Prof. Dr. Semih Çelenk,: Hikâye anlatıcıları olmasaydı ne yapardık?”

İlgili Yazılar

Behiç Ak: “Şişeye bir mesaj koyuyoruz, evrene atıyoruz”

Yazar, karikatürist ve mimar Behiç Ak, oyun yazarlığına, “Tiyatro...

Prof. Dr. Semih Çelenk,: Hikâye anlatıcıları olmasaydı ne yapardık?”

Prof. Dr. Semih Çelenk, Türkiye’de oyun yazarlığının ekonomik nedenlerle...

Yeni çağı, oyun yazarları ve senaristler kuruyor

Tiyatronun başlangıç noktasında onlar var; oyun yazarları. Tarihin en...

Kültür Rotası Anadolu’ya Açılıyor: Zafer Coşkusu ve Festival Sezonu

Ağustos ayının son günleri, yazın son enerjisini sonbaharın ilk...

Sonsuzluk Notalarına Veda: Yayoi Kusama 97 Yaşında Hayatını Kaybetti

Çağdaş sanat dünyasının en radikal, en özgün ve ikonik...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Prof. Dr. Semih Çelenk, Türkiye’de oyun yazarlığının ekonomik nedenlerle rasyonel bir iş olmadığını belirtirken mesleğin hayatımızdaki anlamına dikkatimizi çekiyor. Çağdaş dünyanın hikâyesini oyun yazarlarının sürdürdüğünü söylerken, “Hamlet, Godot, Cimri, Eşek Arıları olmasaydı ne yapacaktık?” diye soruyor.

 

SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Tasarımı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Semih Çelenk, teliflerle geçinilemediği için Türkiye’de yazarlığın rasyonel bir iş olmadığını, buna rağmen yeni yeteneklerin yetiştiğini söylüyor. Genç meslektaşlarına, “İçinizdeki yazarı, o işe ihtiyacınız yokken bile büyütün ki yarın sizi taşısın” diyen, kurumların yeni yazarları desteklemesini isteyen Çelenk, mesleğin hayatla bağını açıklıyor: “Oyun yazarları, senaristler; çağdaş dünyanın hikâyesini sürdüren, taşıyan insanlar. Hamlet, Godot, Cimri, Eşek Arıları olmasaydı ne yapacaktık? Hikâye anlatıcıları -görsel çağda yaşadığımız için senaristler ve oyun yazarları öne çıkıyor- bu çağın taşıyıcıları, aynaları. Aslında yeni çağı onlar kuruyor.”

Yazarımız Duygu Özsüphandağ Yayman, Doktora çalışması “1970’ten 1980’e Türk Oyun Yazarlığında Eğilimler” olan Çelenk ile alana dair ders niteliğinde bir söyleşi yaptı.

Mezunu olduğu fakültede akademik kariyerine devam eden, on yıldır Türkiye sahnelerinde yer alan Gelin Tanış Olalım’ın yazarı, şair, yazar ve yönetmen Çelenk, 1980’lerden beri tiyatronun içinde. Şiir, oyun, deneme, inceleme kitapları yayımlandı. Onlarca oyun yazdı, çevirdi. Orhan Asena’dan Behiç Ak’a, Dario Fo’dan Haldun Taner’e, Aziz Nesin’e pek çok yazarın oyunlarını sahneledi; uyarlamalar, düzenlemeler yaptı, ulusal ve uluslararası tiyatro organizasyonlarında yer aldı… 1986-89’da Bitmeyen Ezgiler Bulmalıyız, Yaprak Dökümü (Özen Rodop ile), Kaşıntı (Zerrin Akdenizli ile) ve Karakin Usta adlı oyunları ile Suat Taşer Oyun Yazarlığı Ödülü aldı. Oyunlarından bazıları; Lütfen Ölelim, Zaman Fırfırıyla Yolculuk (çocuk oyunu), Mektep (Özen Rodop ile), Heccav yahut Şair Eşref’in Esrarengiz Macerası, Gelin Tanış Olalım… Doktora çalışması “1970’ten 1980’e Türk Oyun Yazarlığında Eğilimler” olan Çelenk ile alana dair ders niteliğinde bir söyleşi yaptık.

Metni sahneye taşımak için gereken dinamikler ilk nasıl keşfedildi? Antik Yunan’da, Shakespeare’de olup hâlâ yaşayan şey nedir?

Tarihsel olarak oyun yazarlığı, tiyatronun bir form olarak icadı ile başlıyor. Öncesinde tiyatro, bir dinsel form, dinsel referansları olan bir metinken sanatsal forma dönüşüyor. Bu evrimi nasıl başlatabiliriz? Bizde destancılara, dengbejlere denk gelen ozan oyuncular, kutsal olana referans yapan, ibret ve kahramanlık hikâyeleri anlatıyor. Toplumun eğitilmesini, kültürün dolaşımını sağlıyor, toplumu bir arada tutuyor.

Antik Yunan’dan önceye götürüyorsunuz sanırım. Antik Yunan’da başka bir form kazanıyor.

Tabii ki. Antik Yunan’da kazandığı form; önce gezici ozan oyuncular, anlatıcılar; sonra onun koroyla ilişkileri ve diyaloğun keşfi. Koroyla anlatıcının ya da koro başının konuşması. Giderek ikinci oyuncunun gelmesi. Düz bir anlatı formuyken canlandırma formu haline gelmesi. Sahnede bir illüzyon yaratan şimdiki zamanın icadı. Oyun yazarlığının gerçek icadı burası diyebiliriz.

Sözlü gelenek daha ziyade hangi coğrafyaya ve zaman dilimine gidiyor?

Dünyanın tüm coğrafyalarında var. Ama Antik Yunan’da tragedya, komedi icat oluyor. Anlatıcı, canlandırma her kültürde var ama boyut söz konusu. Antik Yunan’da başlayan tiyatro formu, bugünkünün embriyonu, o yüzden hâlâ sahneleniyor. Onları canlı kılan şey, ikinci oyuncunun, diyaloğun devreye girmesi. Tragedyalar, kahraman üzerine kurulu metinler; bir yok oluşu, ibreti anlatıyor ve toplumu rehabilite ediyor. Soylu birinin düşüşü, analizi var: “Sakın böyle yapma.” İcat ettikleri şey; soylu bir kahraman ve bir kötü. İki güçlü imge keşfediyorlar. Ne kadar bilinçli, ne kadar bilinçsiz bilmiyoruz ama çatışmayı icat ediyorlar. Doğadaki en temel gerçek olan diyalektik; her şeyin karşıtıyla birlikte var olduğu ve karşıtların birbirine eşit güçte olması gerektiği fikri. Kahraman yüksekte olmalı. Kurban olmak, sadece kahramanların ayrıcalığı. O uçurumla etkiyi büyütecek. Hikâyeyi ortaya çıkaran ve seyredilebilir kılan şey bu zaten.

Kötülükle mücadelenin yolunu belki sahnede buldular…

Başlangıçta toplumun eğitimi ve ıslahının sanatsal formla yapılması gibi bir icat. Yani pür bir saf sanat formu değil, araçsal bir şey. Sanat, 20. yüzyıla kadar eğitimin, politikanın aracı zaten. “Sanat bir hakikat yaratır, onunla var olur” lafları 20. yüzyıla ait. Araçsal olmakla birlikte çatışmayı icat ettiği için dramatik sanatı da icat etmiş; sinema, tiyatro, televizyon ve diğerlerinin temelini atmış oluyor.

Mezunu olduğu fakültede akademik kariyerine devam eden, şair, yazar ve yönetmen Semih Çelenk, on yıldır Türkiye sahnelerinde yer alan Gelin Tanış Olalım’ın yazarı

Shakespeare’i 16. yüzyıldan beri ölmez kılan temel unsurları nasıl sıralarsınız?

Shakespeare demek, tragedyanın yeniden keşfi demek. Shakespeare, bir Rönesans uzantısı. Atina demokrasisindeki gibi soylular ve soyluların kahramanlıkları var, feodal bir dönemdeyiz. Farkı, belli bir soya ait olması. Destan da var içinde. Tragedyayı iyi kavradığı için müthiş karşıtlıklar yaratabilmiş. Shakespeare’in hiçbir özgün oyunu yoktur. Mitolojik kahramanları da var, hepsi başka oyunlardır.

Çok iyi bir uyarlamacı yani.

Tabii ki. Ama muazzam bir özgün yazardır aynı zamanda. Beş Hamlet daha var ama hiçbirini bilmiyoruz, bilmemize de gerek yok çünkü bu Hamlet’ten kötü hepsi.

 

“İNKILÂP TEMSİLLERİ YAŞAMIYOR”

Murathan Mungan’ın bir söyleşisinde dinlemiştim; “Dünyadaki pek çok şeyi Homeros yazdı. Kalanları da Shakespeare yazdı. Biz onların tekrar yazımlarını yapıyoruz.”

Buna ilişkin çok tez var. Tarihi yeniden yorumlamanın da bir gücü var. Çünkü pek çok şey değişmiyor. Mesela 19 ve 20. yüzyıllarda da harika oyunlar yazanlar vardı, niye 16. yüzyıla gidiliyor? Niye MÖ 500’deki Eşek Arıları yaşıyor? Niye Hamlet, Venedik Taciri yaşıyor da bizim 20. yüzyılda yazılan inkılâp temsilleri yaşamıyor? Türk Kurtuluş Savaşı üzerine yazılan, daha bizden olan bir şey yaşamıyor da Persler daha çok oynanıyor? En aşağı beş yüz oyun yazılmıştır, Cumhuriyet Dönemi sonrasında. Terbiyevi, ıslah edici, öğretici temsiller. Cumhuriyet’in değerleriyle ilgili on oyun yoktur, şu ana kalan.

Hayat mı eksik içinde?

Arasallaştırılmış, seyirciyi alımlayıcı yapan, çok önemsemeyen bir anlatı var orada. Sadece bir şeyi belletmek üzerine. Bu da seyircinin artık 20. yüzyılda tok olduğu bir şey. 

Türkiye’deki ilk oyun metinleri; edebiyat uyarlamaları, çeviriler ve yabancı oyunların uyarlamaları. 1930’lardan itibaren, Muhsin Ertuğrul’un öncülüğünde özgün oyun tartışmaları başlıyor. Ama uyarlamaları savunan edebiyatçılar da var. Sanırım bu, bitmeyen bir tartışma.

Oyun yazarlığımızda birkaç kırılma noktası var. Biri, tiyatro pratiğine bağlı yazarlık. Batı tiyatrosunda yazarlıkla tiyatro iç içe gelişmiştir. Frankofonların öncülüğünde edebi tür olarak Türkiye’ye girmiştir. Tiyatro pratiği yok. Edebiyatçılarla başlamıştır. Şinasi, Namık Kemal, tiyatro pratiğiyle hiç ilgileri olmayan insanlar. İlgili olanlar, ‘50’lerde geldi. Tanzimat’ta, meşrutiyette tiyatro pratiğinin içinden insanların yazdığı metinler var ama eğilim olarak yok. Öncelikle sahneden bağımsız bir tür olarak giriyor. Bazısı, yeni kurulan tiyatro kurumsallığı içinde, Darülbedayi bunlardan biri. 1914 ve öncesinde Osmanlı Dram Kumpanyası, Şark Tiyatrosu gibi girişimler, dernekler, vakıfların öncülüğünde küçük, amatör, heveskeran tiyatro topluklarında oynanıyor. 1914’te Darülbedayi’nin kuruluşuyla tiyatro hayatı profesyonelleşiyor. Ermeni toplukların yönlendirdiği Osmanlı Dram Kumpanyası, Güllü Agop Kumpanyası, Şark Kumpanyası gibi gruplar yeşeriyor. Kendi tekstlerini oluşturuyorlar. “Bizimkiler yazamıyor, ya yabancı piyes oynayalım ya da adaptasyon yapalım” diyen Recaizade Mehmet Şakir, Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa gibi birkaç ismin, adaptasyonlarda marka haline geldiğini görüyoruz. Bu da bir kırılma noktası.

Semih Çelenk tarafından kaleme alınan, “Heccav yahut Şair Eşref’in Esrarengiz Macerası” hiciv ustası Şair Eşref’in istibdat dönemine ve otoriteye karşı verdiği mücadeleyi konu alır.

Peki, ya sonraki yıllarda neler oluyor?

1950’lerde ilginç bir adam çıkıyor, Güngör Dilmen. Yale’de tiyatro tekniği okumuş. Midas’ın Kulakları’nı yazıyor. Tiyatromuzun geleneksel bir kodunu ve Batı tiyatrosunun kodlarını barındırır. Nefis bir çağdaş metindir. Midas’ın Altınları, Midas’ın Kördüğümü diye üçlemeye dönüşmüştür. Oradan itibaren tiyatro pratiğinden gelenleri, bir senteze ulaşıldığını görüyoruz. 1960’larda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Kürsüsü kurulmadan hemen önce Amerika’dan Kenneth McGowan geliyor. Henüz öğrencisi olmamasına rağmen Sevda Şener, Özdemir Nutku gibi asistanlar var. McGowan, üç aylık yazarlık atölyesi yapıyor. Öğrencileri; Necati Cumalı, Aziz Nesin, Cahit Atay… Oyun yazmaya hevesli yirmiyi aşkın çok önemli yazar katılıyor. İkinci kırılma ve dinamizm, 1960’lardaki bu harekettir. Yeni metinler çıkıyor. Bunun pekiştiği bir şey daha var; işçi ekseninde bir siyasal görüşün revaçta olması. Tiyatroyu müthiş beslemesi. Bir kırılma da burası. Grup yazarları çıkmıştır; Vasıf Öngören, Bilgesu Erenus, Haşmet Zeybek, Orhan Asena, Ömer Polat, Oktay Arayıcı, İsmet Küntay…

Çoğu erkek yazarlar.

Bir Bilgesu var. Çok erkek egemen bir dönem zaten. Adalet Ağaoğlu var. Absurdist, varoluşçu bir tarzı var. Onlar artık ‘70’ler… ‘80’lerden itibaren ise okullu yazarlar; Dil-Tarihli Murathan Mungan başta gelir, Özen Yula, Dil-Tarih’te master yapmıştır. Bizde (DEÜ GSF) okuyan Osman Coşkun Irmak, sayılırsak bizler… Günümüzde daha fazla insan var. Ülkü Ayvaz, Civan Canova…

“Yeni yazarların metinleri oynansın mı?” diye hâlâ tartışılıyor mu?

Şehir Tiyatrolarını ve Devlet Tiyatrolarını dışında tutarak tiyatro hayatı çok profesyonel olmadığı için bu mesele, iki türlü ortaya çıkıyor: Bildik metni oynamak ve kendi metnini oluşturmak. İkinci türü, ‘90’larda gördük; küçük topluluklar telif vermemek için “Kendi metnimizi oluşturalım” dedi. On kişiden bir yazar anca çıktı.

 

“TİYATRO EVDİR, DİZİDEN PARA KAZANIP EVİNİ İNŞA EDİYOR”

Televizyon dizilerinde ünlenen yıldızların sahnede olduğu oyunları çok görüyoruz.

Öyle bir eğilim var. Çünkü tiyatro evdir, diğeri deplasmandır. Bir oyuncu, rejisör, metin yazarı, kalıcı olanın içinde de bulunmak istiyor. Diziden, sinemadan çok büyük paralar kazananlar tiyatro yapmak istiyor. Tiyatroda para kazanmıyor, para koyuyor hatta. Ama ev orası. Evini inşa etmek istiyor. Çağrıldığı bir yeri olması lazım.

Günümüzün oyunlarında ne gibi meseleler, anlatım teknikleri görüyoruz? Klasik mi, deneysel mi?

20. yüzyılla birlikte klasik üslupların yavaş yavaş kaybolduğu; plastik sanatlarda, çağdaş sanatta “Anything goes” denen, “Ne yapsan olur” gibi yeni bir döneme gelindi. Sahne sanatlarında da böyle. Anlatının zamansal, mekânsal ve üslup olarak ifadesi bakımından çok renkli, farklı bir dönemi yaşıyoruz. Kolajların, yamalı bohçaların olduğu bir dönem. Birtakım ana metinlerden, metinler arasılıktan; bir müzik parçasından, eserden yola çıkan şeyler görebiliyoruz. Bazen fiziksel tiyatro olabiliyor; sadece bir fikir var, hareket bazlı bir oyun oluyor. Geleneksel sanatın çağdaş sanata evrildiğini; kuklanın dansla, dansın tiyatroyla ilişki kurduğunu görüyoruz. Dans tiyatrosu diye melez bir tür çıktığını görüyoruz. Yine plastik sanatlarla, enstelasyonla, kavramsal sanatla gösteri sanatlarının ilişkiye girdiğini görüyoruz. Action diyebilirsin, canlı heykel diyebilirsin, hep disiplinler arası işler. Event, happening, performans, kavramsal sanat, enstelasyon dediğimiz ara türler oluşuyor.

TÜRKİYE’DE ELVERİŞLİ KOŞULLAR YOK

Yeni yazarlar yetişiyor mu?

Yetişiyor ama şöyle bir sorun var. Türkiye’de yazarlık hâlâ rasyonel bir iş değil. Okul bitti, evleneceksiniz ya da ev tutacaksınız. Bunu sadece bir senaryo grubunda, yüksek ücretli işçi olarak yapabilirsiniz. En aşağı on sene sonunda kısmen teliflerle geçinebilirsiniz. Yine de oyun yazarı yetişiyor. Bazen geri duruyor, bazen yazacakları günü bekliyor, bazen körelip gidiyorlar. Şunu tavsiye ediyorum: Başka bir iş yapıyor olabilirsiniz ama içinizdeki yazarı devamlı büyütün. O işe ihtiyacınız yokken bile büyütün ki yarın o sizi taşısın. Orhan Asena’nın çok güzel bir lafı vardı bana: “Çocuk doktorluğum, yazarlığımı taşıdı yıllarca. Şimdi yazarlığım beni taşıyor.” O enerjiyi bir mesaili işe vermek durumunda kalabilirsiniz. Ya da mesleğinizi teknik olarak kullanmak durumunda kalabilirsiniz; basın, reklam, tanıtım, sosyal medya gibi… Özgün, yaratıcı yazarlar var mı? Var. Ama ne yazık ki bugünün Türkiye’sinde elverişli koşullar yok. Kültür Bakanlığı, Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları tarafından alınabilecek çok önlem var ama kimse ekstra zaman harcamak istemiyor.

Yarışmalar da var ama bu oyunların dolaşıma girmesi lazım.

Bazı Batılı ülkelerde belediyelerin yazarlık bursu var. Altı ay maaş, mekân da veriyor. Bizde olması gerekiyor. Bursa Nilüfer Belediyesinde var, bunlar çoğalmalı. Oyun yazarları, senaristler; çağdaş dünyanın hikâyesini sürdüren, taşıyan insanlar. Eğitim sırasında öyle söylüyorum. Franz Kafka’nın Dava’sı olmasa biz o şeyi nasıl tarif edecektik? Bazı oyunlar için de bu geçerli. Hamlet, Godot, Cimri, Eşek Arıları için… Bunlar olmasaydı ne yapacaktık biz? O yüzden hikâye anlatıcıları, romanı, öyküyü de içine koyalım ama tabii görsel çağda yaşadığımız için senaristler ve oyun yazarları bir adım öne çıkıyor, bu çağın taşıyıcıları, yansıtıcıları, aynaları. O yüzden önemsenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Aslında yeni çağı onlar kuruyor.