Sanat, bir yetenek işi olduğu kadar ilk insana giden kadim birikimiyle aynı zamanda bir eğitim işi. Türkiye’deki üniversitelerde nasıl bir eğitim var? Akademisyenlere sorduk. Geçmişten bugüne değerli hocaların emekleriyle şekillenen, öğrencileri yaratıcılık ve özgünlük konusunda yüreklendiren çabaların yanı sıra tabii ki sorunlar öne çıktı. Fotoğraf ve sinema bölümlerine girişte yetenek sınavının yerini merkezi sınavın alması, ödenek azlığı, sahne ve enstrüman odası yetersizliği, ekipman hatta eğitimci eksikliği, müfredatın felsefe, sosyoloji gibi temel alanları yeterince kapsamaması, özgürlük sorunu… Bir sayıya sığmayacak kadar çok şey konuştuk, gelecek sayıda yeni sanat dalları ve farklı akademisyenlerle devam edeceğiz.
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
DOSYA: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN
Sanat, biraz aşk gibi. Hem herkes tarafından bilindiği varsayılan hem herkese göre farklı ifadelerle tanımlanan bir kavram. Kaldı ki sanatın kendisi de zaten bir aşk… Ona tutkuyla bağlı olanların, onsuz yapamayanların, içinden sevgi taşarak, kendinden geçerek, hayal gücünün sonsuzluğunda üretenlerin ortaya koyduğu; her biri birbirinden farklı, binbir türde, benzersiz, özgün eserlerin ortak adı. Bu ortaklık, herkesin üzerinde uzlaştığı kavramlarla buluşturuyor sanatı: Yaratıcılık, yetenek, hayal gücü, özgürlük, özgünlük… Böylesi ele avuca gelmez, sınırlandırılamaz, ölçülendirilemez, şablonlara sığdırılamaz bir alan, aynı zamanda uzmanlık alanı olduğu için eğitim sistemine dâhil. Çünkü o yeteneklerin, o yaratıcılıkların, o hayal gücünün usta ellerde biçimlendirilmeye, bilgiyle, pratikle doldurulup yönlendirilmeye, geliştirilmeye, ifade olanaklarını güçlendirmeye ihtiyacı var. Çağlar boyu edinilmiş birikimlerin süzgeçten geçirilerek sistem dâhilinde eğitim programlarına dönüşmesine, yeni sanatçı adaylarının özgün eserlerini üretirken bu birikimle kendi hamurlarını yoğurmasına ihtiyaç var. Sözü uzatmayalım; sanat eğitimine girizgâh yapmaya çalışıyoruz. Tabii ki sanatın tarifi gibi onun eğitimini anlatmak da uzun sürüyor. Zira sanatın dalları, üniversitelerdeki bölümleri yaşamla birlikte gelişiyor, genişliyor. Röportajcılıktaki ustamız Yaşar Kemal’in, kültürleri anlatırken kullandığı “binbir çiçekli bahçe” benzetmesini sanat için kullanalım. Üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinde ve konservatuvarlarında pek çok alt dalda binbir çiçek var.

EĞİTİMCİLERLE SÖYLEŞİLERİMİZ SÜRECEK
Dokuz Eylül, Mimar Sinan Güzel Sanatlar, Anadolu ve Başkent üniversitelerinde film tasarımı ve yönetmenliği, fotoğraf, tiyatro, rejisörlük ve resim hocalığı yapan akademisyenlerle konuştuk. O binbir çiçekli bahçe nasıl kuruluyor, her bir dal nasıl yeşeriyor yani Türkiye’de sanat eğitimi nasıl veriliyor, anlamaya çalıştık. Her dalın kendine özgü kuramsal ve uygulamalı dersleri var, bir de hepsinin ortak zeminleri. Temel sanat eğitimi, sanat tarihi, sosyoloji, felsefe, mitoloji gibi dersler, tüm sanat dallarında gerek şart. Ölçü ve içerikleriyse üniversitesine, fakültesine göre değişiyor. Sağlam kuramsal temeli ve pratik dersleri olan da var, varmış gibi yapan da… Dersler değişse de sorunlar ortak: Akademisyenler, sanat gibi yaratıcılık gerektiren bir alanın bürokrasi çarkının içine sığamadığından, teknik ve fiziki yetersizliklerden hatta eğitimci eksikliğinden söz etti. Müfredatın elden geçmesi gerektiği, özgürlük ve özgünlük meselesine eğitimcilerin bakışı irdelendi. Kuşkusuz Türkiye’de sanat eğitimini bir derginin sınırlarına sığdırmak olanaksız. Dosya konusu olarak geniş geniş işlesek bile… Bu nedenle İthaf Sanat dergisi olarak bu dosyayı, konuya bir başlangıç niyetiyle ele aldık. Gelecek sayıda farklı sanat dallarından ve farklı üniversitelerden hocalarla Türkiye’de sanat eğitimini konuşmaya devam edeceğiz. Çünkü sanattır, hayatı anlamlı kılan, dönüştüren, sorgulayan… Ve eğitimdir aklımızı, fikrimizi, ruhumuzu genişletip derinleştiren. Ezcümle bizi insan yapan…

EĞİTİM KURUMLARININ KÖKLERİNDE GEZİNTİ
Türkiye’de sanat eğitimini kurumsallaştıran okulların tarihi, 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarına gidiyor. Bugünün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi “Sanayi-i Nefise Mektebi”, 1883’te kurularak Osman Hamdi Bey tarafından Paris Ecole des Beaux-Arts (Güzel Sanatlar Okulu) modeline göre eğitime başlıyor. 1914’te Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk konservatuvarı Darülbedayi (güzellikler kapısı) İstanbul Belediyesi bünyesinde, İstanbul Şehremini Opr. Dr. Cemil (Topuzlu) Paşa tarafından açılıyor. Darülbedayi, günümüzde İstanbul Şehir Tiyatroları olarak varlığını sürdürüyor.
Atatürk’ün önderliğinde 1924 yılından itibaren Avrupa’nın bilim ve sanatta önde gelen ülkelerine devlet bursuyla öğrenci gönderilmeye başlanıyor. Ankara’da Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü Müdürü İsmail Hakkı Tonguç öncülüğünde 1932’de, Türkiye’nin ilk sanat eğitimcisi yetiştiren kurumu olarak bugünkü Gazi Üniversitesi Resim-İş Bölümü kuruluyor. Halk Evleri ve Köy Enstitüleri, bu örgütlenme anlayışını takip ediyor.
Cumhuriyet tarihinin ilk konservatuvarı Ankara Devlet Konservatuvarı, 1936’da Atatürk’ün talimatıyla kuruluyor. 1957’de, bugünkü Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin temelini oluşturan Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu kuruluyor.
