı. Aynı yıl üyesi olduğum Darağaç kolektifi ile beraber düzenlediğimiz Darağaç Volta etkinliğinde izinli bir duvarda yeni medya mural deneyimim oldu. O zamana kadar ilk denemelerimde, tıpkı bir graffiti sanatçısının sprey ile duvara bıraktığı imza misali hazırladığım kodu flash disk ile sokaktaki LED tabelalara kendi imzam olarak bırakıp kaçıyordum. Daha sonra İstanbul Comic and Art Festival kapsamında Beşiktaş Balık Pazarı’nın karşısındaki 12×4 metrelik duvara yine bilgisayar kodunu ve güncel teknolojiyi kullanarak yaptığım bir mural çalışmam oldu. Son olarak geçen yıl Ankara’da 24×8 metre boyutlarında bir mural çalışmam oldu. İşlerin aslında ortak hikayesi bana çok uzun zamandır rahatsızlık veren LED tabelaları nasıl manipüle edebilirim de bu önü alınamaz çirkinliğe bir kontra atak geliştirebilirim düşüncesiyle ortaya çıktı.

Sonrasında neyi fark ettiniz?
Şöyle bir farkındalığım oldu; uzun süredir üzerine kafa yorduğum varoluşsal konular ile bilgisayar kodları, yapısı gereği bir paralellik gösteriyor. Hikaye, her iki dünyada da “olmak ve olmamak” halinin birbiriyle oluşturduğu temelde basit, ancak süreçle birlikte karmaşıklaşan ihtimallerin ahengiyle vuku buluyor. Bu paralellik benim “Code of Conquer” ismini verdiğim, anlam olarak “fetih kodu” olarak çevirebileceğimiz bir sanat projesine dönüştü. Ben büyük patlamanın 0’a düşen 1 olduğuna inanıyorum. Ve giderek bu 1, 0 ile karmaşık ilişkiler kurup günümüzde var olan her şeyi oluşturduğuna inanıyorum. Algoritmaları biz hayatımıza giren bilgisayarlarla tanımaya başladık ancak algoritmaları evrenin oluşumunda da gözlemleyebiliyoruz. Hücresel otomatlar buna örnek gösterilebilir. Hücresel otomatları, bir hücrenin bir an sonra 1 mi yoksa 0 pozisyonunda mı olacağını belirleyen, onun o anki komşularının 1 veya 0 olma hali olarak özetleyebiliriz. Yani kapıdan biri girdiğinde artık kimse “eski ben” olamayacaktır; her iki insan da hayatlarına “yeni ben” olarak devam ederler. Aslında birbiriyle bu denli ortak evrilen bir varoluşun altında birtakım kodlar gözlemleyebiliyoruz. Bu gerçek beni çok heyecanlandırıyor.

HER NOKTA BİR DİĞERİYLE GÖRSELLEŞİYOR

“Code of Coquer” serisi nasıl bir seri? Nasıl geri dönüşler aldınız?
Bu serideki her nokta, bir diğeriyle beraber bir görsel oluşturuyor ve her koyduğum nokta, önceki noktaların da bize verdiği sonucu etkiliyor. Yani burada da yüzeye yeni bir nokta düştüğünde artık tüm noktalar eski benliğinden yeni bir benliğe evriliyor. İzleyicinin eserlerle karşılaştığında durumu bu kadar içselleştirmesini beklemiyorum ancak aldığım geri dönüşlerle yakalamaya çalıştığım duygunun izleyiciye geçtiğini fark ediyorum. Bazen halı, kilim desenine benzetenler oluyor. Dokuma da aslında bir algoritma çıktısı. Bazen de güncel teknolojinin sokakta kullanılması izleyicilere heyecan veriyor. En önem verdiğim kısmı da sokakta kendini göstermekten başka bir amaca hizmet etmeyen ve bunu yaparken de herhangi bir estetik kaygıyla oluşturulmamış çirkin LED tabelaların aslında başka bir amaçla kullanılabileceğine şahit oluyorlar.

YENİ İNSANLAR SOKAĞA ÇIKMAZSA KÜLTÜR KAYBOLUR

Sprey kutularını sanat eseri haline getirip ileri dönüşüm sanat eserleri yaptınız. Bu eserlerin satışından da elde edilecek geliri tekrar sokak duvarlarını boyamakta kullanıyorsunuz. İlgi nasıl, ekonomik krizden sonra boyalar da pahalandı. Bu anlamda işleriniz nasıl?
Sokak sanatı, sanatçının herhangi bir maddi gelir beklemeden tamamen içsel dürtülerle yaptığı ve çoğunlukla sadece kendi cebinden karşıladığı bir üretim biçimi. Ancak bu durum özellikle malzemelerin ithal edildiği Türkiye’de takdir edersiniz ki sürdürmesi güç bir durum oluşturuyor. Ben de uzun süredir yaşam alanım olan sokağa atmaya kıyamayıp biriktirdiğim atık sprey kutularının kendisini bir sanat nesnesine dönüştürüp bunların satışıyla sokak için yeni kutular alabilirim gibi sürdürülebilir, aynı zamanda da çevreci bir döngü keşfettim. Sprey boyaların satış fiyatı iki sene öncesine göre 5 katına çıktı. Bu durum özellikle sokağa yeni çıkacak gençler için yeni mücadele yolları gerektiriyor. Benim bu projem de aslında genç arkadaşlarıma bir öneri olarak düşünülebilir. Alttan gelen yeni insanlar sokağa çıkmazsa bu kültür giderek kaybolacaktır, dolayısıyla da yeni stratejiler bu anlamda değerli diye düşünüyorum. Sprey kutularını özellikle ulaşılabilir bir düzeyde tutuyorum çünkü ülkemizde koleksiyoner olmak maalesef “zengin sporu” olarak düşünülüyor. Bunda haklı bir taraf olmakla birlikte pek çok ulaşılabilir sanat eseri üreten sanatçılar da mevcut. Toplumun aslında sanatın bir lüks değil, ihtiyaç olduğunu fark edebilmesinin ancak sanatla buluşma anlarının artmasıyla mümkün olacağını düşünüyorum. Bu sebeple hem sokakta üretimin hem de ulaşılabilir eserlerin çok önemli olduğuna inanıyorum.
Dijital sanattan çok yarı dijital sanat yaptığınızı söylüyorsunuz. Bunu yaparken de birtakım kaygılarınız olduğuna dair bir yazı okudum. Kaygılarınızdan bahsetmek ister misiniz?
Anksiyete problemi olan bir birey olarak kaygılarımdan bahsetmeye başlarsam bu röportajın sonu hem benim hem de okuyucu için gelmeyebilir.

Cem Sonel, Mimarlık ve Tasarım Topluluğu’nun düzenlediğ bir atölyede.

SANATIN DİTİJALLEŞMESİ KAÇINILMAZ

Dijital işler yapan bir sanatçı olarak dijital gelişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dijital çağda her alanda olduğu gibi sanatın da dijitalleşmesi kaçınılmaz bir durum. Ancak gözlemlediğim kadarıyla sanatçılar ve izleyiciler, dijital ve geleneksel ikileminde kalabiliyor. Ben her iki üretim şeklinin aynı eserde buluşabileceğini, bir uzlaşma oluşturabileceğini düşünüyorum. Hele ki günümüzde biz ne dijital ortamda yaşıyoruz ne de dijital olmayan ortamda. Her iki ortamın da iştirakçileriyiz. Ben de her iki ortama da iştirak eden eserlerin günceli kendimce daha doğru bir noktadan yakaladığı inancıyla hibrit eserler üretiyorum. Aslında dijital evrene olan merakım dijitali bir sonuç olarak değil; bir alet, bir araç olarak ele almama sebep. Ben bilgisayarı alet, kodu da malzeme olarak düşünüyorum. Tercihen de geleneksel aletler ile kullandığım malzemeleri dijital aletlerle kullandığım malzemelerle birleştirerek ortaya bir şeyler çıkartıyorum. Dijital gelişim iletişimi oldukça kolay bir hale getirdi bu da gelişimin hızını her geçen gün katlıyor. Eskiden mücadele zamana karşı gerçekleşirken günümüzde hıza karşı bir mücadeleden bahsedebiliriz. Dijital üretim biçimini geleneksel üretim biçimleriyle harmanlamak bu açıdan da iyi bir mücadele. Dijital aletlerin üretim hızına karşı geleneksel yöntemlerin zaman alması bence kendi içerisinde bir denge oluşturuyor.