Eskinin edebiyat mahfilleri, bugünün yazı atölyeleri

İlgili Yazılar

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Geçen yüzyılda yazarların sürekli gittiği mekanlar vardı. Yeni yazarlar, ustalarla bir araya gelmek, onlara yazdıklarını okutmak, yol yöntem öğrenmek için oralara gider, sohbetlere dahil olurdu. Dijitalleşme, dünyayı değiştirdi. Artık yazarları bulduğumuz yerler, kurmacanın çeşitli türlerine yönelik yazı atölyeleri. Fakat her şeyin olduğu gibi atölyelerin de seveni, sevmeyeni, anlayanı, anlamayanı var. Bu işe yıllarını vermiş, okurlukta, yazarlıkta, yazarlık eğitiminde ustalaşmış hocalarla; yazı atölyesinden geçerek kitap çıkarmış yazarlarla kurmaca eğitimi üzerine konuştuk. Küçük bir yazı atölyesi de diyebileceğimiz bir dosya çıktı ortaya.

 

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

DOSYA: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

Attilâ İlhan, sıkça gittiği Baylan Pastanesini ünlü etmişti. Behçet Necatigil, Cemal Süreya, Edip Cansever, Erdal Öz, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Peyami Safa, Sait Faik, Orhan Kemal, Salâh Birsel, Onat Kutlar, Doğan Hızlan da Baylancıydı. Edip Cansever, Tomris Uyar, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Can Yücel, Avcılar Meyhanesinde meşhur “ölmeme günü”nde buluşurdu. Orhan Kemal, İkbal Kahvesinde yazardı, Tarık Dursun K., onun yanına gider, ustasından feyz alırdı. Sait Faik, Orhan Veli’ye mektubunda, edebiyatçıların Nisuaz Pastanesinde toplandığından söz ediyordu. O edebiyatçılar arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Abidin Dino, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Hâlet Çelebi, Sabahattin Ali vardı. Eskiden edebiyatçılar kafelerde, pastanelerde, restoranlarda, meyhanelerde buluşur, genç yazarları, şairleri çevrelerine toplardı. Hayatlar daha küçük alanlarda geçerdi. Koşullar yazarların yaşam alanlarını da farklılaştırdı. Dijitalleşme, dünyanın sınırlarını genişletti. Artık yeni zamanların “yazar kafe”leri, yazı atölyeleri.

Yazar Handan Gökçek’in yazı atölyesinin ilk ortak kitabı “Yakından Geçen Mülteci Öyküler”, Yakın Kitabevi Yayınları tarafından 2018’de yayımlandı.

Son yıllarda sosyal medyada ya da kitabevi vitrinlerinde daha sık görüyoruz: Yaratıcı yazarlık, yazı, öykü, roman, senaryo, editörlük atölyesi… Adları değişebiliyor, ana mesele yazmak. Demek ki artık daha çok kişi yazmak istiyor. Neden? Kendimizi ifade etmeye mi ihtiyaç duyuyoruz? Anlatacak hikâyelerimiz, hikâye anlatmak isteyenler mi arttı? İnsanlar belki sesleri şu dünya küresinin bir yerlerine çarpsın istiyor. Sadece kendi sesleriyle baş başa kalmasınlar. Görülsünler, işitilsinler. Hayatı, kurmacaların aynasında görsünler. Bunu da kendileri anlatsın çünkü her ne türde olursa hikâyeleri okumak kadar yazmak ve anlatmak da insanı genişletir, enginlere açar, derinleştirir. Kurmacalar, insanın dünya yuvarlağında kendine has bir köşe bulmasını mümkün kılar.

 

PANDEMİDE ÇEVRİMİÇİ ATÖLYELER YAYGINLAŞTI

Özellikle pandemi döneminde internetin nimetlerini sonuna kadar kullanmayı, işlerimizi çevrimiçi görmeyi iyice deneyimlediğimizden sanal alemde yazı atölyeleri de yaygınlaştı. 2000’lerin başından itibaren bazı yazarların, birkaç belediyenin, birkaç kültürel oluşumun verdiği yazarlık eğitimleri 2010’larda çoğalmaya başladı, 2020’lerde ise internette bir yazı atölyesi ilanına, etkinliğine rastlamamak imkansız. Yayınevleri, sanat merkezleri, kitabevleri, yazı evleri bünyesinde verilenler var. Yazmak demek, aynı zamanda okumak demek. Her okuyan yazmaz elbet ama her yazanın okuması şart. Atölyelere katılan herkes yazar olmasa da okurluk altyapılarını besliyor.

Yazarlık atölyeleri yurt dışında da giderek daha popüler hale gelmeye başladı. Paris’teki MFA Yazarlık Atölyesi, geleneksel sınıf duvarlarının ötesine uzanan samimi bir yaratıcı yazarlık ortamı sunuyor.

Atölyelerin çokluğu bizi kurmaca metinler üretmeye heveslendiriyor, yeni hayatlar yaratmaya, sonsuz hayatlar evrenine açılmaya, başkalarının acısına bakmaya iştahlandırıyor. Her faaliyete yöneltilen eleştiri oklarından tabii ki atölyeler de nasibini alıyor. Kimi yazarlar diyor ki, “Atölye öykücülüğü oluştu, şablon öyküler çıkıyor.” Kimi, “Yazarın hocası, diğer yazarların kitaplarıdır” diyor. “Yazarlık öğretilebilir mi?” sorusuna sıkça rastlanıyor. Öyle atölye hocaları ve atölyelerden geçmiş öyle yazarlar var ki engin afakıyla bu olumsuz bakışın üstüne çıkıyor. Yazı atölyelerini yürüten yazarlar, katılımcılara rehberlik ediyor, deneyimlerini onlarla paylaşıyor, hikâyeyi nasıl ortaya koyabileceklerinin yollarını gösteriyor. Bir kurmaca nelerden oluşur, kurmacalara neden muhtacız, anlatıyorlar. Katılımcılar, kendi hikâyesinde herkesi ilgilendiren meseleyi, duyguyu ortaya çıkarıyor; edebiyatın teknik bilgisiyle, psikolojiyle, sosyolojiyle, felsefeyle kurmacasını sağlama alıyor. Hocasından aldığı desteğin yanı sıra kendisine benzeyen insanlarla kalem dayanışması kuruyor. Üslubunu, dilini, meselesini bulanlar, dünyaya edebiyatla yeni dünyalar bırakıyor. 

Uzun yıllara yayılan okurluk ve yazarlık deneyimlerini hocalıklarıyla perçinlemiş, engin birikimleriyle yazının terbiyesinden çokça geçmiş yazarlarla, atölyeden sonra kitaplarını çıkarmış ve hocalık yapmaya başlamışlarla yazı atölyelerini konuştuk. Okuyan herkesin yazabileceğini, yazarlığın değil, anlatım tekniklerinin, kurmaca yazarlığının öğretilebileceğini, atölyelerde okuma kültürünün geliştiğini anlattılar. Daha çok okuyup yazmaya var mısınız?

 

Pek çok disiplinden öğrencileri olan Beliz Güçbilmez, bu durumun atölyelerde muazzam bir çeşitlilik yarattığını söylüyor.

“Okuyan herkes yazabilir”

Tiyatro teorisine kazandırdığı pek çok kavramın yanı sıra kurmaca eğitimi için Manyetik Alan Metodu’nu geliştiren Prof. Dr. Beliz Güçbilmez, her şeyin öğrenilebilir, öyleyse pedagojisi geliştirildiğinde öğretilebilir olduğunu savunuyor.

Akademisyen, yazar, oyun yazarı, çevirmen, editör, tiyatro eleştirmeni, yönetmen ve dramaturg Prof. Dr. Beliz Güçbilmez, yirmi küsur yıllık oyun yazarlığı hocalığı deneyimiyle, “Benim için yazarlık atölyesi, kurmaca eğitimidir. Bir şey öğrenilebiliyorsa bu onun öğretilebilir olduğunu da gösterir. Benim iddiam, okuyan herkesin yazabileceği yönünde” diyor. Bir kurmaca teorisyeni olan Beliz Güçbilmez, geliştirdiği pek çok kavram ve model gibi, Manyetik Alan Metodu’na da işlek bir alan kazandırıyor, her eserin bir çekirdekten yapıldığını, her unsurun bu çekirdeğin manyetik alanına çekildiğini hem teorik hem uygulamalı derslerde anlatıyor. Mülkiye’de iktisat lisansından sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümünde yüksek lisans ve doktora yapan, 2008-2017’de Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı başkanlığını yürüten Güçbilmez, akademide yaklaşık otuz yıllık akademi deneyimiyle kurmaca eğitimini, online atölyeleriyle yaygınlaştırdı.

Akademinin ardından yazarlık atölyesine nasıl karar verip başladınız?

Üniversitede oyun yazarlığı hocalığı yaptığım yirmi küsur yıldan sonra üniversite dışındaki insanlar için yazarlık atölyeleri açmak hem koşullar gereği mecburi hem de doğal bir yönelimdi. Atölyeler düzenli bir sürekliliğe 2017 yılında kavuştu. Buna da “isteği görmek” ve o isteğin “arkadan itmesi” yol açtı diyebilirim. Beş altı kişiyle başladığım sınıflar, yeni aşamaların, içeriklerinin yaratılmasını ve daha çok insanı burada üretilen bilgiyle karşılaştırmak için altyapılar kurulmasını sağladı.

Akademi ile atölye arasında benzeşen ve ayrışan yanlar neler?

Hocalık faslında çok değişen bir yan yok ama katılımcıların yaşı, geldikleri alanlar, artalanlar düşünüldüğünde atölye hocalığında muazzam bir çeşitlilik var. Bu farklı bakış açılarından üretilmiş sorular, atölyelerde üretilen bilginin derinleşip genişlemesini sağladı. Üniversite öğrencisi olduğumuz yaşlar, eğitime eşlik eden pek çok yeni ile aynı anda karşılaştığımız bir dönem. Çoğumuz bu heyecanlarla üniversite eğitiminin hakkını veremeden geçiyoruz o sıralardan. Üniversite sonrası yetişkin eğitimi, neyi neden yaptığını bilen, kararlı, almaya hazır bir kitle demek. Öğreten-öğrenen ilişkisi atölyelerde yeniden tarif ediliyor ve bu da duygusal tatmini benzersiz bir deneyime dönüştürüyor.

Yazmak öğretilebilir mi? Ya da yazmak konusunda öğretilen nedir?

Ben başka kimliklerin yanı sıra profesyonel bir eğitimciyim. Bu da öğrenmek ve öğretmek gibi meseleleri mesleki ve kişisel olarak ciddiye almak, kendi öğrenme deneyimine dayanarak öğretme pedagojisi üzerine düşünmüş, çalışmış tecrübe etmiş olmak demek. Bu deneyime dayanarak her şeyin öğretilebilir ve öğrenilebilir olduğunu biliyorum. Bir şey öğrenilebiliyorsa bu onun öğretilebilir olduğunu da gösterir. Yirmi yıl romanlar yazmış biri, bu süre boyunca öğrenmeye devam eder. Yazarın sezgileriyle ya da farkına varmadan kat ettiği yolu tespit ettiğinizde bir pedagoji oluşur. Yazarlık eğitimi, kurmaca eğitiminin bir parçasıdır. Benim iddiam, okuyan herkesin yazabileceği yönünde. Kurmacayı tasarımıyla görmeyi öğrenen biri, hiç yazmamış olsa da nasıl yapılacağını öğrenmiştir; gerisi tekrar tekrar denemekten, emek yoğun bir alanın hakkını vermekten ibarettir. Yazmak konusunda öğretilen şey öncelikle tekniktir. Fakat benim öğretme stratejim ”teknik” sözcüğünü öylece zikretmekten ibaret değil. Bir teknik yaratmanın, sonra bunun pedagojisini geliştirmenin ne büyük iş olduğunu, daha “teknik” sözcüğünü tanımlamaya çalışırken bile nasıl boşa düştüğümüzü fark edersek anlayabiliriz ancak.   Bergson’dan Heidegger’e nice felsefecinin düşünce teri var bu kavramın ardında. Benim tekniğe eşlik eden ve onun altyapısını oluşturan bir kurmaca teorim ve bundan üretilmiş bir metodum var. Bu tekniği yerleştirmek için önce kurmaca okur/izlerken birikenleri önümüze döküp ayrıştırmak gerekiyor. Bir “unlearn”, sökme stratejisi yani. Yanlışlar, eksikler, önyargılar içeren o örgüyü söküp durduran, baltalayan, sekteye uğratan unsurları eleyip aynı okurluk-izleyicilik deneyimi içinde eğrilmiş iple, ne yaptığımızı bilerek yeniden örmeye girişiyoruz. Bu benim Manyetik Alan Teori’mi ve metodumu üzerine yerleştirebileceğim zemini oluşturuyor. 

Nedir “Tersine Mühendislik Atölyesi” ve “Manyetik Alan Metodu”?

Manyetik Alan Metodu, kurmacaların bir tasarımı olduğunu gösteriyor. Tasarım, seçim demek ve seçimin her zaman gerekçesi vardır; yazar farkında olmadığında da açıklayamadığında da. Metot, bize her kurmacanın bir çekirdeği, bir maddesi olduğunu, çekirdeğin bir “manyetik alan” yarattığını ve o çekirdekten yapılmış seçimler olarak kurmaca unsurlarının o manyetik alanda dönerek bütünlüklü ve dinamik bir kurmaca evreni yarattığını göstererek o gerekçeyi açıklıyor. Tasarımı görmek için pek çok yol gösteriyorum ama en temel yaklaşım, yeniden ve yeniden okumak.

İkinci aşamadaki devam atölyesinin kapsamı, çerçevesi ne?

Dil çabasıyla, üslup arayışıyla, biçimsel denemelerle “yapılmamışı yapmak” olası ve çok da heyecan verici tabii. Ama ben “imkansız özgünlük” meselesini hikâyelerin orijinalliğiyle ilgili akıl yürütmelerle ele alıyorum, “Devam Atölyesi: Hikâyeler Nereden Geliyor?”da. Mesela bütün zamanlarda, mekanlarda ve dillerde kurulmuş sayısız hikâyeden yapılmış o insanlığın en eski hünerinin sonucunda ortaya çıkan ve her an büyüyen birikim, yazmak istediğim hikâyeyle karşılaştırma yapabileceğim, kontrolüm altında bir arşiv değil. Daha önce hiç anlatılmamış bir hikâye kurduğuma emin olmam olanaksız yani. Ama bunu yeni bir zorluk çıkarmak için değil de yazan özneyi rahatlatacak bir argüman olarak sunuyorum. Çünkü kurmaca ne anlattığıyla değil de o “ne”yi, nasıl anlattığıyla ilgilendiği ölçüde kurmaca olabiliyor.

Üçüncü ve dördüncü aşamalar, uygulama atölyeleri. Birbirlerinden farkı nedir?

Bilgi kıymetlidir elbette fakat kitabi olmaktan çıktığı, düşüncemizi şekillendirdiği, zihnimizi esnettiği yerle ilgileniyoruz. Parçadan Bütüne Uygulama Atölyesi’nde metodun temel araçlarından metaforlar üzerine çalışıyoruz. Bir şeyle başka bir şey arasında bağ kurarak üretilen metafor, zihnin çalışma prensibini model alır. Bu aşamaya çekirdekten metafor üretme temrinleriyle başlıyor, bir çekirdekten bir kurmacaya doğru adım adım ilerlemeyi öğreniyor ve her kurmacanın bir zihni olduğunu görüyoruz. Diğer uygulama atölyesi “Bütünden Parçaya” bellek ve palimpsest kavramı üzerine kurulu. Palimpsest, yazı malzemelerinin zor ulaşılır olduğu dönemde yazılmış parşömenin üzerine, alttakini silerek yeniden yazmak anlamına gelen bir uygulama. Ama zamanla ve yer yer alttaki metin kendini yüzeye itiyor, üstteki metnin altından kendini göstermeye başlıyor. Edebiyat evrenini bu metaforla anlamaya başladığımızda bütün kurmacaların palimpsestik, kendinden önce yazılmış kurmacaları kaçınılmaz olarak bağrında taşıyacağına ilişkin bir tespite de ulaşıyoruz. Bütünü parçalayarak kendi öykümüze ulaşıyoruz.

Katılımcıların öykülerine baktığınızda, “İşte anlatmak istediğim buydu” diyor musunuz?

Çok sık. Bizi daha da heyecanlandıran kısım, yazmayacağına ya da yazamayacağına aşağı yukarı emin birinin atölye biterken metotla yazılmış bir öykü üretmesi. O hayret, metoda ve kendi yapabilirliğine güven hissi hepimizi birden başka bir düzeye yükseltiyor.

KURMACALAR, HAYATI KAVRAMA MODELİ

Atölyelerde katılımcılara bir şablon verildiğini, “atölye öykücüleri”nin türediğini, bir formül çerçevesinde birbirine benzer öyküler yazıldığını söyleyen hatırı sayılır bir kesim var. Bu eleştirilere ne diyorsunuz?

Sözünü ettiğiniz kesimin hatırını saymalı mıyız sahiden, kim onlar; bilmiyorum. Benim için yazarlık atölyesi kurmaca eğitimidir. Bu da kendi kurmacalarımızı üretmek kadar, kurmacayla kurduğumuz zihinsel ve duygusal ilişkiyi, hatta bu ikisinin de birbiriyle etkileşimini, gerçek olmayan kurmacaların nasıl olup da bizde gerçek duygular üretebildiğini anlamak demek mesela. Bu o kadar kocaman bir mesele ki bana Anne Ben Düştüm mü? Kurmacalara Neden Muhtacız? başlıklı bir kitap yazdırdı.

Kurmaca eğitimi, hem okuyup yazan herkesin ilgi alanına düşmek hem de alanda fiilen çalışan herkesi davet etmek demek. Oyuncunun sinemada ya da tiyatroda bir parçası olacağı ve mesleki hüneriyle canlandıracağı karakterin ait olduğu kurmacayla ilişkisini anlamak da buna dahil mesela. Bir senaryonun nasıl okunabileceğini öğrenmek demek. Bir kurmacanın teknik olarak sağlam mı, dağınık mı olduğunu doğru teşhis edebilmek, sorunun nerede olduğunu, nasıl düzeltilebileceğini anlayabilmek demek. Ya da yönetmen yorumunun nasıl kurulabileceği üzerine düşünmek.

Bugüne dek binlerce kişi Manyetik Alan Metodu’nu heyecanlanarak dinledi. Birkaç ay önce İngilizce konuşan dünya da tanışmaya başladı metotla. Ben bunun giderek kuruyan eleştiri-inceleme alanını da besleyeceğine inanıyorum: Filmler, romanlar hakkında nasıl konuşup yazabileceğimize dair de verimli bir alan açılıyor önümüzde. Bir kurmacada zaten herkesin gördüğü içerik unsurlarını, karakterleri ve başlarından geçenleri, mahalleye yeni taşınmış bir aile hakkında öğrendiklerimizi birbirimize aktarır gibi konuşup durmak yerine kurmacaya, kurmaca olma niteliğini kazandıran nitelikleri gören, ille de amatör psikanalize başvurmayan derinlikli yazılar üretmek demek bu. Biz atölyelerde kurmacaların hayatı, gerçeği kavrama modeli olduğunu düşünmeyi kıymetli buluyoruz ve kurmacalara bu model fikriyle yaklaşıyoruz. Bu da buralarda geçirdiğimiz zamana anlamını verecek bir düşünme biçimi demek. Biz derken kastettiğim atölyelerden geçmiş, “ahali” demeyi sevdiğim insanlar.

“Yazarlık öğretilmez, anlatım teknikleri öğretilebilir”

Yazar Hakan Akdoğan, Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi, Uludağ Üniversitesi Sosyoloji ve Felsefe, Anadolu Üniversitesi Medya ve İletişim bölümlerindeki farklı disiplinlerden geçen eğitim sürecini, edebiyata taşıyor ve katılımcılara da bu “disiplinler arasılık”ı anlatıyor.

“Edebiyatı sadece edebiyat anlatarak öğretemezsiniz. Psikoloji, felsefe, sosyoloji, mitoloji gibi alanlarda kuramsal dersleriniz olmalı” diyen yazar Hakan Akdoğan, özgünlüğü yakalamanın en önemli şartının da disiplinler arası eğitim olduğunu söylüyor. Zaten yazarlığın değil, bu duruşun eğitiminin verilebileceğini anlatan Akdoğan, 2003 yılından bu yana yaklaşık üç bin kişiye çeşitli konularda ders verdiğini belirtirken, “Atölyelerimdeki eğitimler katılımcılara yeni ufuklar açıyor” diyor.

Yazarlık atölyeleriniz nasıl başladı?

2003 yılında bir grup üniversite öğrencisi, bir grup da yetişkin olmak üzere toplam 24 kişiyle derslere başlamıştım. O zamandan bu yana yaklaşık üç bin kişiye çeşitli konularda ders verdim.

Atölye içeriğiniz, eğitim programınız hakkında bilgi verir misiniz? Öğrencilerinize eğitim ve uygulama sürecinde nasıl bir rota çiziyorsunuz?

“Yaratıcı yazı”, “derin okuma”, “sanatla farkındalık” konuları başta olmak üzere eğitimler üretmekteyim. Edebiyatı sadece edebiyat anlatarak öğretemezsiniz. Disiplinler arası bir duruş gerekli. Psikoloji, felsefe, sosyoloji, mitoloji gibi alanlarda kuramsal dersleriniz olmalı. İnsanları sadece kurgu, karakter, mekan gibi konularda oyalayamazsınız. Diğer konularda da ders anlatmanız için belirli donanımlarınız olmalı. Yoksa bir fasit dairenin içinde döndürüp durursunuz herkesi.

Öykü, roman incelemeleri de yapıyor, yaptırıyor musunuz?

Elbette öykü ve roman incelemeleri var.

Aynı zamanda film incelemeleri de yapılmalı. Göstergebilimsel açıdan ele alacağınız reklam afişleri ve filmleri ile tablo çözümlemeleri de mutlaka olmalı. Bunlar basit bir biçimde öğelerine ayrıştırılarak değil, disiplinler arası kuramlar açısından incelenmeli. Örneğin Sineklerin Tanrısı’nı Freud’un “Topografik Kuram”ı, Jung’un “Gölge Arketipi”, Max Weber’in “Liderlik Kuramı” açısından ele almazsanız insanları sadece oyalarsınız.

Yazı atölyelerinin katılımcıları nasıl beslediğini gözlemliyorsunuz?

Genel olarak yazı atölyelerinin durumuyla ilgili çok konuşmak istemiyorum. Kendi atölyelerimdeki eğitimlerin katılımcılara yeni ufuklar açtığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu sadece metin çözümleme, metin üretme alanlarında değil, yaşamda da gerekli bir derin bakış sağlamaktadır.

Öğrencilerinizin üretimlerini takip ediyor musunuz? Ne gibi eserler, ürünler çıkıyor ortaya?

Takip etmeye çalışıyorum tabii ki. Birçoğu dergilerde yazıyor. Her ay edebiyat dergilerinde en az beş altı öğrencimin eseri oluyor. Yüzden fazlasının kitabı çıktı, ödüller alanlar oldu, birçok editör yetiştirdim, yayınevi genel yönetmenleri var aralarında hatta yazı akademileri açıp eğitim verenler bile azımsanmayacak kadar çok. 

Yazarlık öğretilebilir mi ya da hangi yönleri öğretilebilir?

Yazarlık öğretilmez. Anlatım teknikleri öğretilebilir. Disiplinler arası yaklaşım öğretilebilir. Biz Distopya Akademi’de bu alanlardan dersler açıp bütüncül bakmaya çabalıyoruz, yol arkadaşım Benan Bilek ile.

Atölyelere eleştiriler de yöneltiliyor. Şablon öyküler/öykücüler çıkardığı, sipariş öyküler yazdırdığı şeklinde. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Katılımcılar özgünlüğü nasıl yakalayabilir?

Atölyelere ben de bir sürü eleştiri yöneltiyorum. Ne yazık ki bu alanda mürekkep akıtmamış, mürekkep akıtanları okumamış birçok insan, kulaktan dolma bilgilerle ders veriyor. Bu eğitimcilerle katılımcılar asla özgünlük yakalayamazlar, tam tersine tek tipleşirler. Özgünlüğü yakalamanın en önemli şartı disiplinler arası eğitimdir. Ama asıl eğitimi, eğitmen almalıdır. Eleştirenler, her çalışmayı aynı kefeye koymamalıdır.

Uzun yıllardır edebiyat dünyasındasınız. Siz de başlangıç noktasında bir ustadan, ustalardan el aldınız mı?

Benim bir ustadan el alma şansım olmadı. Ustam da kalfam da çırağım da bendim. Ama Erdal Öz’ün 27 yaşımdaki bana tavsiyeleri hep kulaklarımdadır.

Sizce insanlar artık daha çok mu yazmaya ihtiyaç duyuyor? Daha çok hangi kesimler ilgi gösteriyor?

Bence insanlar, birileri kendini dinlesin istiyor çünkü herkes bağırıyor. Kimse birbirini duymuyor. Söyleyecek sözü olan ama o vakte kadar dinlenmemiş kişiler, kendilerini dinleyecek bir kulak arama çabasındalar. Mürekkeple kağıda fısıldayıp gözle duyulmak istiyorlar.

“Deneyimlerimi paylaşma çerçevesinden bakıyorum”

İzmir’de 2013 yılından beri yazı atölyeleri yürüten yazar Handan Gökçek, “Bir yazarla çalışmak, yazdıklarınızı onunla paylaşmak, onun fikirlerini almak geliştiren bir süreç” derken katılımcılarla kendi deneyimlerini paylaştığını anlatıyor.

Yazar Handan Gökçek, 2013 yılında İzmir Yakın Kitabevi’nde başladığı, farklı kuruluşlarda devam ettiği yazarlık atölyelerine gösterilen ilgiyi, “Onaylanma ihtiyacını hepimiz hissetmişizdir. Kitap fuarlarında, bir öykümüzü okutabilmek için yazarların peşinde koşardık” diye açıklıyor. Kendisi de atölye süreçlerinden geçen Gökçek, hocalık hikâyesini, “Yazmayı öğretmek değil, deneyimleri paylaşmak” olarak özetliyor. Atölyelerin, yazmaya gönül verenlere yol göstermenin yanı sıra katılımcıların okuma kültürünü geliştirdiğini belirten Gökçek’in çalışma yöntemi, iki eğitim yılı sürüyor. Kuram ve teknik üzerine kitapları tartıştıklarını, yazarları davet edip söyleştiklerini, katılımcıları kendi meselelerini buldukları öyküler yazmaya motive ettiğini anlatan Gökçek, atölyeye duyulan ihtiyaç konusunda şöyle diyor: “Onaylanma ihtiyacını hepimiz hissetmişizdir. Bir öykümüzü okutabilmek, iletişim kurabilmek için kitap fuarlarında yazarların peşinde koşardık.”

Yazı atölyelerine İzmir’de ilk başlayanlardan birisiniz. Nasıl başladı süreç?

Yakın Kitabevi’nin müdavimlerinden, sonra da yazarlarındandım. Sahibi ve yayıncı Levent Salıcı, kitabevi çatısı altında bir atölye yapsak mı, dedi? Sene 2013. Yazma sürecimi paylaşmak ve onun üzerine bir şeyler koymak durumu vardı. Okuduğum kitaplar, aldığım notlarla başladım. Urla Tasarım Kütüphanesinde yaptığımız atölyede beşinci yılımızı doldurduk. Karşıyaka Dodo Kitabevinde üçüncü yılımız. Bu yıl Güzelbahçe Gece Kitabevinde başladık. Benim için bu, yazmayı öğretmek anlamında değil. Yazarlar, “Yaratıcılık, yazarlık öğretilir mi, Dostoyevski de mi atölyeye katıldı?” gibi sorularla ikiye bölünmüş durumda. Deneyimleri paylaşmak çerçevesinden bakıyorum daha çok. Yazı atölyelerinde birçok yazarın ismini duymamış katılımcılarla karşılaşıyorum. Popüler kültürün dayattığı kitaplarla gitmiş, bir şeyler karalamaya çalışıyor. Doğru isimlere ulaşmak, birlikte üretmek, öykülerimizi birlikte değerlendirmek, aynı pencereden baktığın insanlarla bir araya gelip onların görüşlerine de değer vermek gibi birçok başlık sıralayabiliriz.

Yazar adayları atölyelere katılmaya neden ihtiyaç duyuyor?

Onaylanma ihtiyacını hepimiz hissetmişizdir, hayatımızın bir döneminde. Bir öykümüzü okutabilmek, iletişim kurabilmek için kitap fuarlarında yazarların peşinde koşardık. Daha önce bunu deneyimlemiş, kitapları çıkmış, kitaplarını okuduğumuz bir yazardan yazdıklarımız hakkında geri dönüş almak motive edici bir durum. Bir yazarla çalışmak, yazdıklarınızı onunla paylaşmak, onun fikirlerini almak geliştiren bir süreç. Atölyelere konuk yazar almaya da çalışırım, yazma süreçlerini paylaşmalarını isterim. Ne kadar çeşitlendirirsek o kadar daha donanım kazanabiliyoruz.

“TEK HANDİKABI, ÖDEV BEKLENTİSİ”

Kimi diyor ki, belirli bir şablon veriyor, atölye öyküleri ortaya çıkıyor… Bunlara yönelik ne söylersiniz?

Bizim sistemimiz üzerinden söyleyeyim; şablon verilmiyor. Teknik ve kuram kitapları da okuyup tartışıyoruz. Konuk yazarları dinliyoruz. Katılımcılar yazara sorular yöneltiyor. Bu sebeplerle şablonu kırıyoruz. Atölyelerin belki tek handikabı olabilir; bir süre sonra ödev beklentisi, koşullanmadan yazamama durumu gelişiyor. Bunu da şöyle kırıyoruz: İki hafta serbest yazın, herhangi bir ödev yok, meseleyi siz bulacaksınız, onun üzerine bir metin kurun. Örneğin mizah ya da büyülü gerçekçilik konuşuyoruz. Çok başarılı mizah, polisiye öyküleri gelirse o alanlardan yazarlara yönlendirdiğim arkadaşlarım oluyor. Metinler arası çalışma istiyorum.

Nasıl bir program, içerik planlaması var?

Ekimde başlıyoruz, mayısta bitiriyoruz. İlk yıl kuram çalışıyoruz. Karakter, mekan, zaman, nesneler, nesnenimsiler, metinler arasılık, bilinç akışı gibi teknikler çalışıp ikinci yıl devam etmek isteyenlerle akımlar, türler üzerine çalışıyoruz. Derste yazma çalışmaları yapıyoruz. Salt öykü yazmak değil; arkadaşların nereye yöneleceğini kestirip onları oraya doğru beslemeye çalışıyorum.

Ortak kitaplar da üretiyorsunuz…

Onu da Yakın Kitabevi Yayınları Yayıncısı Levent Salıcı ile konuştuk. Kolektif üretim alanlarıdır atölyeler. Levent’e dedim ki, burada olgunlaştırdığımız öyküleri bir kitapta toplasak, arkadaşlar bizden bir kitapla ayrılsa. Çok hoşuna gitti. Meselesi olan kitaplar yapalım dedik. 2018’de çıkan Yakından Geçen Mülteci Öyküler ile başladık. Yakından Geçen Şiddet Öyküleri’ni, Yakından Geçen Öteki Öyküler’i çıkardık. Bu aralar Yakından Geçen Merhaba Öyküleri’ne çalışıyoruz.

 

“Yazarlık değil ama kurmaca metin yazmak öğretilebilir”

Yazar Jale Sancak, düş gücünü harekete geçirip yaratıcılığı ortaya çıkarmanın, kurmaca yazımında temel olduğunu belirtirken ve teknik, teori, çözümleme, uygulama gibi pek çok atölye yürütürken, “Üzerinde durduğum asıl şey, nitelikli metinler yazılması” diyor.

Yazarları hem okurlarla hem diğer yazarlarla buluşturmak için 2006 yılında İstanbul’da Galapera Sanat’ı kuran, Studio Gaia ve Yengeç Sanatevi’nde sürekli eğitim veren, özel eğitimlerini kendi yeri olan Akademi Jurnal’de sürdüren yazar Jale Sancak, yüz yüze ve online atölyeler düzenliyor. Öykü ve roman, teori ve teknik, kurmaca metin çözümlemeleri, eleştirel okuma gibi edebiyatın pek çok alanında eğitimler veren Sancak, üzerinde durduğu asıl faktörün, nitelikli metinler yazılması olduğunu belirtiyor. Atölyelerde neyin öğretildiği konusunu, “Yazarlık değil ama resim, heykel, oyunculuk ya da enstrüman gibi kurmaca metin yazmak da teori ve pratik ile öğretilebilir” sözleriyle açıklıyor.

Galapera’daki yazarlık atölyelerinde işe, “düş gücü ve yaratıcılığın keşfi” dersleriyle başlamanızın amacı neydi?

Bu, tanıtımlarda kullandığımız bir tanımlama oldu çünkü kurmaca metin yazmanın temeli, düş gücü ve yaratıcılıktır. Yazı yolculuğunda yazanın en çok ihtiyaç duyduğu bu iki yetidir diyebiliriz. Atölyelerde düş gücünü harekete geçirmenin, katılımcıların yaratıcılık yetilerini kullanmalarını sağlamanın yöntemleri uygulandı.

İçerikleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

Ağırlıklı olarak öykü türü üzerine uygulamalı yazı atölyeleri, ayrıca roman yazma teknikleri, kurmaca metin çözümlemeleri, eleştirel okuma atölyeleri. Eleştirel okuma ve öykü çözümleme atölyelerinde, yazanlara katkı sağlamayı hedeflerken bir yandan da okurlara alımlama, yorumlama, yakın okuma konularında kılavuzluk ettiğimi söyleyebilirim. Bir tür okurluk eğitimi denebilir bu çalışmalara. Bazı atölyeleri tamamen teori ve teknik esaslı, anlatıma dayalı olarak sözgelimi “Kurmacada Bakış Açısı”, “Karakter Yaratımı” ya da “Edebiyatta Mekan” başlık ve içerikli, bazılarını da sadece yazma, değerlendirme, yönlendirme yöntemiyle uygulamalı yapıyorum. Otuz altı ay süreli yazarlık okulu gibi çalışmalarımız da var. Pandemiden itibaren çoğunlukla online yapıyoruz. Tabii yüz yüze atölyelerim de var.

Kurmaca yazarlığı eğitiminde üzerinde durduğunuz temel ilkeler neler?

Benim üzerinde durduğum asıl şey, nitelikli metinler yazılması. Kolaycılığa kaçmadan, vasattan uzak durarak kurmaca evrenine yolculuk yapmaları konusunda katılımcıları yönlendirmek.

“KİMSENİN ŞABLON DAYATTIĞI YOK”

Yazarlık öğretilebilir mi ya da hangi yönleri öğretilebilir?

Yazarlık değil ama resim, heykel, oyunculuk ya da bir enstrüman gibi kurmaca metin yazmak da teori ve pratik ile öğretilebilir tabii. Hem de çok iyi öğretilebilir. Yazarlık ise öğretilemez. Atölyede eğitim veren aklı başında biri ise asla böyle bir söz ve garanti vermez. Öte yandan kişi, aldığı eğitim sonrası yeteneği, yaratıcılığı elverirse ve çalışmalarını sürdürürse pekala da “kendi başına” yazar olabilir. Birçok örneği var. Bu tür bir eğitim almadan da yazar olunabilir, yüzlerce yıldır olduğu gibi. Bunun örneği de çok, daha çok hatta.

Yazı atölyelerinden şablon öyküler ortaya çıktığına yönelik eleştiriler var. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Evet, hakarete vardıracak boyutta eleştirenler var. Boş sözler, eleştiriler… Kimsenin katılımcılara şablon falan dayattığı yok. Şablonu yaygınlaştıran asıl şey, son dönemde yazılan birçok öykü kitabı ya da roman. Kolaycılık, sığlık, garanticilik. Eleştirilmesinin nedenlerinden biri, atölyelerden para kazanılması. Atölye yürütücüsü yazarlara tüccar diyenler var. Bizim sevgili memleketimizde yaygın bir görüş mevcuttur: Herkesin para kazanma hakkı vardır, sanatçılar dışında. Zinhar, sanatçının para kazanması aşağılık bir durumdur! Artık dile dolanan bu paraların büyüklüğü ne sanılıyorsa… Emeğin neden karşılığı olmasın ki? Kim karşılıksız emek veriyor ki? Atölyeler konusunda bir tek eleştiriye katılıyorum: Üç beş ay bir eğitime katılan, oradan buradan hazır bilgi toplayan, birkaç şey öğrenen, böylece birikimi, deneyimi, emeği çalan birilerinin atölye yapması… Ben ancak yazmaya başladıktan otuz dokuz, yayımlamaya başladıktan yirmi yıl sonra ders vermeye cesaret edebildim.

Siz de başlangıç noktanızda bir ustadan, ustalardan el aldınız mı?

Aldım elbette. Benim başladığım dönemde atölyeler yoktu. Yolun başında biri olarak yazarlarla da bir araya gelmek mümkün değildi. Bu durumda benim atölyem, okuduğum kitaplar ve usta yazarlar oldu. Onlardan, ders çalışır gibi okuyarak öğrendim. Zaten asıl eğitim budur.

Katılımcıların yazınsal üretimlerini takip ediyor musunuz ya da sizinle paylaşıyorlar mı? Nasıl devam ediyorlar?

Elbette çalışmamız bittikten sonra da takip ediyorum, önerilerde bulunuyorum, yayımlamaları için yönlendirmeler yapıyorum. Yardımcı olabileceksem oluyorum. Çoğu zaman ilişkimiz devam ediyor.

Sizce insanlar artık daha çok mu yazmaya ihtiyaç duyuyor? Daha çok hangi kesimlerden talep var?

Öyle görünüyor, birçok nedenle ihtiyaç duyuyorlar sanırım. Artık hemen her kesimden her yaştan insan, yazmakla ilgili. Daha çok da kadınlar…

 

“Herkesi ilgilendiren meseleni bul”

Yaratıcı yazarlık, edebiyat ve yetişkin eğitimi üzerine ABD George Mason Üniversitesinde eğitim alan Yeşim Cimcoz, yazı alıştırması paketleri, canlı yazı saatleri, özel atölyeler ve seminerle dolu Sanal Yazı Evi’nde, katılımcıların herkesi ilgilendiren asıl meselelerini bulmaları için çalışıyor. 

Sanal Yazı Evi’nin kurucusu ve hocası Yeşim Cimcoz, 2012’de İstanbul Bahariye’de açtığı Yazı Evi’ni 2014’te dijital ortama taşıdı. ABD Fairfax’te George Mason Üniversitesinde yaratıcı yazarlık ve edebiyat üzerine lisans eğitimi alan, mastırını yetişkin eğitimi üzerine yapan Cimcoz, pek çok editörün, canlı yazı saatlerini yürüten hocaların yer aldığı Sanal Yazı Evi’ni, 70 küsur alıştırma paketinden oluşan, çok katlı bir dijital kültür merkezi gibi kurmuş. Atölyenin bir işçilik yeri olduğuna dikkati çeken Cimcoz, atölyelere katılanlara önce şunu soruyor: “Sen neyi yazmayı seçtin, bunu niye dışa vurmayı seçtin, bir derdin var, o ne?” Yazan kişi kendi derdini ortaya çıkarır ve onun içinden geneli ilgilendiren meseleyi, duyguyu hikâyeleştirirse her şeyin yerine oturduğunu anlatan Cimcoz, “Atölyelere kendimiz gibi insanlarla bir arada olmak için geliyoruz” diyor.

Sanal Yazı Evi’nden önce Yazı Evi nasıl doğdu?

Katılımcıların hatırlattığı üzere Yazı Evi’ni kurmadan önce sanalda yazı çalışmaları yaptırıyormuşum, e-mail ile alıştırmalar gönderiyormuşum. Erenköy’de ofisimiz vardı. Reiki, EFT, geçmiş yaşam gibi enerji çalışmaları yapıyordum, küçük bir gruba da yazı dersi veriyordum. Her şey Reiki hocamın, bize yazı dersi versene, demesiyle başladı. Mastırım yetişkin eğitimi üzerine, lisansım yaratıcı yazarlık ve edebiyat üzerine ama hep İngilizce dersi veriyordum. Neden olmasın, dedim. Enerji çalışmalarında insanların gücünü bana teslim etmesinden sıkılmıştım. Yazı, gücü sıkıntıyı yaşayan kişide bırakıyor. Ne yazacaksın sen belirliyorsun ve seni gidebildiğin yere kadar götürüyor. Yazıyla terapi düşünmüştüm, ilk kitap Yazarak Hafifleyin, o niyetle çıktı. Yazı Evi’ni kurdum, sonra evden çalışmaya başladım, olmadı. Bir ofis tuttum. Yazı Evi’ni Bahariye’de açtım. Evde yazamayanlar gelsin, kahve, çay, yiyecek olsun, yazsınlar niyetindeydim. İnsanlar, bize ders versene, demeye başladı, derslere başladım. Bazı katılımcıların konuya vakıf olduğunu gördüm, hoca olmak ister misiniz, dedim. 2012’de açmıştım Yazı Evi’ni, iki üç sene sonra sanala başladım. Hep hayalimdi; bilgilerimi web sitesine koyayım, insanlar faydalansın. 2014’te Sanal Yazı Evi oturmaya başladı.

Nasıl bir yöntem izlediniz?

Yazıya Giriş, ilk yarattığım atölyeydi. Üç modülden oluşuyordu, her biri dörder hafta. Birinci modülde cesaret… Yazmak ürkütücü bir şey. Kendilerini yazmamak için hikâye yazmaya çalışıyorlardı. Ama aslında yazmak istediği, kendi hayatıyla ilgili bir mesele. Ben yeterli miyim, yazdıklarım okunur şeyler mi, kaygılarını yatıştırmak için alıştırmalar yaptım. Doğru kaynaktan yazarsan daha kolay olduğunu gösterecek alıştırmalarla ilk dört haftayı geçiriyoruz. O yazıları ikinci dört haftada biraz toparlıyoruz, edebi terimler, teknik bilgiler konuşmadan hikâyeyi konuşuyoruz. Tamamlanıyormuş gibi görünen bir his olarak yazıya dönüştürmek. Son dört haftada da uç noktalarda gördüğüm iki farklı tarzdaki yazarın öykülerini inceliyoruz. Oradaki beceriyi taklit etmeye çalışarak kendi yazımızı yazmak. O süreçte eleştiri almayı da öğretiyorum. Hangi eleştiriyi kabul edeceksin, hangisini kenara atacaksın?

Sizin tekniğiniz, yazar adayının hikâyenin içine girmesini sağlamak. Sanki teknikleri, hikâyenin içinden çıkarıp gösteriyorsunuz.

Evet, o doğru. Ama ilk şu: Sen neyi yazmayı seçtin, bunu niye dışa vurmayı seçtin, bir derdin var, o ne? Derdinin ne olduğunu bilmeden hikâye yazmaya çalışırsan çok yorulacaksın. Hayat hikâyen kimseyi ilgilendirmiyor ama hikâyende herkesi ilgilendiren bir duygu, bir mesele var, onun ne olduğunu bulur ve onunla yazarsan tekrar eden şeyleri, örüntüleri görebiliriz.

Yazı atölyelerini eleştirenler de var.

“Atölye öyküsü” sözünü çok duydum. Sosyal medyaya çok ehemmiyet vermiyorum, bir trend yeri orası. Dünya artık elit kesimin monopolisinde olan bir yer değil. Herkesin bir okuru var. İnsanlar Yazarlar Kulübü’ne, sevdiği konuları konuşanlarla birlikte olmak için de geliyor. Eskiden yazarlar eğitim almıyordu, evet ama yazar kafeleri vardı. Sohbet eder, dertleşirlerdi. Atölyede hocanın egosunun yükselmesi çok normal, sahnede gibisin. Atölyelere eleştirinin oradan da geldiğini düşünüyorum. Yöneten kişinin, “Böyle karakter olmaz” demesi… Sanki dünyadaki bütün karakterleri biliyormuş gibi. Yazan kişi, kendini çırılçıplak koyuyor, onu yıkmak senin haddin olmamalı… Öğretmen değilim, okulda değiliz. Akademi kur, diyorlar, öyle isimler istemiyorum. Yazı atölyesinde eğleniyorum, öğrendiklerimi paylaşıyorum. İsteyen gelir, eleştirmek isteyen de eleştirir, gelmez.

“Atölyelerin en doğru motivasyonu, farklı bakış açıları kazanmak”

Serda Kranda Akademi’de verdiği yazı atölyeleri için “Sadece atölye yapmıyoruz, bir topluluğa da dahil oluyoruz. Birbirimizi desteklemeye devam ediyoruz” diyen Serda Kranda Kapucuoğlu, bu oluşumları, eskiden yazarların evlerinde toplanılıp yapılan edebiyat tartışmalarına benzetiyor.

Editör ve yazar Serda Kranda Kapucuoğlu, İstanbul Üniversitesi Bankacılık Bölümünü bitirip hayat yolculuğunu 21 yaşında bankacılıktan yazarlığa çevirmiş. Muhabirlikle başladığı yazarlık eğitimine editörlük, senaryo yazarlığı, çocuk kitabı yazarlığı, koçluk eğitimlerini ekleyerek kurumsal web sitesi, halkla ilişkiler, dergi, gazete yazarlığı, editörlük yapmış. Şu aralar ikinci romanına hazırlanan Kapucuoğlu, edindiği deneyimi, Serda Kranda Akademi’de verdiği online atölyelerde paylaşıyor. Yaratıcı yazarlık, öykü, roman, kurgu dışı ve editörlük atölyeleri yapan Kapucuoğlu, her yazarın kendi sesinden oluşan özgün metinler çıkardığını anlatırken başlangıçtaki kriteri için, “Editör olarak en çok otantiklik, yazarın anlatmak adanmışlığı ve roman yazmak için kendine tanıdığı haklarla ilgileniyorum” diyor. 

“GERÇEKÇİLİĞİ, HAYALCİLİK KADAR ÇOK SEVERİM”

Bankacılık yaparken hayatınıza editör olarak devam etmeye nasıl karar verdiniz?

Okumak ve yazmakla derin ilişki kurmuş bir genç olarak kendimi banka şubesinde bulmak şaşırtıcıydı. 18 yaşıma bir buçuk ay vardı. Eğitim sistemimiz ve ailem beni bankaya uğurlamıştı ancak kalbim, ruhum okumak, yazmak istiyordu. Yoğun ve stresli günlerin beni okumaktan, yazmaktan uzaklaştırdığını fark etmiştim, bu tutkularımın sadece hobi olabileceği riski oluşmaya başlamıştı. Sizi bekleyen güzel günlere inandığınızda büyük kararlar daha kolay veriliyor. Gençlik çok tatlı şey, sizi öyle olacağına inandırıyor, 21 yaşımdaydım.

Yazarlık eğitimine dramatik yazarlıktan değil de gazeteciliğin temeli olan muhabirlikten başlamışsınız. Buna sizi ne yöneltti?

Benim aklım her zaman sistematiğe yatkın olmuştur. Gerçekçiliği, hayalcilik kadar çok severim. 21 yaş, kitaplar yazarak hayatımı sürdürmek için çok erkendi ancak yazarak hayatımı kazanabilirdim. 2001 yılından bahsediyoruz. Şimdiki gibi kurslar, fırsatlar yoktu. Hepimizin gazete okuduğu dönemlerin şansı olarak gazetedeki kutu ilanlarda bir haber ajansının açtığı muhabirlik kursunu gördüm. Profesyonel yazarlık becerilerini kazanmak ve mecra bulabilmek için ideal bir yol olabileceğini düşündüm. Gazeteciliğin ne demek olduğunu, başlamak için en önemli basamağın muhabirlik olduğunu çok değerli yazarlardan okumuştum. Başarılı bir kursiyer oldum. Kursun sonunda ajans bana içerikler yazdırmaya başladı, röportajlara yolladı. Yazdıklarım gazetelerde, dergilerde ajans adıyla yayımlanıyordu.

Katılımcı olarak yazı atölyelerinden nasıl yararlandınız?

Bankadan ayrılınca kendimi bir peri masalında bulmadım. Acemiliğim yıllar sürdü, para kazanmak zaten zordu ama yazarak kazanmak epey zordu. Elimde sadece yeteneğim, çalışkanlığım ve azmim vardı. Yıllar geçti, metin yazarlığı, editörlük ve muhabirlikten küçük paralar kazanıyordum. Neyi ne kadar yapabildiğimi ölçmek, onaylanmak istiyordum. Muhabirlik dışındaki diğer kurslara, bir mentorla, ustayla karşılaşmak için katıldım. Hem sektörden insanlar tanıdım hem de yeteneklerimi disiplinlere uyarlamayı başardım. Kursların her birinde işimi doğru yaptığımı teyit fırsatı buldum.

Sonra siz de yazı atölyeleri düzenlemeye başladınız. Atölyenizi nasıl kurdunuz?

Editörlük kariyerim boyunca hep “bir yerde takılan” yazarlarla çalıştım. Fikrini yoğuramamışlarla, anlatmak istediklerini çerçeveleyemeyenlerle, başlayıp gerisini getiremeyenlerle ve sonuçtan pek tatmin olmayanlarla. Yıllar boyu yazar ve yazı sorunları konusunda çalışınca dikey bir uzmanlık edindim. İlerleyemeyen yazarların otantik yazım süreçlerini örselemeden onlara kitap nasıl yazılır, metinler nasıl ilerletilir ya da kitap nasıl tasarlanır, kurgulanır anlata anlata sistematik geliştirdim. Editörlüğümü koçluk disiplini ve farklı terapötik eğitimlerle genişleterek yazarla çalışmanın inceliklerini içselleştirdim. Yıllarca danışman, mentor olarak hizmet verdim, editörlüğün yanı sıra.

Nasıl bir program uyguluyorsunuz?

Atölyelerin hepsinin belli kişi sayısına göre ayarlanmış süreleri oluyor. Süre/kişi oranında herkesin kendiyle ilgili paylaşımını yapabileceği alan da oluşuyor. Disiplinleri tanımayı önemsiyorum. Terminolojiyi, teknikleri, kurmacanın ya da metnin öğelerini bilmeyi önemsiyorum. Yaratıcı yazarlık, öykü, roman ve kurgu dışı yazarlık anlatıyorum. Kendi buluşum olan oyunlarım var, kişiler hem teknikleri öğreniyor hem de yazarlıklarını geliştirmek için güvenli bir alan buluyor. Tüm atölyelerde hem bilgi aktarımı oluyor hem de öykücüler öyküler yazarken romancılar romanlarını tasarlıyor. Editörlük atölyesi ise bambaşka elbette. Orayı tıpkı bir okulmuş gibi ilerletiyorum.

Katılımcıların şablon öyküler yazdığını söyleyen bir grup da var.

Editör olduğum için benim ne gibi metinleri sevdiğimin önemi yoktur; yazarın yapmak istediği şeyi yapıp yapamaması vardır. Bu nedenle hiçbir atölyemde şablon metinler çıkmaz. Herkes kendi sesinden, kendi kafasının çalışma biçiminden oluşan özgün metinler çıkarır. Her işin iyisi ve kötüsü vardır. Neye göredir, kime göredir? Atölye yürütücüsünün varlığı ve alan tutma biçimi önemli olsa gerek. Bugünün yazı atölyeleri, eskinin edebiyat mahfillerine benziyor. O vakitler Hersekli Arif Hikmet Efendi’nin evinde toplanılır nesirler, nazımlar konuşulur, tartışılırdı, Namık Kemaller, Ahmet Hamdiler katılırdı. Bugün ise bunu yazı atölyelerinde yapıyoruz.

Dergilerde yazan, kitapları yayımlanan, edebiyatı yaşam biçimi edinenler var mı?

Kesinlikle. Kurgu dışını tamamlayıp kitaplar yazan katılımcılar da var, öykü atölyesinden çıkıp ödüller alan da. Editörlük atölyemi bitirenlerin yarıdan fazlası şu an editörlük yapıyor. Çünkü sadece atölye yapmıyoruz, bir topluluğa da dahil oluyoruz. Birbirimizi desteklemeye devam ediyoruz. Haftalar boyu birlikte olunca ahbap da oluyoruz. Bakmayın, buralar sadece yazı yazdığımız yerler değil, aynı zamanda çok derin paylaşımlar yapıyoruz, birlikte hem çok eğleniyor hem de beraber gözyaşı döküyoruz.

 

“Atölye katılımcısı edilgen biri değildir”

Yazar Kadire Bozkurt, Bursa Nilüfer Kütüphane öykü atölyesi ile yazar ve eleştirmen Semih Gümüş’ün yürüttüğü Notos Atölye’nin katılımcılarından. Getirilen eleştirilere, “Futbol kulüplerinin altyapılarına itiraz edeni görmedim. Spor okullarına giden her çocuk futbolcu mu oluyor? En azından topa vurmayı öğrenmiştir” benzetmesiyle yanıt veren Bozkurt, “Atölye katılımcısı edilgen biri değildir” diyor.

Yazı atölyeleri, tartışılan bir konu. Ne düşünüyorsunuz?

Elbette her şey tartışılabilir. Beğenenler ve beğenmeyenler olabilir ama atölyelere pek fazla yükleniliyor. Örneğin futbol kulüplerinin altyapılarına itiraz eden hiç kimseyi görmedim. Çocuklar, gençler o kurslara ya da spor okullarına gidiyor, orada idman, çapraz koşu yapıyor, top sektiriyor, maç yapıyor falan, bunu biliyoruz, değil mi? Hepsinin futbolcu olmayacağını da biliyoruz diye umuyorum. Yetenek, azim, istekle devam edenler olacaktır elbette. Geri kalanları da idmanı, bedeni çalıştırmayı, disiplini, bir sporcu gibi yaşamayı öğrenecek. İnsafsızca, hiçbir şey öğrenmedi, diyebileceğiniz birileri de çıkabilir aralarından illaki ama haksızlık etmeyelim, onlar da en azından topa vurmayı öğrenmiştir. Atölyelerden tam olarak ne bekliyoruz? Hepimizi yazar mı yapsın? Bu elbette mümkün değil. Atölye karşıtlarının böyle bir beklentileri var da bu yüzden mi kızgınlar, bilmiyorum.

“Atölye öyküleri” diye küçümseyenler var…

Atölye yürütücüleri ödev veriyor, katılımcılar da öykü yazıyor. Bu, tabii ki aynı konuda yazılmış bir sürü öykü görmemize yol açıyor. Semih Gümüş öğretmenim, Notos’taki ilk derste, “Aklınıza ilk gelen şeyi yazmayın” demişti, “hatta ikincisini ve üçüncüsünü de.” Çevre, ortak geçmişimiz, öğretiler, toplumsal kabuller yüzünden hepimizin aklına aynı şeyler geliyor. Onları elemezsek buram buram atölye kokan öyküler yazabiliriz. Bir de atölye yürütücüsünün her dediğini tanrı kelamı gibi kabul etmek faciayla sonuçlanır. Atölye katılımcısı edilgen, oyun hamuru gibi yoğrulmayı bekleyen biri değildir. Bates, “Bir yazarın yöntemi kendisidir,” der. Kısacık bir cümleyle anlatıyor işte. Yani burada mesele atölye değil, katılımcılar.

 

“Üslubunuzu bulamazsanız kıymeti olmaz”

İngilizce öğretmeni ve yazar Melike Pehlivan İşler, Sanal Yazı Evi’nin katılımcısıyken Konuşan Kelimeler diyalog yazma atölyesi ve Bir Film Bir Öykü seminerinin hocasına dönüştüğünden hem atölye öğrencisi hem hocası kimliğiyle konuşuyor. Sanal Yazı Evi’ndeki alıştırma paketlerinin, canlı yazı saatlerinin yoğun çalışmaları sonucunda ilk öykü kitabı Leke’yi çıkaran İşler, yazı atölyelerinin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin, “Bıçak karpuz da keser, adam da öldürür” yorumunu yapıyor. Atölyelerin öncesinde ve sırasında büyük emek olduğunu söyleyen, çalışmaların etkisini, “Danışan arkadaşların yazar sesinde oluşan değişiklikleri, ilk nüshanın vardığı yerleri heyecan ve hayranlıkla takip ediyorum” diyen İşler, hocalarının hakkını şu sözlerle teslim ediyor: “Şahane yazarlar var bu atölyelerde yürütücülük yapan. Hepsinin tek istediği var; çocuklarımıza iyi edebiyat bırakabilmek.”

“İZ BIRAKMAYA ÖZEN GÖSTERENLER”

Yazı atölyeleri, yazma uğraşınızın neresinde duruyor? Hangi atölyelere katıldınız, ne zaman başladınız?

2018’de ücretsiz izinde bebeğime bakıyordum; neyi nereye koyacağınızı pek bilemediğiniz bir dönemdir o. Bu yüzden de tam olarak başlayamama hali vardı. Sanal Yazı Evi’ne kaydoldum. İçeride kendi zamanında çalışabileceğin, yönlendirici ve ışık tutucu birçok dosya vardır. Yazı grubu, pandeminin de etkisiyle online buluşup yazmaya başladı. Çarşamba akşamları Behiye Malkoç Hoca’mın yazı saatinin reklamına denk geldim, sonraki çarşamba oradaydım, katılmadığım çarşamba akşamı olmadı diyebilirim. Sonra aynı çatı altında Nil Devletoğlu’nun öykü atölyesine katıldım. Jale Sancak’ın öykü atölyesinde de çalıştım. Bir toplantıda Hocam Yeşim Cimcoz bana sesimi bulduğumu söyledi. Öykü dosyamı çalışmaya yine Nil Hoca’mla devam ettim. Leke kitabım öyle başladı.

Sanal Yazı Evi’nde bir süre sonra eğitmenler arasına katıldınız. Bu süreç nasıl ilerledi?

Yeşim Cimcoz Hoca’mın teklifiyle başladı. Önce bana bir yazı saati yapmamı teklif etti, dört sene cuma akşamları yol arkadaşlarımla yazdım. Hem öğrendiklerimi anlattım hem de onların kaleminden çok şey öğrendim. Öğretmenlik mesleği, bu gelişimde etkili. Yine Yeşim Hoca’m atölyemi hazırlamamı istedi, Konuşan Kelimeler Diyalog Yazma Atölyesi doğdu. Sinema aşkım, Bir Film Bir Öykü semineri fikrini getirdi aklıma.

Atölyeler yazarları nasıl etkiliyor, eleştirileri nasıl yanıtlarsınız?

Öğrencilerime ve velilerime internetin kötü kullanımıyla ilgili verdiğim bir benzetme örneği var: Bıçak karpuz da keser, adam da öldürür. Elinizdekini nasıl kullandığınız sizin elinizde. Bir bilene danışıp kendimizi özel bir alanda geliştirmek için aldığımız eğitimleri bu söylediğim amaçlar doğrultusunda kullanmanız gerekiyor. Örnek öykülerden ve izleklerden ötesine geçemezseniz, üslubunuzu bulamazsanız kıymeti olmaz.