Mayıs20 , 2024

Bilim ve sanatın kesiştiği noktada bir yönetmen: Suha Arın

İlgili Yazılar

25. Sadri Alışık Tiyatro & Sinema Oyuncu Ödülleri Adayları Açıklandı…

Türkiye’de tiyatro-sinema dallarında en uzun soluklu ve sadece ‘oyuncu’...

Bilge böceklerden çiğ insanlara kendine gelme çağrısı

Avucumuza zor sığan Golyat böceğinden başlayıp toplu iğne...

Masalların tarihinden tarih olan masallara

Marina Warner, Bir Zamanlar Bir Ülkede kitabında, özellikle peri...

Emrah Yücel resimlerini okuma kılavuzu

Yazı: Prof. Dr. Uğur Batı “Yusuf suresini anlatıyorsanız, bir kuyu...

Resim inceleme: Sokrates’in Ölümü

Ressam Jacques-Louis David, ABD’nin New York şehrindeki Metropolitan Müzesinde...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

 

İstanbul Kültür Üniversitesi İletişim ve Tasarımı Bölümü’nde görev yapan Sezer Ağgez, uzun süredir üzerine çalışma imkanı bulduğu Suha Arın Sinemacılığı üzerine geniş ve derin bir derleme hazırladı.

“Suha Arın, Türk belgesel sinemacılığında bir tür ‘Türk Belgesel Sinemasına Giriş’ dersidir. Canlı bir derstir, atölye dersidir ve hala da eserleriyle hem seyirci için hem akademisyenler ve belgesel sinemayı dert edenler için bir okuldur. Çağdaş Türk belgesel sinemasının kurucusudur ve onun hala akmakta olan temiz pınarından herkes su içer ve beslenir.”

Suha Arın, Anadolu’da başlayan, Amerika Birleşik Devletleri’nde şekillenen, Ankara’da olgunlaşan ve İstanbul’da sonlanan yaşamında 60’tan fazla belgesel filme yönetmenlik yapmıştır. Filmografisi genel hatlarıyla ele alındığında filmleri arasındaki en büyük bağın, Anadolu kültürüne duyduğu ilgiden ve yaşadığı coğrafyaya gösterdiği saygıdan kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Buna paralel olarak sürdürdüğü eğitimcilik kariyeri boyunca kendi tabiri ile “yedi buçuk” kuşak yönetmen, akademisyen ve meslek profesyoneli yetiştirerek Türkiye’nin belgesel sinema topluluğunun oluşmasında da oldukça etkili olmuştur. Arın’ın her alanda yaptığı çalışmalar, belgesel sinemanın pratik beceri perspektifi yanında bir bilim alanı çatısı altında geliştirilmesi gerektiğine de inandığını ortaya koymaktadır. Buna bağlı olarak Suha Arın Sineması da içinde Anadolu’nun kurtarılmayı bekleyen kültürel hazinelerini ve Anadolu halkını oluşturan topluluklardan örnekleri barındıran önemli bir bilgi kaynağıdır. Ancak günümüzün popüler yaklaşımının aksine söz konusu bilgi yoğunluğu “belgesel sinema” estetiğini esir almaz, Arın’ın kurmuş olduğu sinematografik atmosfere hizmet eden bir kilit taşı görevi görür. Suha Arın’ın “bilgi” ve “estetik” kavramlarına verdiği bu rol, onun belgesel sinema anlayışının bir ekol olarak benimsenmesine ve Türkiye’nin belgesel sinema tarihinde yeni bir başlangıç olarak anılmasına vesile olmuştur.

Suha Arın’ın belgesel sinema anlayışının nasıl şekillendiğini incelemek için öncelikle “belgesel sinema” ve “kurmaca sinema” kavramlarını ve bunların arasındaki ilişkiye nasıl yaklaştığını ele almak daha doğru olacaktır. Suha Arın, 1990 yılında verdiği bir röportajda belgesel sinemayı “gerçekler ve doğrular konusunda dürüst olmak koşuluyla mizansenli veya mizansensiz çekimler” olarak tanımlamaktadır (1). Arın’a göre belgesel sinema, konusunun hareketsiz olması sebebiyle kurmaca sinemaya göre uygulaması daha zor bir disiplindir. İzlenebilir bir belgesel film yaratımı için konuyu iyi araştırmak, iyi planlamak ve ona hayat vermek gerekmektedir (2).

Dolmabahçe ve Atatürk belgeselinin çekimlerinde (1981). Arın, filmin kaba çatısını belirledikten sonra çekim sürecini başlatarak kendine set sırasında yaşanan rastlantıları da değerlendirebileceği bir alan bırakır. Arın’a göre çekimlerine konu ya da mekan olan alan, sürprizlerle doludur.

BELGESELCİ NASIL OLMALI?

Arın, tüm sanatçıların toplum üstünde birleştiricilik görevi olduğuna inanmaktadır. Bu sebeple çektiği filmlerde Anadolu’nun kültürel zenginliğini sıkça ele aldığı ve Kültürel Hümanizma döneminin en önemli aktörlerinden olduğu düşünülürse filmlerini sözünü ettiği birleştiricilik üzerine inşa etmeye çaba gösterdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Arın, Urartu’nun İki Mevsimi filminde Urartulu, Hattiler’den Hititlere filminde Hititlidir; bu coğrafyada yaşayan her toplum onun için Anadolu tarihinin oluşmasında önemli bir figürdür (3). Dolayısıyla belgesel anlayışında Kültürel Hümanizma döneminin tüm aktörleri gibi “insancılık” faktörünün de etkili olduğu ifade edilebilir. Arın, 2001 yılında verdiği röportajda, belgesel sinemanın ve belgesel sinema yönetmeninin taşıması gereken özellikleri beş başlık altında ele almıştır:

a- Belgesel film, her şeyden önce, estetik kaygıyla gerçekleştirilmeli yani, belgesel film yönetmeni, sinema dilini çok iyi bilmelidir.

b- Belgesel film yönetmeni yaratıcı olmalıdır. Tabii yaratıcılık Tanrı vergisi bir özellik olduğu için her belgeselde yaratıcı birtakım unsurlar aramak şart olmayabilir. Belgeselci, doğrunun, güzelin peşinde olmalıdır. Yaratıcı olmasa bile sinema estetiğini mutlaka bilmelidir.

c- Belgeselci bir yanıyla bilim adamı, bir yanıyla da sanatçıdır. Bu yüzden, belgeselcinin hem doğruyu ve hem de güzeli arayan yönü olmalıdır. Belgesel de zaten bilimle sanatın kesiştiği yerde vücut bulur, ortaya çıkar. Olması gereken de budur zaten.

d- Belgeselci, ayrıca dürüst olmak zorundadır. Olaylar, olgular, kişiler, mekanlar ve kullanılan malzemeler konusunda dürüst olmak zorundadır. Hiçbir şekilde kişileri, olayları, kurumları ve gerçekleri çarpıtamaz; izleyiciyi yanlış yönlendiremez. Olgular konusunda çok zorlandığı zamanlarda kimi mekan farklılıklarına gidebilir veya bazı kişileri kullanabilir ama bunları belirtmek koşuluyla. Bu zorunluluğu belgeselin sonunda, başında veya içinde herhangi bir biçimde belirtmelidir. Kısacası, insanları yanlış yöne sevk etmemelidir.

e- Belgesel sinema, biraz önce saydığım özelliklere ek olarak evrensel bir mesaj taşımalıdır. Başka bir deyişle, her belgeselin evrensel bir yorumu olmalıdır. Her belgesel, bütün insanlığı ilgilendiren ve insani yönü olan bir mesaj içermelidir. Eğer “belgesel” diye sunulan bir film, evrensel bir mesaj içermiyorsa, ben ona “belgesel” diyemem.  (4).

1976, Suha Arın Urartu’nun İki Mevsimi’ni Ankara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulundan öğrencileri olan Nesli Çölgeçen, Cemal Karman, Kemal Sevimli ve Yalçın Yelence ile birlikte gerçekleştirir. Kameraman Ümit Gülsoy’dur.
Urartu’nun İki Mevsimi çekimleri sırasında Hakkari’nin Trişin yaylasındaki tarih öncesi kaya resimlerini belgelemek isterken üç bin rakımlı Çatak dağlarında araçları bozulur. Bölge aşiretlerinin yardımıyla at ve katır temin eder, bir süre kıl çadırlarında konuk olurlar.

BİLİM İNSANLARIYLA İŞ BİRLİĞİ

Arın’ın belgesel sinema kavramı hakkında görüşleri incelendiğinde bilgiyi kutsallaştırdığını ancak dokunulmaz hale getirmediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Onun anlayışına göre söz konusu bilgi, belgesel filmin konusunu ve senaryosunu oluşturmada kendince bir önem taşır ancak tek başına yeterli değildir. Dolayısıyla bu dengeyi kuramayan yapımlar Arın için belgesel olmaktan öte “bilgisel” yapımlardır. (5). “Bilgisel” olarak tanımladığı film tarzından sıyrılmak için bilgiyi, filmin dramatik yapısının oluşması sürecinde önemli bir figür olarak ele alır. Senaryolarının omurgasını da genellikle film ile ilgili araştırmalar sonucunda ortaya çıkan veriyi inceleyerek oluşturmayı tercih eder. Böylelikle ilgili belgesel film projesi bir yandan ele aldığı konu hakkında bilimsel ve kültürel değerler açısından zenginleşirken diğer yandan bu değerleri didaktik bir anlatı oluşturmadan izleyiciye aktarır. Bununla birlikte Suha Arın, belgesel projeleri için hazırlık sürecinde hatları çizilmiş bir senaryo yazmayı da tercih etmez. Filmin kaba çatısını belirledikten sonra çekim sürecini başlatarak kendine set sırasında yaşanan rastlantıları da değerlendirebileceği bir alan bırakır (6). Arın’a göre çekimlerine konu ya da mekan olan alan, sürprizlerle doludur (7).

Suha Arın’ın belgesel sinemayı tanımlarken dile getirdiği “mizansen” kavramı, onun belgesel sinema anlayışındaki bir diğer önemli elementtir. Film yapımında bilginin bir elekten geçirilmeden doğrudan izleyiciye aktarılmasını doğru bulmadığı gibi, bağlamından kopmuş kurmaca unsurlarının da belgesel filmin yapısına ve etik kurallarına zarar vereceğini düşünür. Arın bu noktada, mizansen ile gerçeği bir arada kullandığı Kula’da Üç Gün filmini örnek olarak gösterir. Filmde izleyiciye aktarılan köy düğünü, yönetmen tarafından planlanmıştır ancak bütün aşamalar gerçeğe uygun şekilde kurgulanarak çekilmiştir (8).

Arın, her projesinin ön hazırlığında bilgiyi kaynağından almaya özen gösterir. Kemal Sevimli, Suha Arın’ın bu hassasiyetini şu şekilde örnekler:

(…) Urartu bölgesi Van, Hakkari, Erzincan’dan, Kars’tan, Gürcistan’a kadar uzanan bir bölgedir. Gürcü bir bilim adamının, arkeoloğun yazdığı önemli bir kitabı, daha basılmamış adamcağızın el yazısıyla yazdığı notları defter olarak getirttik ve ondan yararlandık Urartu’nun İki Mevsimi’nde. Yani bilimselliğe, bu derece taze bilgilere ve uzmanlığa önem veriyordu (13).

SAKİNLİK VE SERİNLİK

İsmet Arasan ise Suha Arın’ın bilgiyle olan ilişkisinin filmlerine “sakinlik ve serinlik” olarak yansıdığını belirterek şu şekilde detaylandırır:

(…) Dalgalanması yoktur. Sakindir. Bilim dalının bilmediğimiz gerçeklerini uyandırır. Seyircide büyük heyecanlara yol açmaz fakat bizi heyecanlandıracak bilgiler verir. Bu nedenle Suha Arın’ın sineması bilgiden ruha doğru yol alan muhteşem bilgilerin parıltılarıyla donanmış fakat atı çok temkinli koştuğu için seyircide büyük heyecanlar uyandırmayan bir sinematografik dile sahiptir, iddia ediyorum. (14).

Suha Arın, sinema tasavvuruna geçmeden önce çok ciddi bir bilgilenme aşaması geçirir (15). Bu sebeple filmlerinin hazırlık aşamasında bilim insanlarıyla çalışmayı da oldukça önemsemiştir. Pek çok projesinin altyapısını bilim insanlarıyla hazırlamış, özellikle MTV Filmin kurulmasının ardından projelerini bir bilim kurulu nezaretinde gerçekleştirmeyi tercih etmiştir. Bu durumla ilgili en iyi örnek ise MTV Film bünyesinde kurduğu Mimar Sinan Araştırma Merkezi’dir. Suha Arın’ın bu merkezin çalışmaları sonucunda elde ettiği veri öylesine büyüktür ki araştırmaların yapılmasına sebep olan Dünya Durdukça filminin ardından yine Mimar Sinan konulu üç film çalışması daha gerçekleştirmiştir.

Arın, kariyeri boyunca Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Prof. Dr. Enver Bostancı, Prof. Dr. Mustafa Cezar, Prof. Dr. Kazım Çeçen ve Prof. Dr. Semavi Eyice gibi alanında saygın pek çok bilim insanı ile çalışarak filmlerinin sanatsal değerinin yanında bilimsel değer kazanmasını sağlamıştır. Çeşitli disiplinlerden uzmanlarla kurduğu ilişkiler sayesinde filmlerinde oluşturduğu bilimsel altyapı, Arın’ın çalışmalarının güzel sanatların yanı sıra mimarlık, arkeoloji ve tarih gibi diğer önemli alanlarda da değer taşımasını sağlamıştır. Söz konusu filmler; Harvard, Massachusetts Institute of Technology, University of California, Los Angeles ve University of North Carolina gibi büyük üniversitelerin muhtelif bölümlerinde ders malzemesi olarak kullanılırken, British Film Institute ve Library of Congress gibi önemli kurumların arşivinde de yer almaktadır (16). Tüm bunlara ek olarak Arın, bilimsellikte gösterdiği bu hassasiyeti sanatsal unsurlarda da göstermiş, alanında uzman sanatçılardan da somut destekler almıştır. Ferit Tüzün, Nevit Kodallı, Turgay Erdener ve Timur Selçuk gibi bestekarlar eserleriyle Arın’ın filmlerine işitsel değer katmışlardır (17). Böylelikle filmlerinde ses ve müzik üzerinde de detaylı çalışabilmiş, işitsel eserleri filmin bütünlüğüne katkı sağlayan bir enstrüman olarak kullanabilmiştir.

Safranbolu’da Zaman belgeseli ile tanıtımına büyük katkı sağladığı Safranbolu’nun sokaklarında son kez dolaşırken (2001).

HELİKOPTER YERİNE SICAK HAVA BALONU

Suha Arın için filmin akışı, inişli çıkışlı bir kalp ritmine benzemelidir (18). Bu dinamizmi yakalamak, araştırma ve omurga yaratımı sürecinin başarısıyla doğru orantılıdır. Arın bunu sağlamak adına evraklar üstünde başlayan film projesini zihninde tasarladığı şekilde hayata geçirmek için teknolojik imkanlardan da faydalanmıştır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte filmlerinde bilgisayar efekti ve animasyonlara da yer vermiştir (19).

Yardımcı ekipmanları kullanmaktan geri kalmayan Arın, özellikle şaryo hareketleriyle filmlerinde akılda kalan sekanslar üretebilmiş ve söz konusu kamera hareketini sık sık tercih etmesi sebebiyle projeleri arasında bir bütünlük oluşturmayı başarmıştır. Buna ek olarak Arın’ın geleneksel sinema ekipmanlarının yanı sıra çevresel faktörlerden de yararlanmayı tercih ettiği bilinmektedir. Filmlerini yoğunlukla kırsal bölgelerde çeken Arın’ın çevresiyle etkileşim halinde olması ve şartlara ayak uydurabilmesi, senaryo için önemli olanı görebilmek açısından değerlidir. Bu durumu Dünya Durdukça filmi setinde Selimiye Camii’ni çekebilmek için Türk Hava Kurumu’ndan kiraladığı balonla örneklemek yerinde olacaktır. Arın bu çekimde, dar alanda hareket kabiliyetsizliği, alçak irtifada kayıt yapamama ve görüntüdeki titremeyi engellemenin zorluğu gibi sebeplerle helikopter yerine sıcak hava balonu kullanmayı tercih etmiştir (20). Bu sebeple anlatımına katkı sağlayacağını düşündüğü görüntüyü almak için ekonomik kaygıları bir kenara koyabildiğini ve teknolojiyi sonuna kadar kullanmakta hevesli olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Suha Arın, belgesellerinin değişmez spikeri ve sevgili ağabeyi Süreyya Arın ile birlikte (1979) Süreyya Arın ve eşi, Suha Arın’ın arşivini koruyabilmek için kendi evlerini arşiv binası haline getirip kiraya çıkmışlar.

 

TÜRK BELGESEL SİNEMASINA GİRİŞ DERSİ

İsmet Arasan da bu yaklaşımı, “Sinemayı öğrenmiş olarak ve sinematografik dili kullanarak dünyadaki çağdaş belgesel sinema seviyesinde ürünler veren ilk kişi Suha Arın’dır” şeklinde açıklamaktadır. (22). Arın’ın belgesel sinemayı bir alan olarak benimseyip gösterdiği bu yaklaşım, bu alanda verilen eğitimi de etkilemiştir. Arın’ın Amerika yıllarında gördüklerinden ilhamla oluşturduğu eğitim modeli, bu alanda kendi öğrencilerinin yanı sıra diğer okullardan da yeni bireyler yetişmesinin önünü açmıştır. İsmet Arasan, dönemin koşullarında eğitim kalitesini korumak ve geliştirmek adına Arın’ın tercih ettiği yöntemlerin Türkiye’nin belgesel sinema topluluğu açısından önemini şu şekilde ifade etmektedir:

(…) Suha Arın, Türk belgesel sinemacılığında bir tür “Türk Belgesel Sinemasına Giriş” dersidir. Canlı bir derstir, atölye dersidir ve hala da eserleriyle hem seyirci için hem akademisyenler ve belgesel sinemayı dert edenler için bir okuldur. Çağdaş Türk Belgesel Sineması’nın kurucusudur ve onun hala akmakta olan temiz pınarından herkes su içer ve beslenir. Bizim köylerde şöyle bir laf vardır, Anadolu’da: “Bazı sular doyurur.” Suha Arın’ın belgesel sineması, belgesel sinemayı sanat olarak, meslek olarak seçen veya genel olarak sinemayı dert eden ve onun üzerine düşünecek olan insanlar için gerçek bir pınardır, çok doyurucudur ve her zaman öyle kalacaktır. Bir kaynaktır. (26).

 

ANADOLU KÜLTÜRÜ PEŞİNDE GEÇEN BİR ÖMÜR…

Suha Arın, Aralık 1941’de Balıkesir’de doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra 1965 yılında ABD’ye giderek Howard University’de Sinema Televizyon Yapımcılığı ve Yönetmenliği lisans derecesini, ardından The American University’de ise Kitle Enformasyonu yüksek lisans derecesini aldı.

Eğitiminin ardından yurda dönen Arın, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulunda akademisyenlik kariyerine başladı. Bununla birlikte film üretmeye de devam etmiş, bu yıllarda Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu destekleriyle ilk dizi belgesel çalışması olan Anadolu Uygarlıklarından İzler serisini tamamlamıştır. Dizi belgesellerin çalışmaları sürerken Safranbolu’da Zaman (1976), Tahtacı Fatma (1979) ve Kapalıçarşı’da 40 Bin Adım (1980) gibi üç önemli monografik belgesel çalışmasını da tamamlayan Arın, 1983 yılında Ankara Üniversitesinden ayrılarak MTV Film Televizyon Anonim Şirketini kurdu. MTV Film bünyesinde Kariye (1983), Anadolu’da Konutun Öyküsü (1984) ve Camın Teri (1985) gibi monografik çalışmalarının yanı sıra Eski Evler Eski Ustalar (1986-1988), Fırat Göl Olurken (1986) ve Dünya Durdukça (1988) gibi önemli dizi belgesellere de yönetmenlik yapmıştır.

1 Şubat 2004 tarihinde hayata gözlerini yuman Suha Arın, ömrünün sonuna kadar sürdürdüğü yönetmenlik ve akademisyenlik kariyerlerinin yanı sıra, Türkiye’nin kültürel altyapısının korunmasına yönelik birçok çalışmada da yer almış, İletişim ve Sanat Araştırmaları Vakfı, Tarih Vakfı ve TÜRSAK gibi önemli sivil toplum kuruluşlarının kurucu üyeleri arasında yer almıştır.