Behiç Ak: “Şişeye bir mesaj koyuyoruz, evrene atıyoruz”

İlgili Yazılar

Perde Açılıyor, Kültür Yolu Mardin’e Uzanıyor: 17-24 Ekim’de Türkiye’nin Sanat Takvimi

Ekim'in üçüncü haftası, Türkiye'nin kültür-sanat takvimi için bir kavşak:...

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Yazar, karikatürist ve mimar Behiç Ak, oyun yazarlığına, “Tiyatro zamansız olduğu için metnin de zamansız olması lazım” yaklaşımıyla bakıyor. Sanatın hiçbir gerçeği kabul etmek zorunda olmadığını, iktidar aracı olarak kullanılamayacağını belirtirken “Tiyatro metninin bunlarla ilgisi yok; geçmiş ve gelecekle diyalog kurmaya çalışan bir iz” diyor.

 

SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

 

Çocuk kitapları, tiyatro oyunları, karikatürleri ve romanlarıyla çok sevilen yazar, karikatürist ve mimar Behiç Ak, 1984’te Genco Erkal’ın Dostlar Tiyatrosu tarafından sahnelenen ilk metni Bina’dan bu yana pek çok oyun yazdı. Ayrılık, Tek Kişilik Şehir, Fay Hattı, Newton Bilgisayardan Ne Anlar, Küçülecek Yer Kalmadı gibi oyunları pek çok topluluk tarafından oynandı. En fazla sahnelenen ve “Parodileştirildi” diye yakındığı oyunu Ayrılık, Prof. Dr. Semih Çelenk rejisiyle yeniden hazırlanıyor. Ak, oyunlarını hiçbir yere önermeden kitap olarak bastırmayı tercih ediyor; “Oyun, bir edebi metin” diyor. O, kalıplara sığmıyor. Oyun yazarken nasıl canlandırılacağını düşünmediğini söylerken “O zaman tasarıma girer. Sanatı öldüren en önemli şey tasarım. Biz oyun tasarlamıyoruz, oyun yazıyoruz” diyor. Sanatın hiçbir gerçeği kabul etmek zorunda olmadığını, iktidar aracı olamayacağını, uyumsuz bir insanın yapmak istediği yaratıcılık eseri olduğunu söylerken tiyatro sanatının en önem verdiği yanına getiriyor sözü: “Tiyatro metnini ortaya çıkaran temel etken zamansızlık arayışı.” Shakespeare’den örnekle oyunların her çağa uygun olabilmesinin sırrı, “değişen bir hayatın içinde değişmeyen özellikleri yakalayabilmek.” Ak, şöyle diyor: “Tiyatro gibi zamansız, ontolojik bir metni; ödül almak, başarı göstermek, ‘Fazla seyirci geldi’ demek için yazıyor olabilir. Ama tiyatro metninin bununla bir ilgisi yok; geçmiş ve gelecekle diyalog kurmaya çalışan bir iz. Yani biz, şişenin içine bir mesaj koyuyoruz, bunu evrene atıyoruz.”

 

Yazarımız Duygu Özsüphandağ Yayman, sevilen yazar, karikatürist ve mimar Behiç Ak ile oyun yazarlığı ve tiyatro hakkında söyleşti.

“TİYATRO, SANAT OLMAYA MAHKÛM”

Bir hikâyenin çocuk kitabı ya da tiyatro oyunu olmasını hangi dinamikler belirliyor?

Hem çocuklar hem de yetişkinler için yazdığım hikâyeler ve romanlar oldu. Aradaki sınır çok ince, tespit etmek zor. Çocuklar için yazılan kaliteli tekstler çocuğa çocuk gibi davranmıyorsa; bir entelektüel, bir birey olarak bakmayı başarabiliyorsa geri planında yetişkinlere ilişkin fikirler olabiliyor. Ya da yetişkinler için yazılmış bir romanın arkasında çocuksu, yalın fikirler olabiliyor. Çocukların dünyası daha pozitif. Çocuk, dünyayı sevmek, dünyaya bağlanmak istiyor. İleride negatif duygular içinde olduğu zaman dayanabileceği pozitif bir altyapı olması lazım. Böyle bir geri planı olan çocuk başarılı oluyor, daha olumlu bakıyor, sorunlarla daha kolay baş edebiliyor. Tiyatro oyunu yazmak, bunların içinde en zor olanı belki.

Ne açıdan zor?

Tiyatro en primitif sanat. Çünkü çoğaltılamıyor. Çoğalttığınız zaman tiyatro olmaktan çıkıyor. O anda izlemeniz lazım. İzlediğiniz zaman bitiyor ve öyle de olması lazım. O yüzden endüstrileşemeyen bir alan. Sanatın diğer alanlarını bir şekilde endüstrileştirmeyi başardılar. Resmi, müziği vesaire. Ama tiyatro için bu imkânsız; yalın, primitif yanını hep koruyor. Replikasının yapılamaması tiyatroyu sanat olmaya mahkûm ediyor. Yani tiyatro, sanat olmaya mahkûm olmuş bir sanat dalı.

Biricik, değil mi? Sadece o anda var. Ertesi gün aynı oyunda başka bir enerji izliyorsunuz…

Kesinlikle öyle. O yüzden metnin çok önemi var. Emprivizasyonlarla tiyatro yapılabilir. O sırada aklınıza gelen şeylerle enstalasyonvari tiyatro yapılabilir ama bahsettiğimiz şey, metinli tiyatro. Metnin kalıcı olması lazım. Tiyatro zamansız olduğu için metnin de zamansız olması lazım.

Her çağa uygun olabilmesinin sırrı nedir?

Değişen bir hayatın içinde değişmeyen özellikleri yakalayabilmek. Tiyatronun zamansızlığının zırhını içermeli. Tiyatronun amacı, sahnedeki doğallığı yakalamak. Sahne her şeyi değiştiriyor çünkü zamanı yok ediyor. İlkel toplumdaki dansla, ritüel toplantıyla 21. yüzyılda sahnede yapılan arasında çok az fark vardır. Uzun süre düşündüm tiyatro yazarken. Bana ilk Genco Erkal söyledi. Faize Hücum filminde çalışmıştık, 1982’de, iyi dost olduk. Karikatürlerimi çok severdi. “Karikatürlerden bir oyun yapsana, oynayayım” dedi. Yazmaya çalıştım. Genco merak ediyordu. Altı ay geçti, “Ne oldu ya bizim oyun?” diyor. Dedim, “İstediğim gibi olmuyor.” Yıllar içinde tiyatro metni yazmaya çalıştım. Hepsini çöpe attım. Sonunda bir metnin başka metinlerle birleşerek kalıcı olduğunu fark ettim. Belki haftada üç dört gün çalıştım. Kendi kendini geliştirdi ve ilk oyunum Bina metni çıktı.

1984’te oynanmış ilk.

Daha önceden de uğraşmışlıklarım var o metinle, Genco’dan da önce. Birkaç ödül verdiler, oyun fark edildi. Devlet Tiyatrosunda sahnelendi. Absürt bir oyun olarak kabul edildi. Gerçek hayatta yaşadıklarımdan faydalanarak yapmaya çalıştım. Bize saçma gelmeyen olayların aslında ne kadar saçma olduğunu gösteriyor. O zaman eleştirel anlam taşıyor. Her gün arabayla işe gidiyorsanız, bunu çok normal görüyorsanız, birisi çıkıp bunun, sokakta direksiyon sallayarak korna sesi çıkaran bir deliden farksız olduğunu gösteriyorsa bu, saçmanın ortaya çıkarılmasıdır. Her gün yaşadığınız olayların, bakış açılarının, söylediğiniz kelimelerin, cümlelerin saçmalığını ortaya çıkaran şey, absürt. Bu oyunda başardığımı zannediyorum.

Eserlerinizde zaten ironi, kara mizah ön planda.

Aslında etiketlenmelerden hoşlanmıyorum ama bugünü anlamak için mizaha çok ihtiyacımız var. Mizahın ortaya çıkışının tek nedeni var: Uyumsuzluk. Dünyaya, insanlara, topluma uyum sağlayamamak. Uyum sağlamamanız gerektiğini de düşünmek. İstemediğiniz şeyler oluyordur dünyada. Uyum sağlamış insanların bakış açısına nasıl gelerek başka yöne gideceksiniz? Mesele bu. Bir tür, sanatın şifre kırıcılığı. Karikatürlerde de birazcık onu yapmaya çalıştım. Herkesin uyumlu olduğu bir sistemin şifrelerini kırmak.

Sanat, tarihsel gibi görünen gerçekleri kabul etmek zorunda değil. Hiçbir gerçeği kabul etmek zorunda değil. Dışarıdan bakabilme özgürlüğüne sahip, uyumsuz bir insanın yapmak istediği yaratıcılık eseri, sanat. Kendi tarihini ya da tarihsizliğini oluşturması gerekir. Tiyatroya da böyle bir görev düşüyor. Bina oyununda birçok şey, kendi hayatımdan absürt olaylar. Herkes, bu absürt şeyleri nereden buldun, dedi, nasıl düşünüyorsun? Düşünerek değil, gözleyerek buldum. Tabii ki düşünce var ama daha çok yaşadığım olaylara dayanıyor. Shakespeare oyunlarıyla bugün yapılan kalıcı oyunlar arasında bir diyalog var. O diyaloğu kurabilmek, bugünün şifrelerini kırarak ona ulaşmak, insanın değişmeyen gerçeğini iyi kavramak.

Behiç Ak tarafından yazılan ve resimlenen Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan, “Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı”

O mu birleştiriyor Shakespeare’le günümüzü?

Evet ama bir de olayların değişimi, yenilik gibi sunulan şeylerin yeni olmaması, eski gibi sunulanların eski olmaması… Bütün bunlar üzerine çok düşünmek gerekiyor. O yüzden tiyatro metni yazmak, bir iddia. Belki de başarılamayacak bir iddia. Bazen soruyorlar; nasıl yazalım, nasıl bir teknik olsun? Hiçbir şey söyleyemiyorum. Kendi hayatınız, kendi tekniğiniz diyorum. Öyle bir hayat yaşadınız ki tamamen size ait yanları var, onları ortaya çıkarıp tarihsel ve zamansız yanlarıyla bir metin oluşturabilirsiniz. “Şurası şu kadar saniye olmalı, burası bu kadar bilmem ne olmalı?” gibi laflarla kısıtlarsak hiçbir yere varamayız. Bulmaya çalışırsanız mutlaka bulacaksınız. İnsanlar buna çok eğilimli değil maalesef. Genellikle; “Bir teknik olsun, metin çıksın, bu da tiyatro olsun” gibi bir fikirleri var. Biraz senaryo gibi bakıyorlar. Oysa film ya da dizi senaryosu, endüstriyel faaliyetler. Tiyatro metni, bir edebi metin.

Sahnede nasıl canlandırılacağını düşünerek mi yazıyorsunuz? Kâğıt üstündeki iki boyutlu metin, nasıl üç boyutlu hale gelir?

Metni iki boyutlu görmüyorum. Metin, dört boyutlu bir şey. Zaman, zamansızlık, bir sürü boyutu olan bir şey. Sahnede nasıl gerçekleşir, diye düşünmüyorum. O zaman tasarıma girer. Sanatı öldüren en önemli şey tasarım. Sanatta bir şey yapmaya karar verirsiniz, onu yaparsınız. Sonra olmadığını görüp çöpe atarsınız. Bir fikir kalır aklınızda. O fikirle devam edersiniz. O da bir yerde tıkanır. Başka bir şey mi yapsam, dersiniz. Yani sizi sürekli yanlış yollara sevk eden, şaşırtan, bu şaşırtmayla metin üzerinde derinleşmenizi sağlayan, kişisel tarihinizi oluşturan bir serüven, sanat. Verdiğiniz kararların hükmü birdenbire yok olur. Metin tamamlandığında, ben meğerse bunu düşünmüşüm, diyebileceğim… Maalesef 20. yüzyılın ortasından itibaren sanat, tasarım olarak sunuldu. Bu, büyük güçlerin sanatı kontrol etmesi için tuzaktı. Sanatçıların başına birer bekçi kondu, küratör dendi onlara. Tiyatroda da olmaya başladı. Sanatın, sanatçının denetim altına alınmak istenmesi, başarı kavramıyla yapılıyor. Ödüller, festivalizm bunlardan biri. Sanat, tehlikeli görülüyor.

Dostlar Tiyatrosunun sahnelediği Fay Hattı’nı Genco Erkal, Sumru Yavrucuk ve Erdem Akakçe canlandırdı.

 

İYİ TİYATRO YAZARININ ÇIKMASI İMKANSIZA YAKIN

Edebiyat uyarlamaları çok yapılıyor. Televizyonda ünlenmiş oyuncuların sahnede yer aldığı oyunlar var. Bir de biyografiler ön planda. Gişe kaygısı mı var?

Böyle bir şey var. Almanya’da Trih-bühne Tiyatro Festivali’nde oyunlarım oynandı. Festival yöneticisi Edith Körber, kendini tiyatroya adamış bir kadın. “Ne güzel, oyun hep dolu geçiyor” diyorum. Bir gün dedi ki, “Niye oyun dolu geçiyor diye mutluluktan uçuyorsun? Bizim oyunlarımızın hepsi doludur zaten.” Dedim ki “Ama gençler artık tiyatroya çok gelmiyor, 35 yaşın altındakiler. Neden?” “Çünkü tiyatroda o kadar experimental (deneysel) şeyler yapıldı ki gençlere yaranmaya çalışan tiyatrocular yüzünden gençler kaçtı tiyatrodan” dedi. Bunu bir kenara yazalım. İkincisi, şunu öğrendim orada: Almanya’da tiyatronun yüzde 13, 14’ünün gelirini gişeden kazanıyorlar. Diğerini devlet veriyor. Bizde devletin verdiği o kadar az ki tiyatrocular gişeden kazanmak zorunda kalıyor. Yaygın eğilim neyse ona dönüştürmeye çalışıyorlar. Devletin, tiyatronun yüzde 80’ini vermesi lazım. Özel tiyatrolar o yüzden küçük ölçekli oyunları sahnelemek istiyor.

Behiç Ak, çocuk kitapları, tiyatro oyunları, karikatürleri ve romanlarıyla çok sevilen yazar, karikatürist ve mimar.

Çağdaş yazarların oyunlarına sahnelenme imkânı tanınıyor mu?

Küçük küçük bir sürü tiyatro var, hepsini izlemek lazım, genel bir kanıya varabilmek için. Maalesef bunu başaramıyorum. Ama böyle ortamda iyi oyun yazarının çıkması imkânsıza yakın. Metnin tiyatro yazarına belli ekonomik koşullarda rahatlık getirmesi lazım. Uzun süre uğraştığınız bir metin, kiranın üçte birini çıkarıyorsa nasıl yazsın genç yazar?

Son zamanlarda çalıştığınız oyun var mı?

Var ama birazcık hayal kırıklığı yaşıyorum. Kitap haline getiriyorum oyunlarımı, tiyatrocular yeni oyunun var mı, diyor? Hiç okumadıkları belki yedi oyunum var. İstiyorlar ki onlar için özel olarak bir oyun yazılsın. Oysa oyun, sipariş üzerine yapılan bir şey değil. Oyun bir edebi metin, onunla bir ilişki kurarsanız var olabiliyor.