Kitaplar kadar bilgili nesneler: Kitaplıklar

İlgili Yazılar

Abbasağa Film Festivali altıncı kez perdede

Öğrenci filmleri AKM Yeşilçam ve Kadıköy Sineması’nda izleyiciyle buluşacak Mimar...

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Snead, Ikea, Kindle bir tarafta; devasa halk kütüphaneleri, mütevazı ev kitaplıkları ve dijital kitaplık diğer yanda. Antropoloji ve tarih formasyonunu, bilim tarihi ve felsefesiyle muhkemleştirmiş Lydia Pyne, kitaplığın neliğinin peşine düşüyor. Dijital devrimi abartıp kokusuyla yapraklarıyla canımız ciğerimiz olan kitabın ölümünü ilan edenleri alaya alıyor ve kültürel nesnenin tek tipliğinin doğal olmayacağını, çeşitliliğin galebe çalacağını hatırlatıyor.

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

Cicero, Hüseyin Hatemi, Newyork Halk Kütüphanesi ve benim ortak noktamız var desem inanır mıydınız?  Lütfen inanın ve nedir diye sorun. Kitaplarını sığdırma sorunundan dertliyiz her birimiz. Kitaplık teknolojisinin binlerce yıllık gelişimi bile çare olmamış bize ve “Yar kitabıma bir yer” diye ünler olmuşuz.

Harika bir “kültür nesneleri dizisi” için kitaplıktan daha iyisi zor bulunurdu. İki kapak arasına sığan nice şaheserin, tam pansiyon konaklayacağı raftan barınaklara ihtiyacı var. Ahşap, sunta ya da çelik olması hikayeyi zenginleştiriyor. Zincirle sabitlenmiş kitaplar gerilimi çoğaltıyor, kilometrelerce uzanan çelik raflar Çin Seddi’yle yarışıyor, Ikealardan Kindlelara küresel endüstri, kitabın biçimini, saklanma ve korunma koşullarını dönüştürüyor.

Antropoloji ve tarih formasyonunu, bilim tarihi ve felsefesiyle muhkemleştirmiş Lydia Pyne, kitaplığın neliğinin peşine düşüyor. Orta Çağdan başladığı iz sürücülüğü, gelecek projeksiyonuyla sonlandırıyor. Kitabın yaşadığından zerrece şüphesi olmayanları, kitaplıkların da yaşadığına ikna ediyor.

Evvela zincirlerin sarktığı kitaplıklarıyla ünlü Hereford Katedrali’ne davet ediyor okuru. Özgürlük metaforuna çok yakışan kitapların korunma niyetiyle tutsak edilmesi ikileme sürüklüyor bizleri. Aşınmasından, yırtılmasından hatta yok olmasındansa bırakınız iyice bir zincirlesinler derken yakalıyorum kendimi. Altı ay ila birkaç sene arasında değişen ödünç alıp getirmeme verileri üşüşüyor aklıma. Herkesi şüpheli ilan eden zincir tedbiriyle, herkesi masum kılan ödünç verme sistemi ortada nasıl buluşur bilemiyorum. Mermer çubuklar, sabitlenen raflar ve metrelerce zincir yetmemiş olacak ki manevi tedbirler de alınmış ve kitapları alıp getirmeyenler için kırk okka beddualar aşk edilmiş: “Kim ki bu kitabı alıp götürürse canı çıksın, ateşlerde yansın, hasta düşsün ve hummalara gark olsun, çarka gerilsin ve asılsın. Amin.” Hadi getirmeyin bakalım!

Yüzyıllar boyunca çalınmaya engel olan ve nice koleksiyonun yaralı da olsa bugünlere gelmesini sağlayan sistem, yazarın kurnaz hamlesiyle, dijital prangalarla kıyaslanıyor. Dijital kitaplığa zincirli dijital kitaplara değinip son vuruşu sessiz sedasız Kindle’dan kaldırılan Hayvan Çiftliği ve 1984 ile yapıyor. Orwell kitaplarına Orwellyan bir sansür!

Kitaplığa konan şeyler bölümü, saklanmış gereklilik kipiyle kitaplığın normla macerasına mercek tutuyor. Bir beyefendinin, leydinin, mihracenin, kağanın, savaşçının, sanatçının, tüccarın, din bilgininin ve çocuğun… Kitaplığında neler olmalıdır? Bir dönemin şampiyonunun sonraki dönemde kızağa çekildiği tuhaf medeniyetlerimiz için epey netameli bir uğraş. Neler olmalıdır, nasıl olmalıdır ile kol kola giriyor ve sınıflandırmanın tarihinde hızlıca yol alıyoruz. İbn Sina’nın Buhara’daki kütüphanesi, Dewey’nin onlu sistemi, Benjamin Franklin tarafından basılan kitaplar ya da meşhur blogger Nate Silver’ın renklerine göre istiflediği kitapların aynı cümlede yan yana gelmeleri bile şaşırtıcı. İlham verici bölüm, içinizdeki haylazı uyandırıp ayarı bozuk sınıflandırmalar için çağrıda bulunuyor.

Hareket eden kitaplıklar içindeki herkesin ölümüyle sonuçlanan Terror ve Erebus gemilerinin lanetvari akıbetiyle açılıyor. Kuzeybatı geçidini (Pasifik-Atlantik arası) saptamak ve birkaç kışı geçirmek üzere, iki bin civarı kitabı yüklenen, 18 ve 19. yüzyılların bilimsel seferlerinin alametifarikası  gemiler, kallavi eserler yanında, mürettebatı oyalayacak hatta onlarcasına okuma yazma öğretecek harcıalem kitaplar ve eğitim cüzleriyle tepeleme doldurulup çıkmış yola. Gemiyle gezen kitapları, raylı sistemde kaydırılan modern kütüphane raflarıyla Kongre kütüphanesi ve nice köye varıp yüzbinlerce kişiye ulaşan “Etiyopya Okuyor”un eşekli kütüphanecileri takip ediyor. Dijital kitapların zincirleriyle eşekli kütüphanelerin serbestliği, teknoloji ve ilkellik arasında ezber bozan bir tezat oluşturuyor.

Yasayı, imkanı, endüstriyi yansıtan kitaplıklar güçlü sembolik anlamlarıyla göz kamaştırıcı kültür sahneleridir. William Gibson’un “Neuromancer” romanında Neo-Aztek kitap dolaplarından  söz edildiğinde bilimkurgu dünyasının sibernetik göstergeleri, nostalji özlemiyle ilişkiye giriyor. Bir kitaplık asla yalnızca bir eşya, yüküyle yetinen, geçmişe ya da geleceğe kendisini kapatmış ölü bir nesne değildir. Eco’nun Orta Çağ polisiyesi Gülün Adı’ndaki gizli kitaplıklar, mahzenler, kitabın tekinsizliğini ve normun mayalandığı kuytuları mum ışığında gezdiriyor. Fahrenheit 451’de itfaiyeci Guy Montag, yakıp yıktığı kitaplıklar arasından kendi kitaplığını kuruyor. Ayn Rand’ın Ego romanında ise fi tarihine uzanıp insanlığın bilgisini toplamaya çalışan karakter, mahkum edilip toplumdan kaçıyor. Yazar Lydia Pyne, kurgu dünyasından devşirdiği mükemmel örneklerle yasa ve güç ilişkilerini kitaplıklara istifliyor. Ne yani kitaplıklar da mı politikmiş, hadi bunu da heterodoks Markistler açıklasın!

Snead, Ikea, Kindle bir tarafta; devasa halk kütüphaneleri, mütevazı ev kitaplıkları ve dijital kitaplık diğer yanda. Her rafı doğru kitaplığa yerleştiren yazar, bir de karşılarına geçip örüntünün sonraki adımını kestirmeye çalışıyor. Dijital devrimi abartıp, kokusuyla yapraklarıyla canımız ciğerimiz olan kitabın ölümünü ilan edenleri alaya alıyor ve kültürel nesnenin tek tipliğinin doğal olmayacağını, çeşitliliğin galebe çalacağını hatırlatıyor.

William Gibson’ın bilgece deyişiyle “çoktan gelmiş fakat eşit dağıtılmamış gelecek” kitabın kendisi ve saklayıcısı için nedamet getirecek mi? Normlara sığmayan, zincirleri pek sevmeyen kitap, ideal dizilişi bulup görkemli bir oyunla dünyayı gerçekten fethedecek mi?