Genç heykeltıraş Ada Uzundede, bu toprakların hikâyesini tornadan ve kaynak makinesinden geçen heykelleriyle anlatıyor. “Anadolu dediğiniz zaman tarlada insanlar, doğum yapan kadınlar, kahvede oturan adamlardan daha derin anlamı olan bir şeyden bahsediyoruz. Bu topraklardaki hikâye bitmez… Demir kullanarak bir tasarım yaparken demir seni şekillendiriyor. Senin yaptığından farklı bir şekilde durmak isteyebiliyor.”
SÖYLEŞİ: LAL GÜLSOY
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Ada Uzundede, İzmir’in Urla ilçesindeki bir arazide kurduğu atölyesinde devasa ve gotik heykeller yapıyor. Uzundede’nin sanatsal üretiminde bu topraklara ait masalsı ve mitolojik geçmişleri olan kurgular var. Tornadan, kaynak makinesinden geçen heykellerin ruhu ise demir, pirinç, bakır gibi materyallerle şekilleniyor. Anka kuşundan şahmerana birçok mitolojik karakter onun ellerinde hayat buluyor… Arkeoloji, tarih ve kimya gibi farklı alanlardaki çalışmaları birleştiren sanatçının dönüm noktası ise sanayide geçirdiği günler ve tanıştığı egzoz ustası olmuş. 1982 yılında Antalya’da doğan, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünü tamamlayan sanatçının eserleri galerilerde, otellerde sergileniyor. Ada Uzundede ile çamurdan demire uzanan yolculuğunu ve gotik heykellerin hikâyelerini konuştuk.

Heykel yolculuğunuz nasıl başladı?
Akademik olarak çok başarılı olmadım hiçbir zaman. Ama eskiden ağaç kabuklarından kaşıklar filan yapardım. Ailem bu üretimin farkındaydı. Dershaneye zorla gidiyordum ama atölyeye ayak bastığım an itibarıyla kendimi çok mutlu hissettim. Zamanla da oraya yerleştim. 15-16 yaşında heykelle tanıştım. Nasıl yapılacağını bilmiyordum. Öğretmenim bana “Heykel yapmak istiyorsan anatomi öğrenmen lazım” dedi. Ben de Antalya Arkeoloji Müzesine sabah güvenlikle birlikte girip akşam mesai bitene kadar orada vakit geçirmeye başladım. O dönem atölyedeki hocamın da işin mutfağına beni taşımasıyla birlikte kendi yerimi bulduğumu hissettim.
EGZOZ USTASINDAN KAYNAK ÖĞRENDİM
Akademik olarak da heykel eğitimi aldınız. İlk üretim orada mı başladı?
Evet, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünde eğitim aldım. Oradaki disiplin de beni çok yordu. Okulda teorik olarak çok güzel şeyler öğrendim ancak başka bir şey öğrenmedim. Sanat okula kapatılmamalı bence. Usta-çırak ilişkisi olmalı. Çünkü birilerini taklit ederek başlıyoruz üretime, sonra kendimizi buluyoruz. O yüzden benim asıl üretim hayatım okuldan çıktıktan sonra başladı. Mezun olduğumda heykel yapabiliyordum ama ne yapacağımı bilmiyordum. Çamur, ahşap, taş, seramik, disiplinler arası çalışabiliyordum. Atölyede çalışırken demir hayatıma girdi. Bildiğim ama çok ilgimi çekmeyen bir alandı. Sonra atölyeye bir gün bir egzoz ustası geldi. Onunla beraber kaynak yapmayı öğrendim. Ne yapılması ve ne yapılmaması gerektiğini öğrendiğim bir dönem oldu. Tornacılar ve ustalarla çalıştıktan sonra risk alma zamanım geldi.
SANAYİDE ÇALIŞMAK BAMBAŞKA BİR DUYGU
Nasıl bir risk aldınız ?
Dedim ki seramik alanında yüksek lisans ve ilgim olduğu için arkeoloji alanında da doktora yaparım. Ancak akademide “Taşınabilir eser ve madenler üzerine restorasyon yapma” isteğim pek ilgiyle karşılanmadı ve eğitimimi yarıda bırakmak durumunda kaldım. Heykele dönmeye karar verdim. Yine yol ayrımındayken kendimi Antalya’da sanayi sitesinde kaynakçı atölyesinde buldum. O zaman para kazanmam gerekiyordu, başka yerlerde başka iş olabilirdi ama sanayiyi çok samimi bulduğum için “Ben kaynakçılık yaparım” dedim. Bana bir mobilya işi verdiler. Bir de masa ayarladılar, heykellerimi yapabilirim diye. Sanayide çalışmak gerçekten bambaşka bir deneyim. İnsanların samimiyeti ve üretimi çok güzel. Yüzyılın mucitlerinin şu anda sanayide ya kaportacı ya da boyacı olduğunu söyleyebilirim. İki haftada makine yapan insanlar bunlar.
ARKEOLOJİK BİR KÜLTÜR SAVAŞI BAŞLATTIM
Sanayinin verdiği ilhamla yaptığınız ilk eser hangisi oldu?
Özgürce yaptığım ilk heykel şu an atölyenin dışında duran Anka kuşu oldu. Ama hikâyeler daha derin. Bir ara Denizli’ye gittim. Orada bir ferforje fabrikasıyla yolum kesişti. Fabrikadan çıkan hurdalar benim için harika malzemelerdi. Fabrikanın sahibi de sanata, sanatçıya çok önem veren biriydi. Kurduğumuz iletişimin ardından benim hemen işe başlamamı istedi. Yaklaşık iki buçuk yıl burada geçti. Bu benim için büyük bir şanstı. Bu fırsat bana istediğimi üretme şansı verdi. İstediğim tüm malzemeler de elimin altındaydı. Neye ihtiyacım olursa en geç yarım saat içinde tedarik ediliyordu. Fabrikanın içinde her şeyi öğrenebildim. Yanımda tornacılar vardı. Zaten tarihe meraklı biriyim. Fabrikadaki ablalarla çay içip Kibele üzerine konuşurken bana bir önceki yıl çekilmiş düğün fotoğrafı gösterdiler. Kadınların taktıkları başlıklar Kibele’nin başlığıydı. O zaman sergi açamaya karar verdim ve “Ana tanrıça kültünü işleyeceğim” dedim. Anadolu dediğiniz zaman tarlada insanlar, doğum yapan kadınlar, kahvede oturan adamlardan daha derin anlamı olan bir şeyden bahsediyoruz. Bu topraklardaki hikaye bitmez. Haliyle arkeolojik bir kültür savaşı vermek istedim.
SENDEN GAYRI BİR ŞEY ÇIKABİLİYOR ORTAYA
Demirde sizi çeken şey neydi?
Mesela taşla çalışırken çok disiplinli olman lazım. Taş hataya gelmez. İlmek ilmek işlemek zorundasın. Ben de böyle sabırlı ve sıkıya gelen bir insan değilim. Demirde bir tasarım yaptığında demir seni şekillendiriyor. Senden gayrı bir şey ortaya çıkabiliyor. Mesela senin yaptığından farklı bir şekilde durmak isteyebiliyor. Bu nokta çok güzel bence. Bir de yer altı çok güzel. Pirinç, bakır bunların hepsinin ayrı bir şekli var. Bunları dökümle yapabilirsin, eritebilirsin ya da yapıştırabilirsin. Yani her türlü yöntemi deneyebilirsin. Ve ateşle çalışmak bambaşka bir zevk.
Üretim süreciniz nasıl oluyor? Önce madeni bulup mu karar veriyorsunuz ne yapacağınıza yoksa hikâyeyi kurgulayıp mı madeni arıyorsunuz?
Hepsi aynı anda oluyor aslında. Bazen öyle parçalar geliyor ki ince işlemek çok zor oluyor. Mesela tersanelerden çıkan hurdalar çok kalın ve mukavemetli oluyor. Onu sürekli kesip ince ince bir şey yaparsam istediğim tadı vermez.
O yüzden madene göre de davranıyorsun. Bazen kafanda bir şey canlanıyor onu yapıyorsun. Geçen tersaneden kocaman bir plaka buldum. Ona rölyef çalışabilirim dedim. Aldım atölyeye getirdim.
Tasarladığınız bir heykelin üretimi ne kadar sürüyor peki?
Aslında çok manik bir hal bu. Sevdiğim konularda disiplinli olmayı çok severim. Ancak o günkü ruh haline bağlı olarak iş yapışım değişiyor. Anka kuşunu mesela 15 günde kapanıp yaptım. Yani iyi bir zamanımdaysam hemen yapıyorum. Ama bazen günlerce odaklanıp yapamıyorum.

UYDURDUĞUM MASALLARIN HEYKELİNİ YAPIYORUM
Üretimde daha çok nelerden besleniyorsunuz? Hem siparişler hem de sergiler için hazırladıklarınız var…
Bir sipariş olarak yaptığım heykeller var, bir de sanat olarak ürettiğim eserler. Benim için çok önemli adımlar. Bunlardan ilki sipariş gelince senden bir şey istiyorlar sen de onu yapıyorsun. İkinci adımda beraber bir şey tasarlıyorsunuz. En son adımda ise sipariş olarak “Buraya bir heykelini istiyoruz” diyorlar. Bu gelinebilecek en güzel nokta bence. Tabii en güzeli sadece sergi için eser üretmek. Sergi için yaptığımız eserler var bir de. İlgi alanına göre çalışıyorsun. Ben arkeoloji seviyorum. Şu an daha çok Anadolu’nun ilim, bilim yani daha ezoterik kısmını merak ediyorum. Bunları çalışıyorum. Bir de ben çok masal uydururum. Ara sıra da o masalların heykellerini yapmayı seviyorum.
İzmir’e yolunuz nasıl düştü peki? Bu atölyenin kurulması nasıl oldu?
6 Şubat depreminden sonra arama kurtarma çalışmalarına katıldım. Çok travma yaşamadım ama bazı şeylerin değişmesi gerektiği hissiyatı geldi. O dönem heykel yapmaktan sıkıldım. Normalde beni rahatlatan bir şeydi. Bir gariplik vardı. Aslen Antalyalıyız ama ailem burada yaşıyordu. Üniversiteden sonra mütemadiyen gezdiğim için bir yerde köklenmek istedim. Ailemin yanını seçtim ben de. Atölyem artık Bademler Sanat Köyü’ne bağlı. Şahmeran gibi eserlerim orada duruyor. 8 eserim orada sergileniyor. Yaptığın şeylerin değerinin bilindiği bir yerde olduğunu bilmek çok güzel bir duygu.
SERGİLERDEN UZAK DURMAYA ÇALIŞIYORUM
Türkiye’de bu alanı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de çok iyi heykeltıraşlar var. Ancak fikir tartışmaları da çok fazla. Bir de diyelim ki bir sanat platformundasın, yeni fikrini açıklandığında başkasının işinden çıkabiliyor o fikir. Ben sergilere gitmemeye çalışırım bu yüzden. Bilinçaltım, alacağım bir şeyi oradan alabilir, ben üç yıl sonra onu yapıp başkasının emeğini gasp etmiş olabilirim. Klasik ve oturmuş sergilerden bahsetmiyorum. Kendi mesleğime yakın işlerde sergilerden uzak duruyorum bilinçli olarak.
Yeni sergi hazırlıklarınız var mı?
İki sene önce ilk kişisel sergimi açtım. Bâcıyan-i Rûm, Anadolu tanrıçalarını anlatıyor. Son iki senedir de atölyemi bulmak, evimi kurmakla geçiyor. İkinci sergiye hazırlanmak istiyorum. Ama konunun daha derin boyutları var, bugün sorguladığımız. İnsanlar beni sevdiği için mi heykelimi sevecekler, heykelimi sevdiği için mi beni takip edecekler? Ekonomiden bahsetmek istemiyorum ancak sanat, refahla yapılan bir şey. Diğer yandan sanat bir ihtiyaç mı? Değil. Estetik bir ihtiyaç olabilir ama ya şanslı doğarsın ya da uğraşarak bir yerlere gelmek durumunda kalırsın. Ben bu taraftayım.








