“Bu hayatın ahmakça acı çekmeleriyle dalga geçiyorum”

İlgili Yazılar

Maceraperest bir mimarın objektife yansıyan yaşamı: Arif Hikmet Koyunoğlu

Resme yeteneğini Osman Hamdi Bey keşfetti, 1903’te henüz 10...

Sanatçı TUNCA’dan Kentsel Hafızaya Pencere: “Yan Yana”

Kahve Dünyası’nın kamusal alandaki çağdaş sanat projesi Yanköşe, 12’nci...

3-10 Ekim’de Caz, Festival, Sergi ve Sahne Bir Arada

Ekim ayının ilk haftası, Türkiye'nin kültür-sanat gündemini dört koldan...

Prof. Aydın Ayan: Kendi kozamı sabırla ve çalışarak örebildim

Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Prof. Aydın Ayan,...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Oyuncak mı, sanat eseri mi? Tutkuyla çıktığı sanat yolculuğunu ara duraklar eklense de kesintisiz bir şekilde sürdüren, akademinin dışladığı “oyuncakçı” kimliğini 3 metrelik dev heykellerle bir başkaldırıya dönüştüren Eda Taşlı, “Ömrümüz ‘ha bugün ha yarın’ diye diye geçiyor. Bu hayatın ahmakça acı çekmeleriyle dalga geçiyorum aslında” diyor.

 

SÖYLEŞİ: ASLI ÖRNEK

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

Ihlamur ağacından kocaman heykeller yapan güçlü bir kadın Eda Taşlı. Ama gücü sadece fiziksel özelliklerinden değil, psikolojik dayanıklılığından da geliyor… Çekiç bile çizemezken, matematiğe hiç kafası basmazken, “Onun yaptıkları oyuncak, eser değil” diye eleştirilirken bu sözlerin hiçbirine kulak asmayıp kocaman bir sanat evreni yaratmış.

Eda Taşlı’nın eserleri çok renkli ve masalsı ama bu “tatlı” görüntülerinin ardında yoğun bir alt metin var. Bu heykeller; ideali arama, bulma, bulduktan sonra vazgeçme, geleceği iple çekip bugünden zevk alamama uğruna çekilen acılarla tatlı tatlı dalga geçiyor. Eserleri kendine benziyor ve o da bu benzerlikten memnun: “Onlar benim günlüğüm gibi. Girdikleri yerlere neşe versinler istiyorum” diyor. Casa Del Arte ve Zai Bodrum’da eserlerini görebileceğiniz Taşlı’nın işlerinin en bilineni ise İstanbul Havalimanı’ndaki 3 metrelik pilot heykelleri… Hayallerinin peşinden umutla ve çok çalışarak koşan Eda Taşlı ile sanatını konuştuk.

Eddlook markasını daha okurken kuran ve heykel üreterek devam eden Eda Taşlı, malzeme olarak ahşabı seçme nedenini anlatırken “Geleneksel havasını ve sesini çok sevdim” diyor.

– Sanata yönelik ilginiz, aşkınız nasıl başladı?

İlkokuldayken balerin olmak istiyordum. Annemin bir arkadaşının kızı çello çalıyordu. Kadıköy’deki Haldun Taner’den (İstanbul Üniversitesi Yarı Zamanlı Konservatuvarı) bahsedip “Sabah okula, öğleden sonra konservatuvara gidiyorum” deyince bir gün kalktım, gittim; annemlerin haberi yok! Bayramlıklarımı giydim, taksiye bindim, Haldun Taner’de gördüğüm ilk kişiye dansçı olmak istediğimi söyledim. Beşinci sınıfta olduğumu öğrenince, “Senden geçmiş” dedi. Taksiye binip eve döndüm, acılar içinde ortaokul ve liseyi okumaya başladım.

 

– Peki, hikâyeniz nasıl devam etti?

O hayal kırıklığıyla sınıfta kaldım, kötü bir öğrenciydim. Matematiğim berbattır benim. Liseye başlayınca hâlen en yakın arkadaşım olan Ceylan’la tanıştım. O bana, “Mimar Sinan Güzel Sanatlar diye bir okul var. Senin çizimlerin çok kuvvetli. Sen niye güzel sanatlara gitmiyorsun?” demişti. Ben de atlayıp Ceylan’la Mimar Sinan Güzel Sanatlar’a gittim. Ortamını çok beğendim ve hemen kafama çakıldı. Ceylan da lisede felsefeci olmak istiyordu, ikimiz de kafaya koyduk. O zamanlar plastik sanatlar istediğime karar verdim. Resim yapmak istiyordum, heykel yoktu aklımda. Ceylan o sene liseden mezun olup Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nü kazandı, ben hâlâ liseden mezun olmaya çalışıyordum.

Mezun olup güzel sanatlar sınavlarına hazırlanırken hep çizim çalıştım. Düşünün, ben çekiç çizemiyordum. Böyle kapının arkasına kâğıt koyuyordum ve çizgi çalışıyordum; işte yukarı aşağı, yuvarlaklar… Sürekli çizmeye çalışıyordum, olmuyordu. Benim o hâllerimi bilenler, “Nasıl olur? Sen çekiç çizemezdin, bunları nasıl yapıyorsun?” diyor. Mütevazılık olsun diye söylemiyorum; insan isteyip çok çalışırsa oluyor.

Taşlı’nın İstanbul Havalimanı’ndaki 3 metrelik heykelleri, “uçma telaşı” yaşayan yolcuları sanatla duraksatıyor.

– Ama önce fotoğrafçılık okumuş, gazetelerde çalışmışsınız. Hikâyenin o kısmı nasıl gelişti, anlatır mısınız? 

Şöyle oldu; ben üniversite sınavlarına hazırlanırken güzel sanatlar için Mimar Sinan, döneminde ilk defa ÖSS’de eşit ağırlık puanı istedi. Bende de matematik hiç yok! Eşit ağırlıktan nasıl puan alayım; alamadım tabii. Sonra birileri dedi ki “Kocaeli Üniversitesinde Güzel Sanatlar açıldı.” Yeni açıldığı için çizim, heykel bölümleri yoktu; fotoğrafçılık, mimarlık vardı ve ben ikisini de kazanmıştım. Annem tutturmuştu “Mimar ol” diye… Ben ve mimarlık! Bende matematik yok, çarpım tablosunu hâlâ bilmiyorum. Kocaeli Üniversitesi’nde Fotoğrafçılık Bölümüne girdim. Dört arkadaş arabayla gidip geliyor, çok eğleniyorduk.

Ben okulun ikinci sınıfındayken çalışmaya başladım. Ceylan gazeteciliği bitirmişti, etrafımda gazeteci arkadaşlarım vardı. Dayım İlhan Söyler, Hürriyet gazetesinde spor yazarıydı. Hürriyet Magazin’e girdim, dayıma da “İstemem magazin, istihbarata girseydim falan” diyorum ama magazin servisine fotoğrafçı olarak başladım. Bir sene falan yaptım, sevmedim. Galatasaray dergisine girdim, maç fotoğrafçılığı yaptım; orada da mutlu değildim, bunalıma girdim. Bir akşam ağabeyimle oturuyoruz, “Ne olmak, ne yapmak isterdin?” dedi. Ben de “Mimar Sinan’a girip ressam olmak isterdim” dedim. “Bırak işi, istediğini yap” dedi. O akşam yattım, nasıl mutluyum biliyor musunuz? Ertesi gün gidip istifamı verdim. O kış hiç çıkmadım, evde resim çizdim, sonra da Mimar Sinan Heykel Bölümünü kazandım. İşte böyle amaçların olmazsa olmuyor, bunlar çok güzel amaçlar…

 

– Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bölümü hayallerinizdeki gibi miydi?

Girdiğimde sanat konuşup tartışacağımızı, birbirimizi besleyeceğimizi, herkesin birbirine yol açacağını sanmıştım ama öyle olmadı. Ben okula girdiğimde 26 yaşındaydım, çoğu 18-20 yaşlarındaydı. Ben de oyuncak yapmaya başlamış, ahşap atölyesini seçmiştim. Beni “Sen sanat yapmıyorsun oyuncak yapıyorsun; bunlar eser değil” diye dışladılar. Derken bir oyuncak firması, ahşap oyuncak yarışması düzenledi. Bizim bölümden de herkes katıldı. Babam bana, “Boşu boşuna katılma, bir sürü torpil vardır, kazanamazsın” dedi. Katıldım ve birinci oldum. Para ödülünü aldım.

Okuldakiler bu habere sevinmedi. Hayatın kuralı buymuş, orada anladım. Beni hiçbir sergiye almıyorlardı, ben oyuncak yapıyorum diye; adım da “oyuncakçı”ya çıktı. Sonra mekanizmalı şeyler yapmaya başladım, hepsini ben çözüyorum, kimseye soramıyorum. Yine bir gün sınıfa girdim, kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlar, beni görünce sustular. Ben “Ne oluyor?” falan diyorum, susuyorlar. Sonra öğrendim ki ahşap atölyesi olarak bir sergi açıyorlarmış; ben yokum, hazırlık yapıyorlarmış. “Onunkiler oyuncak, eser değil” demişler. Ben de “Tamam ya, eğlenmene bak,” dedim, hiç unutmuyorum. “O ne demiş, bu ne demiş, boş ver” dedim kendi kendime.

 

– İnsanların niyetini gördünüz, sadece eser ürettiniz. Kendinizi nasıl soyutladınız ortamdan?

Bizim ev çok büyüktü 2012’de evin içinde atölye kurdum. Kocaman bir ahşap masa koyup haldır haldır çalışmaya başladım. İş yerim hemen yan oda. Uyanıyorum, yan odaya geçiyor, harıl harıl çalışıyorum. Ailem eserlerime zımpara yaparken yardım ediyor. Mekanizmalı şeyler yapıyorum; çevirince kolunu, hareket eden, yürüyen yatak falan yapmıştım böyle. Benim bu çabamı bütün aile görüyor tabii. Babam iş hayatında battı, para pul falan hiçbir şey yok; ondan böyle odada çalışıyorum.

Santralistanbul’da çocuklara mekanizmalı oyuncaklar yaptırıyordum. Halamın kızı Sertaç abla (Akdikmen) dedi ki “İstediğin atölyeyi tut, parasını ben vereceğim.” Hemen Kadıköy Yeldeğirmeni’nde atölye kurdum. Hiç okula gitmeden atölyede çalışıyor, üretiyordum. Ama nasıl mutluyum; karışan yok, “Bunlar oyuncak” diyen yok! Babam da diplomamı almayacağım diye korkuyor. Diploma projemi atölyemde yapıp mezun oldum. Bir daha da okula gitmedim.

 

– O halde hayatınızı değiştiren ne oldu?

Kişiye özel çalışmalarımı o dönem Instagram ve Facebook’tan paylaşıyordum. Bugün büyük boy olarak gördüğünüz heykellerimi kişiye özel küçük boy yapıyordum. Mesela biri, özel bir gün için sevdiğinin özelliklerini, komik yönlerini anlatıyor; ben onları monte edilebilir lego gibi tasarlayıp gönderiyorum. Annem onlara kılıf dikiyor, ben de üzerine çizimler yapıyordum. Derken kiramı ödeyecek hâle geldim. O kişiye özel işlerden bin tane yapmışımdır. Derken bir gün Bodrum’daki Casa Dell’Arte’den bir e-posta geldi; beni konuk sanatçı olarak davet ettiler. Gittim, dediler ki “Sana malzeme ve kalacak yer vereceğiz. Bize nasıl bir iş yapabilirsin?” Ben de “3 metrelik heykel yapacağım” dedim.

– Daha önce yapmış mıydınız peki?

Hayır, küçüklerini yapıyordum. 3 metrelik heykel yapma sebebim de oyuncak dedikleri eserlerimin aslında heykel olduğunu göstermekti. İşler büyüdüğü zaman eser oluyor ya, bazılarının algısı öyle! Küçük olunca biblo muamelesi yapıyorlar. Bir buçuk ayda 3 metrelik heykel yaptım. Sonra Galeri Selvin’den aradılar, kişisel bir sergi açtım. İlk yaptığım heykel Pilot, sergi açılmadan satıldı. Ayça Dinçkök aldı, sonra Turgut Yılmaz aynısından istedi. Sonra Miami’de Art Basel’e katıldık. Milliyet Sanat’ta benim hakkımda bir yazı çıktı; “Eda Taşlı heykel incelemesi” diye. Bazı şeyler kendiliğinden oluyor yani ben kovalamıyorum.

 

SAÇMA ŞEKİLDE ÇOK ACI ÇEKİYORUZ

– Heykelleriniz ne anlatıyor? Nelerden ilham alıyorsunuz?

Kendimden yola çıkıyorum, benim günlüklerim gibiler ama insanlardan da yola çıkıyorum. Hepimizin düşünme kalıpları, psikolojimiz üç aşağı beş yukarı aynı; nelere kafayı taktığımız, nelerden acı çektiğimiz zaten çok belli. Çok acı çekiyoruz bence saçma bir şekilde. Bir şeyleri elde etme, ideali arama, bulma, o idealden soğuma ve başka bir tarafa yönelme hırsımızdan acı çekiyoruz. Sürekli zihnin çalışıyor ve sürekli geleceğe projeksiyon yapmak bize acı veriyor; doğal olarak bana da acı veriyor. Ben de öyleyim çünkü. Bunları fark edip bunlarla dalga geçen heykeller yapmak beni rahatlatıyor. Ortaya çıkınca, “Evet ya, ne kadar saçma. Bu kadar acı çekiyorsun ama çok ahmakça. İki günlük dünya ve çok da önemli değil” diyorum ama yine takıyorum.

– Heykeller genellikle şaşkın şaşkın etrafa bakıyorlar. Neden?

Dünyaya şaşırmayı bıraktığımız için şaşkın şekilde etrafa bakıyorlar… Hayvana, çiçeğe, böceğe şaşırıyorlar. Ben bu şaşırmayı kendi içimde kaybetmek istemiyorum, çevrenin de kaybettiğini gördükçe üzülüyorum. Ellerinde büyüteçleri var, idealleri var; arıyor ama yine bulamıyorlar. En nadide kelebeği arıyor, bulamıyorlar; bulsalar bile yetinmiyorlar gibi bir sürü meseleler var. Dört parmaklılar, bu dünyada yaşamıyorlar; kimisi cüce, kimisi daha uzun boylu, pilotlar gibi. Onlar uçmayı hayal ediyor. Burada anlatmak istediğim, fiziksel uçmak değil; gözlerini açmış, pilot şapkasını takmış, geleceğe doğru yanlarında hayvan arkadaşları kazlarla birlikte “Ne zaman uçacağız?” diye saatlerine bakıp geleceğe uçmayı istiyorlar. Ha bugün ha yarın diye bekliyorlar. Bizim de ömrümüz “ha bugün ha yarın” diye diye geçiyor. Bu hayatın ahmakça acı çekmeleriyle dalga geçiyorum aslında.

 

MÜZELERDE SERGİ AÇMAYI İSTERİM

– Şimdiki hayaliniz ne?

Yurt dışında sanatçılar için açılan programlara başvuracağım. Bu programlara seçildiğinizde 16 ay falan sanatçılarla kalıyor, sanat üretiyor, koleksiyonerlerle ve galerilerle tanışıyorsunuz. Bu sene için “Eda ya, hadi artık yap şunu!” dedim. Ben genellikle bireysel çalışıyorum ama galerilerle de proje bazlı çalışıyorum. Müzelerde; Pera Müzesinde, Arter’de, Akbank Sanatta, Sabancı’da, İstanbul Modern’de bana bir iki sene verilse kocaman bir salonda kendi dünyamı sunmayı, sergi açmayı çok isterim.