Ekrandaki şiddet: temsil mi, yeniden üretim mi?

İlgili Yazılar

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

Prof. Aydın Ayan: Kendi kozamı sabırla ve çalışarak örebildim

Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Prof. Aydın Ayan,...

Resim İnceleme: “Napolyon’un Taç Giyme Töreni”

Jacques-Louis David (1748–1825), Fransız neoklasik resminin en önemli temsilcisi...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

“Ekranda beliren şiddet, çoğu zaman bir sahneden ibaret değildir; tekrarlandıkça alışılan bir duruma dönüşür. Ulusal kanallarda yayımlanan diziler, şiddeti kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı bir biçimde gündelik hayata taşır.”

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Bölümü Öğretim Üyesi Esra Berk Eren, ekrandaki şiddeti yazdı. Eren, ulusal ve dijital platformlardaki şiddeti, sunuluş biçiminin toplumsal etkilerini ve nihayetinde çözüm önerilerini kaleme aldı.



Ekranda izlediğimiz diziler, toplumsal hayatın tamamını kapsayan bir temsil sunmaz; daha çok belirli kesitleri görünür kılar. Bu temsil çoğu zaman gerçeği doğrudan yansıtıyormuş gibi algılansa da ekranda gördüğümüz şey hayatın bire bir karşılığı değildir. Diziler ne hayatı olduğu gibi kopyalar ne de bütünüyle gerçeklikten kopuk bir evrende var olur. Anlatılan her hikâye, kaçınılmaz biçimde toplumsal gerçeklikle bir temas noktası kurar.

Bu temasın en tartışmalı alanlarından biri, şiddet meselesidir. “Toplumda şiddet varsa ekranda da yer almalıdır” görüşü sıkça dile getirilir. Şiddet elbette toplumsal bir olgudur ve anlatı konusu olabilir. Ancak asıl mesele şiddetin varlığı değil; hangi amaçla, hangi bağlamda ve nasıl temsil edildiğidir. Anlatı, şiddeti yeniden üretip meşrulaştıran bir noktaya mı yerleşmektedir yoksa onu sorgulayan bir alan mı açmaktadır?

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

 

İZLEYİCİYİ ŞİDDETE ALIŞTIRMAK

“İzlenme oranları kaygısıyla hikâyeye eklenen şiddet, anlatıyı derinleştirmez; izleyiciyi şiddete alıştırır.”

İzleyicinin bazı sahneler karşısında duyduğu rahatsızlık, çoğu zaman şiddetin hikâyenin doğal bir parçası olmasından değil; dramatik bütünlükten kopuk, izlenme oranı kaygısıyla eklenmiş fazlalıklardan kaynaklanır. Bu tür sahneler anlatıya katkı sunmadığı gibi şiddeti sıradanlaştırır ve duyarsızlaştırıcı bir etki yaratır. Şiddetin böylesi bir kullanımının, onu neredeyse teşhir nesnesine dönüştürdüğü söylenebilir.

Türkiye’de her gün en az bir kadının yaşamını yitirdiği gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Bu gerçeklik elbette anlatılmalıdır ancak yalnızca göstermek, onu kavramayı sağlamaz. Bugün ekranda sıkça karşılaştığımız temsil biçimleri, şiddetin nedenlerini ve sonuçlarını görünür kılmaktan çok, onu tekrar eden bir döngü içinde yeniden üretmektedir.

Kadına yönelik şiddet, çoğu zaman doğrudan sergilenmez; ima yoluyla aktarılır, sözle tarif edilir ya da erkek egemen bir düzenin içinde olağanlaştırılarak sunulur.

KADINA YÖNELİK ŞİDDET  İMA YOLUYLA AKTARILIR

“Kadına yönelik şiddet, ima ve olağanlaştırma yoluyla sunulduğunda değil, çözüm ve sorumluluk çerçevesinde ele alındığında anlamlı bir temsil kazanır.”

Kadına yönelik şiddet, çoğu zaman doğrudan sergilenmez; ima yoluyla aktarılır, sözle tarif edilir ya da erkek egemen bir düzenin içinde olağanlaştırılarak sunulur. Bu temsil biçimi, izleyici açısından derin bir rahatsızlık yaratır. Tam da bu nedenle, şiddetin ekranda ciddiyetle ele alınması gerekir. Ancak bu yaklaşım, şiddeti estetik bir gösteriye dönüştüren ya da yeniden üreten bir yerden değil; çözüm yollarını, hukuki süreçleri ve toplumsal yaptırımları görünür kılan bir bakış açısından kurulmalıdır. İzleyiciye, şiddet uygulayan karakterin cezasız kalmadığını, hukuki mekanizmaların devreye girdiğini ve toplumun bu davranışı onaylamadığını göstermek gerekir. Gerçek hayatta şiddetin yaptırımları vardır; ekranda da bu sonuçların görünür olması, anlatının etik sorumluluğunun bir parçasıdır.

“Şiddetle özdeşleştirilen çatışma anlayışı, hikâyenin başka dramatik ihtimallerini görünmez kılar.”

Sorunun bir diğer boyutu, çatışma kavramının dar bir çerçevede ele alınmasıdır. Hikâyeler çatışma üzerine kurulur ancak çatışma yalnızca fiziksel şiddet ve yıkıcı eylemler anlamına gelmez. Günümüzde pek çok senaryoda çatışma, neredeyse tamamen fiziksel şiddetle özdeşleştirilmiştir. Oysa psikolojik, toplumsal, sınıfsal, etik ya da duygusal çatışmalar da güçlü dramatik alanlar yaratabilir.

Ulusal kanalların yayınları, herkese açık bir alanda gerçekleşir. İzleyici çoğu zaman neyle karşılaşacağını önceden bilmeden, istemeden içeriğin etkisiyle yüz yüze gelir. Aynı anda çocuklar, gençler, yaşlılar ve içerikten kolayca etkilenebilecek izleyiciler ekran başında olabilir. Bu durum, ulusal yayınları dijital platformlardan ayıran en temel farklardan biridir.

Televizyon kanalları ve yapım şirketleri ticari yapılardır; izleyici ilgisine ihtiyaç duyarlar. İzlenme oranları yükseldikçe reklam gelirleri artar ve yapımların sürekliliği sağlanır. Ancak bu ekonomik gerçeklik, yayıncıların kamusal sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. TRT kamu yayıncılığı yapar; özel kanallar ise kamusal alanda yayın yaptıkları için benzer bir etik yükümlülük taşır.

Şiddetin izleyiciyi çektiği varsayımı, yayıncılık alanında yaygın biçimde kabul görür; bu yaklaşım, izleyicinin de şiddeti talep ettiği inancını besler. Başlangıçta şiddetten uzak duran bir yapımın, ilerleyen bölümlerde bu unsurları artırarak izlenme oranını yükseltmesi mümkündür. Ancak izlenme tablolarının işaret ettiği bu artışın, gerçekten başarının ölçütü olup olmadığı sorusu çoğu zaman göz ardı edilir.

Dijital platformlar, ulusal kanallardan farklı bir deneyim sunar. İzleyici içeriği bilinçli olarak seçer, uyarılar sayesinde neyle karşılaşacağını önceden bilir ve istemediği içeriğe maruz kalmaz.

ULUSAL KANALLARDA SEÇİLEBİLİR OLMAKTAN ÇIKIYOR

“Dijital platformlarda seçilebilir olan şiddet, ulusal kanallarda yayınlanan içeriklerde kaçınılmaz bir karşılaşmaya dönüşür.”

Şiddet, bir gerçeklik ve anlatı unsuru olarak ele alınabilir. Ancak bunu yaparken buyurgan bir söyleme başvurmadan, seyirlik bir nesneye dönüştürmeden ve pornografik bir gösteriye indirgemeden anlatmak mümkündür. Şiddeti anlatmanın pek çok yolu vardır. Yakın planlar, detaylı sahneler ve tekrarlarla kurulan anlatılar, herkese açık bir ekranda şiddetin yeniden üretilmesi anlamına gelir. Üstelik şiddet yalnızca fiziksel görüntülerle değil, dil aracılığıyla da üretilebilir. Ekranın karşısında çocukların, gençlerin ve hassas izleyicilerin olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bu nedenle etik bir çerçeve ve ölçü duygusu kaçınılmazdır. Dijital platformlar bu noktada farklı bir deneyim sunar. İzleyici içeriği bilinçli olarak seçer, uyarılar sayesinde neyle karşılaşacağını önceden bilir ve istemediği içeriğe maruz kalmaz.

Sonuç olarak ulusal kanallarda yayımlanan ve genel izleyici kitlesine açık içeriklerle, dijital platformlarda bilinçli tercihlerle izlenen yapımlar aynı düzlemde değerlendirilmemelidir. Şiddet, yaşamın inkâr edilemez bir parçasıdır ve anlatının konusu olabilir ancak asıl mesele onun varlığı değil, nasıl temsil edildiği, hangi bağlamda sunulduğu ve izleyiciye neyi olağan, neyi kaçınılmaz olarak kabul ettirdiğidir. Sürekli karşımıza çıkan şiddet sahneleri, zamanla sorgulanmayan bir olağanlığa dönüşür oysa bu sahnelerin ardında kalan insani ve toplumsal yıkım çoğunlukla göz ardı edilir. Böyle bir temsil düzeninde seyirci, salt izlenme oranlarının ve rakamlarının nesnesi haline getirilmemelidir. İzleyici, duygularının sömürülmesini, şiddetin sıradanlaştırılması yoluyla istismar edilmeyi hak etmez. Anlatının sorumluluğu tam da burada başlar: Amaç, şiddeti yalnızca dikkat çekici bir araç olarak kullanmak değil, onun toplumsal etkilerini gözeten, etik ve bilinçli bir anlatı kurmaktır. Zira temsil biçimleri, toplumun şiddetle kurduğu ilişkiyi doğrudan biçimlendirme gücüne sahiptir.