Kasım25 , 2022

Eserleri dünya çapında ses getiren heykeltıraş: Seçkin Pirim

İlgili Yazılar

Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sında minyatüre dair betimlemeler

Bu çalışma, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk’un...

Küratörlük: Çok katmanlı bir evrenin ardında

Müzecilik kavramı ile birlikte ortaya çıkmış olan küratörlük, zaman...

Heykelleri dünyaya “Umut” dağıtıyor…

25 yıldır sanatsal üretimini sürdüren ve eserleri Türkiye’nin yanı...

Açelya Akkoyun: İnsan kendi özünü yaşamalı

Ünlü oyuncu Açelya Akkoyun “İyi ki Kadınım” isimli kitabıyla...

Sefaletine katlanmak için anlatan insan

Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Küçük bir çocukken başlayan resim sevdası, Kuzguncuk’ta ressamların, heykeltıraşların atölyelerine giden yol olmuş. Koca bir semtin her biri birbirinden ünlü sanatçıları önce Güzel Sanatlar Lisesine ardından da Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesine hazırlamışlar onu. Sanat yaşamını Mevlana’nın “birden bütüne” sözüyle özetleyen Pirim, “Sergilerimin konusu içsel dertlerim. Ama içsel dertleri açmaya başladığın zaman görüyorsun ki toplumun sende yarattığı etkiler, bu içsel derde yol açıyor. Mutlaka benim şu anda dert edindiğim belki çok kişisel bir konu bile dünyanın bir yerinde, bir kişinin daha derdi olabilir” diyor.

SÖYLEŞİ:  SENUR AKIN BİÇER

Dergimizin imtiyaz sahibi Senur Akın Biçer’in sorularını atölyesinde yanıtlayan Seçkin Pirim, Türkiye’de açacağı yeni sergiyi de coşkuyla anlattı.

Adını ülkemizde olduğu kadar uluslararası alanda da duyuran heykel sanatçısı Seçkin Pirim ile atölyesinde buluştuk, kısa bir süre önce biten Contemporary İstanbul’dan, sanata bakışından, dünyaya yayılan işlerinden ve üretim sürecinden konuştuk… Ankara’da 1977 yılında doğan ancak hayat hikayesini anlatırken “Aslında doğduğum yer Kuzguncuk” diyen Seçkin Pirim, çalışmaları ile ilgili olarak “Sergilerimin konusu genellikle benim kendi içsel dertlerim. Toplumsal dertlerden çok içsel dertler. Ama içsel dertleri açmaya başladığın zaman görüyorsun ki toplumun sende yarattığı etkiler yüzünden bu içsel derde yol açıyor. Mutlaka benim şu anda dert edindiğim belki çok kişisel bir dert bile dünyanın bir yerinde bir kişinin daha derdi olabilir. Ki öyle olduğunu düşünüyorum” diyor içtenlikle.

Contemporary İstanbul daha yeni bitmişken onunla ilgili bir soruyla başlayalım mı? Hem etkinlikte eserleriniz vardı hem de Ustalaşma Döngüsü konseptiyle hazırlanan çalışmaya katkınız. Contemporary İstanbul’dan sizde kalanları anlatır mısınız?

Contemporary’nin 16. yılı idi, ben de 16 yıldır katılıyorum. Mekan değişikliği çok güzel oldu.

Gerçekten çok güzeldi.

Açık alan olması çok güzeldi. Ben de çok yoğun bir dönemden geçmiştim yine de çok proje yaptım orada. Dediğiniz gibi genç bir arkadaşa destek verdim, çalıştığım galeride işler yaptım, aynı zamanda açılış gecesi için düzenleme yapmıştım.

Bir söyleşinizde “Usta olmak için çıraklığa karışmak lazım” demişsiniz. Ayrıca birlikte çalıştığınız genç sanatçı Yağmur Çalış’ı da siz seçmişsiniz… Bu süreci anlatır mısınız?

Projeyi destekleyen firma, benden bir sergi istemişti. Pandemi öncesi bu görüşmede ben de fuarda kendi galerimde olduğumu, başka çalışmalarımın da bulunduğumu söyleyerek “Size bir genç sanatçı önereyim, onunla yapın” demiştim. Onların da hoşuna gitti. Pandemi girdiği için araya bu yıl yapabildik. Takip ettiğim genç sanatçılar vardı. Yağmur da onlardan biriydi. O da çok mutlu oldu. Oraya yaptığı işi, çok güzel bir koleksiyona satıldı.

Seçkin Pirim, Louis Vuitton’un İstinye Park’taki yeni mağazasının dış cephesine kalıcı yerleştirme gerçekleştirdi. 16 Eylül’de açılışı gerçekleşen mağazanın heykelsi dış cephesi, Türkiye’den çıkarılan limra taşı kullanılarak oluşturulmuş amorf ve katmanlı bir formdan meydana geliyor.

DİSİPLİNLERARASI ÇALIŞMAYI SEVİYORUM

Contemporary İstanbul’un öncesinde Louis Vuitton mağazası cephesi çalışmanız çok ses getirmişti. Bu yerleştirme aynı zamanda sanat dalları arasındaki geçişkenliği, iş birliğini de vurguluyor. Mimari, heykel, moda… Sanatın geçişkenliği hakkında düşüncelerinizi paylaşır mısınız?

Ben disiplinlerarası çalışmayı seviyorum. Çocukluktan, çıraklıktan büyüdüğüm için o usta çırak işini de o yüzden yapmak istedim. 8-9 yaşındaydım bir heykeltıraşın atölyesine çırak girdiğimde ben. Kuzguncuk’ta doğdum büyüdüm. Çıraklıktan yetiştim, sonra Güzel Sanatlar Lisesinde okudum, Mimar Sinan Üniversitesine girdim. O kadar çok mimarla, tasarımcı ile sanatçı ile büyüdüm ki. Şair Can Yücel ile büyüdüm. Çok önemli adamlarla büyüyünce hepsinin yaptığı alana merakla bakıyordum ben. O yüzden her alandan bir şey yapmayı, birliktelikleri seviyorum. Burada da o geçişlerin, benim adıma ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum. Çünkü başka türlü bir düşünce sistemi geliyor kafanıza. Atölyeye kapanıp kendi heykellerinizi yapmanın dışında. Evet, burada (atölyede) ben çok meditatif çalışıyorum ama o alanlarda başka türlü düşünme biçimi geliyor. Güneş nereden doğacak? Kim görecek? Hangi gölgeyi verecek? Biz Louis Vuitton Paris Global ile çalıştık. “Bizim için cephe tasarlar mısın?” dediklerinde “Cephe tasarlamam, içine girilebilecek bir heykel yaparım size” demiştim. Cephe çok yüzeysel ama ben heykel olsun, içine girilsin duygusuyla yaklaştım. Bir gün o binayı içinden çıkarsanız dış kabuk kalsa o, sergilenebilecek bir heykel olur. Çünkü mimari açıdan yaklaşarak değil, heykel olarak yaptım. Onlar da sonuçtan çok memnun. Dünyada ilk kez yaptıkları bir çalışma bu.

Seçkin Pirim, bir sanatçının genç bir sanatçıya el vermesi şeklinde özetlenebilecek “Ustalaşma Döngüsü” projesi kapsamında, Yağmur Çalış’a destek oldu

KUZGUNCUK BENİM İÇİN KADER GİBİYDİ

Şimdi biraz tüm bu sanat yolculuğunun başlangıcına dönebilir miyiz? “Ankara’da doğdum ama Kuzguncuk’ta dünyaya geldim” diye anlatıyorsunuz. Kuzguncuk nasıl bir dünya sundu size?

Ankara’da doğmuşum ama altı aylıktan itibaren bütün hayatım 40 yaşına kadar Kuzguncuk’ta geçti. Kuzguncuk benim için kader gibiydi. Türkiye’nin en iyi mimarları, heykeltıraşları, ressamları orada. Can Yücel orada. Çok klişe gelebilir ama ben çok resim çizerdim ilkokuldan itibaren. Annem “Git, biraz da sokakta oyna” diye beni dışarı çıkarmaya çalışırmış. Resme meraklı olunca tabii atölyelerin açık kapılarından bir bakıyorsun, içeride bir adam şövalede resim yapıyor. En sonunda “Gel bakalım, öyle bakmakla olmaz” demeye başladılar. Ben gire çıka o atölyelerde herkesle tanıştım. Bir süre sonra o ressamlar, heykeltıraşlar “İş var Seçkin, gel yardıma” demeye başladı bana. 8-9 yaşından itibaren çıraklık yapmaya başladım. Ben yaz tatili diye bir şey bilmem hayatımda. Çok çalışmak isterdim onlarla. Bütün arkadaşlarım yaz tatiline giderdi, ben atölyeye giderdim. Atölyelerde çalışmayı çok severdim, o işlerden para da kazanmaya başladım. Güzel Sanatlar Lisesi de açılmıştı o yıllarda. Bana “Gitmek ister misin?” diye sordular. Bayıla bayıla isterim. Haftanın yedi günü sadece resim yapıyorsun, düşünsenize! Yetenek sınavına beni bütün Kuzguncuk hazırladı. Bir ressamdan desen dersi alıyorum, mimardan perspektif dersi alıyorum. Sınavı birincilikle kazandım. Güzel Sanatlar Lisesinde okudum. Ondan sonra üniversitede heykel okumak istedim. Haydi, Kuzguncuk beni yine hazırladı. Hepsi orada okuduğu için püf noktaları biliyordu. Bir tek heykel bölümünü yazdım, oraya da dereceyle girdim. Öyle başladı serüven.

Sanatçının mermer firması sahibi Melike Alpay ile yaptığı işbirliği sonucu ortaya çıkan ilk mermer çalışması Contemporary İstanbul’da sergilendi.

Henüz lise öğrencisi iken tuttuğunuz bir deftere, hangi yaşta ne yapmak istediğinizi yazmışsınız. Birçoğunu da gerçekleştirmişsiniz. Şimdiki yaşınızda hangi hedefi koymuşsunuz kendinizi?

Benim çocukluktan itibaren acayip büyük hayallerim vardı. Annem de “O kadar büyük hayal kurma, hayal kırıklığına uğrarsın” derdi. Ben de ona “Bedava değil mi? Niye en küçüğünü kurayım” derdim. Lisede de yapmak istediğim şeyler vardı ilerisi ile ilgili. Hiçbir şey için geç kalmamalıyım, hayat boşa geçmemeli, diyordum. O deftere de yapmak istediklerimi yazmıştım. 21 yaşına geldiğimde kişisel sergimi açmış olmalıyım, 22 yaşımda bir yarışma kazanmalıyım diye giden bir liste. Yıllar sonra buldum listeyi Bir süre sonra da yaşlar bitmiş hedefler başlamış. Sonradan o listeye baktığımda hemen hemen o yaşlarda o hedeflere ulaşmışım. Bu liste böyle böyle 100 yaşına kadar gidiyor. Çok hayalim var çünkü. Bu iş benim hayatımın bütünü! İş değil. Hayatımı buna göre yapıyorum. Ben haftanın yedi günü buradayım. Pazar dahil atölyeye geliyorum.

Çalışmaya erken başlıyorsunuz diye biliyorum.

Evet, erken burada olmaya gayret gösteriyorum. Ustalardan o disiplini aldık. “O kepenk her gün açılacak” düşüncesini işlemişlerdi. Ben buraya işim olmasa da kitap okumaya geliyorum. O disiplini seviyorum. İnsanlar sanatçısın, çok bohem bir hayatın var zannediyorlar, ilham geldi mi yapıyoruz zannediyorlar. Ben de diyorum ki “Kim acaba o sanatçılar? Ben haftanın yedi günü burada deli gibi çalışıyorum.” Çünkü yapacak çok şey var. 100 yaşına kadar yaşasam bile zaman yetmeyebilir.

Sanatçının “Gate to Quantum” isimli eseri, New York’un en önemli ve köklü sanat fuarı olan The Armory Show’da sergilendi. Eser 170x80x55 cm boyutlarında ve akrilik üzerine oto boyası kullanılmış.

BUGÜNE ULAŞAN BAŞARININ TEMELİ DİSİPLİNDE

Bugünden geriye dönüp o defteri tutan gence baktığınızda, onu başarıya ulaştıran en büyük neden sizce hangisi?

En önemlisi disiplin. Bana insanlar “Çok mütevazısın” derler. Tek mütevazı olmayacağım yer o disiplin gerçekten. Sorumluluk ve disiplin konusunda mütevazı olmuyorum. Louis Vuitton gibi dünya markası ile çalıştık. Onların davranış biçimleri ve yaklaşımlarını görünce dünya markası olmanın şans olmadığını gördüm onlarda.

Eserlerinizi yaparken nelerden besleniyorsunuz? Hayat mı, hayaller mi, planlar mı?

Ben çalıştıkça motive oluyorum. Sergi görmekten, bakmaktan çok besleniyorum. Bir ustam “Ne yapmayacağını bilmek için o kadar çok bakacaksın ki” derdi. O yüzden bakmayı, görmeyi, gezmeyi severim. Çalışmak ve atölyede olmak beni besliyor. Ben bir iş yaparken o iş sırasında 10 tane daha iş çıkıyor. Durunca hiçbir şey yapamıyorum. Aynı yerde de duramam. Tatilde üç günden fazla aynı yerde kalamam. Ya atölyeyi özlerim ya da başka yere gitmek isterim. Bütün seyahatlerimi genellikle motosikletle yapıyorum. Avrupa’yı gezdim neredeyse motosikletle. Pandemi öncesi 12 ünlük seyahat yapmıştım. 12 günde 12 ayrı ülkeye geçtim.

Heykellerinizde öne çıkan duygular neler oluyor?

Üniversiteden itibaren soyut çalışmaya yöneldim. Hayatımda bir kere figüratif iş yaptım. O da üniversitenin birinci sınıfında yapmam gerekiyordu.

Seçkin Pirim’in The Armory Show’da sergilenen eserlerinden, “Paper Cut”.

Benim derdim duyguyu yakalamak

Neden tercih ettiniz soyut çalışmayı?

O zamanlar kafamdaki şu idi ve hala da aynı duygunun peşindeyim aslında… Figüratif bir işin izleyici ile ilişki kurması daha kolay. Bakıyorsunuz tuvalin üzerinde ağlayan kadın varsa “Burada üzüntü, hüzün var” diyorsunuz. Benim sorum şuydu kendime, “Birisi aynı duyguyu soyut bir işe bakarak yakalayabilir mi? Sen soyut bir işe bakıp ‘Ne kadar duygusal bir iş’ ya da ‘İçimi çok burktu’ diyebilir misin?” O duyguyu yakalamak benim derdim. Bunu da ilk defa beş yıl önce ABD’de New York’ta bir sergide yakaladım. Orada “Hipokondriyak” diye bir sergi yaptım, hastalık hastası. Bende hastalık hastalığı vardı ve onun üzerine bir sergi yapmıştım. Açılış günü, dışarıda duruyorum. Keyfim yerinde. Galerici geldi dedi ki “İzleyicilerden biri seni tanımak istiyor”. Bir kadın çıktı dışarı, Amerikalı. Ağlıyordu. Geldi bana sarıldı. “İyi misiniz?” diye sordum. “Aşağıda bir işiniz var duvarda. Onun karşısına geçtim. Yaklaşık yarım saat karşısında durdum ve niye olduğunu bilmeden ağlamaya başladım. Bendeki duygusundan dolayı size sarılmak istedim” dedi. İlk defa orada başardım bunu.

Peki, sizce sanat kimin için yapılmalı?

Ben ilk başta kendim için yapıyorum. Sanatla uğraşmazsam yüksek ihtimalle akıl hastası filan olurdum diye düşünüyorum. Önce kendimi tedavi için uğraşıyorum. Sonrası tabii bütün insanlık için. Bunu (eserini gösteriyor) alıp dışarıya bir sergi yaptığınız zaman, o kendi özgürlük alanını yaratıyor. Dediğim gibi onunla ağlayan oluyor, bağ kuran oluyor. Artık o kendi özgürlüğüne kavuşuyor. İş, senden bağımsız dünyayı dolaşıyor. Sanatsız bir dünya aklımın ucundan geçmiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tek mütevazı olmayacağım yer o disiplin gerçekten. Louis Vuitton gibi dünya markası ile çalıştık. Onların davranış biçimleri ve yaklaşımlarını görünce dünya markası olmanın şans olmadığını gördüm onlarda.

Önümüzdeki dönem projelerinizi dinlemek isteriz sizden. Sanırım kısa bir süre sonra Maldivler’deki bir adanın girişine sizin yapacağınız heykel konacak… 40-45 metre yüksekliğinde olacak bir heykelden bahsediyorsunuz. Nasıl bir çalışma bekliyor bu güzel adaya gidecek olanları?

Ruhsal ve bedensel sağlık üzerine bir otel için yaptım bu çalışmayı. Mevlana’nın eteğinin dönüşünden bir form tasarladım. Heykellerin içine girme duygusunu seviyorum. Maldivler’deki heykelin içinden adaya çıkıyorsunuz. Şöyle anlatmaya çalışayım… O adaya, otele, ruhsallığını orada toparlamak üzere bir benlikle geliyorsun. Ama o benliğini geride bırakıp o heykelin içinden geçtikten sonra yeni bir benlikle oraya girmiş oluyorsun.

Uzun süredir ülkemizde sergi açmıyorsunuz. Bize yeni sergi müjdesi verecek misiniz?

Evet, 6-7 yıldır kişisel sergi açmamıştım Türkiye’de. Antik kentleri çok seviyorum. Gezmediğim antik kent kalmadı diyebilirim ülkemizde. Şimdi, Türkiye’nin çok sevdiğim ve önem verdiğim üç antik kentinde aynı anda açılacak bir sergi hazırlığındayım. Yüksek ihtimalle mayıs ayında açılacak ama aralık ayında tanıtımını yapacağız.

Hangi kentlerde açılacak sergiler?

Afrodisias çünkü dünyanın ilk heykeltıraşlık okulu oradaydı. O nedenle benim için çok önemi var. Diğer kentler de Leodikya ve Pamukkale. Bu üç kent arasında tur olacak. Altı sekiz ay sürecek bir sergi olması planlanıyor.

Çin Ulusal Sanat Müzesi, Eczacıbaşı Vakfı, İstanbul Modern, Odunpazarı Müzesi, Elgiz Müzesi… Eserleriniz hem ülkemizde hem de yurt dışında çok önemli koleksiyonlarda yer alıyor. 100 yıl sonra, bu eserleri gören kişilerin ne hissetmesini, ne düşünmesini arzu edersiniz?

Ben, hayatta olmayan sanatçıların işine baktığım zaman onların hayatını çok merak ederim. Beni heyecanlandıran bir işse hemen sanatçının geçmişini incelerim. Hayatları beni çok etkiler. O yüzden biri eserime baktığında takılsın, beni merak etsin, “Bu adam ne yapmış?” desin isterim.

Siz “Kuzguncuk’ta doğdum” diyorsunuz ya benim de doğuşum Çin. Sumi-e ile orada tanıştım ve her yıl giderdim pandemiden önce. Oranın dokusunu bildiğim için sizin kabul görmeniz çok büyük olay.  Eserlerinizin Çin Ulusal Sanat Müzesi’ne girmesi nasıl oldu, anlatır mısınız?

Aslında çok ilginç. Çin sanki benim vatanım gibi oldu. Orada acayip meşhur oldum. Bundan 7-8 sene önce Şangay’da bir sanat fuarı oldu. “İşlerinizi koyar mısınız?” diye bir davet gelmişti bana. Ben de oraya eserlerimi götürdüm. Çin Ulusal Müzesi de işlerimi satın aldı. Sonra aradan bir beş sene geçti. Pandemiden önceki sene çok önemli bir tasarım fuarı vardı yine Şangay’da. Oranın girişine 10 metrelik iş istediler, tasarımsal işler de istediler. Bir baktım yanında Zaha Hadid var. Dünyanın en önemli tasarım fuarlarından biri. İki tane ödül veriliyormuş. Birini Zaha Hadid’e verdiler birini bana. Ertesi gün billboardlarda benim fotoğraflarım vardı. Yolda yürürken herkes beni gösterip fotoğraf çektirmek istiyordu. Çin öyle kendiliğinden gelişti. Pandemi olmasaydı çalışmalar yapacaktık. Herhalde hayatımda Şangay’da çektirdiğim kadar fotoğraf çektirmemişimdir.

RENK KULANIMI DOĞAL olarak GELİŞİYOR

Biraz da renklerden bahsedelim mi? Maviler, kırmızılar yoğunluk kazanmış eserlerinizde. Sanatsal bir çözümlemesi var mı bu tercihinizin?

Sıklıkla “Heykellerinizde siyah, mavi, kırmızı, beyaz var. Neden başka renk yok?” diye soruyorlar. “Bilmiyorum” diyorum, hakikaten bilmiyorum. O kadar doğal olarak gelişiyor ki her şey. Üniversitede mesela rockçı gençlik olarak metal dinliyoruz, simsiyah giyiniyoruz. Başka renk olamaz hayatımızda filan diyoruz. Heykellerimi siyaha boyuyordum. Bir gün Beyoğlu’nda yürüyordum. Vitrinde mavi tişört gördüm. Mavinin tonuna bayıldım. Bir yandan da “Rockçı mavi giyer mi?” konusu var ama aldım o tişörtü ertesi günden itibaren giydim ve ondan sonra eserlerimi maviye boyamaya başladım. Hayatımın çok sakin bir dönemi vardı. Bir iki senemi hakikaten ermiş gibi geçirdim. Heykellerimin hepsini beyaza boyadım. Bu renk sorusu çok gelince, bir konferansta “Hayatımda hiç yapmayacağım bir renge boyayacağım bir heykelimi ve duygusunu merak ediyorum” dedim. Bendeki etkisini hissedeyim diye. Öyle bir renge boyadım ki mosmor. Bir daha da boyamam hakikaten.

Etkisi ne oldu?

Bazıları çok beğendi. Biri aldı hatta bir daha o renkten yapmam diye. Yapmam da. Güzel ama ben değilim o renk..

Seçkin Pirim, Maldivler’de Gürallar Grup’un açtığı Joali Resort isimli otelin girişine bir bina tasarlıyor. Mevlana’nın eteğinin dönüşünden esinlendiği heykelin içinden geçilerek otele girilebilecek.

Öğrencilik yıllarınızdan itibaren tüm sanat hayatınızın cümlesinin Mevlana’nın “Birden bütüne” sözü olduğundan bahsetmişsiniz bir söyleşinizde… “Bir ve bütün” arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?

Liseden itibaren Mevlana’ya meraklıydım. Mevlevihane’ye giderdik, dönerdik.

Nereden geldi bu merak?

Onu da bilmiyorum. Ama Neyzen Tevfik, bizim akrabamızmış. Ben bir gün onun fotoğrafını buldum evde. Anneme sormuştum. Okumaya, araştırmaya başladım. Sonra da ney çalmaya. Merak ettikçe, okudukça Mevlana’nın felsefesini çok sevdim tabii ki. Mesnevi’de “birden bütüne” sözü çok hoşuma gitti. İki şekilde bunu kullanmaya başladım. Bir üretim biçimi olarak ve mental olarak. Bütün işlerim doğallığıyla çıkar. Sergilerin konusu genellikle benim kendi içsel dertlerim. Toplumsal dertlerden çok içsel dertler. Ama içsel dertleri açmaya başladığın zaman görüyorsun ki toplumun sende yarattığı etkiler, bu içsel derde yol açıyor. Mutlaka benim şu anda dert edindiğim belki çok kişisel bir konu bile dünyanın bir yerinde bir kişinin daha derdi olabilir. Ki öyle olduğunu düşünüyorum. Kelebek etkisi gibi… Bu derdi bitirmeye başladığın zaman birden bütüne doğru gidiyorsun. Bütün çok önemli. Bir, daha da önemli. İşlerimde katmanların her biri birer birim eleman, hepsi bir araya gelince bütünü oluşturuyor.

Son dönemlerde “dijital sanat ile birleştirilen heykel çalışmaları da görüyoruz. Dijital sanat ya da NFT’de kendinizi nerede hissediyorsunuz?

Ruhuma soruyorum soruyu. Birçok NFT yapan firma bana geldi, düşünmediğimi söyledim. Oradaki duygum da şöyle; şu an için bana çok para odaklı imiş gibi geliyor. Bakıyorum, bu bir sanatçının çıkardığı üretim biçimi değil. Eskiden sürrealizm, kübizm çıkmış. Onlar bir sanatçının çıkardığı, kafayı sanat üzerine yorduğu, tamamen sanat camiasından gelen akımlar. NFT öyle değil. Falancanın NFT’si şu kadar milyon dolara satıldı diye geliyor. Ama NFT’yi daha iyi anlayıp “Bu aslında sanal ortamda bir şey yaratmak. Bunu kendi işimle acaba nasıl kullanabilirim? Bir deneyeyim, merak ettim” duygusunu hissedersem bir gün yaparım. İçime sindiği gün yaparım. Sırf yapmış olmak için yapmam. Benim derdim, sanatım, heykelim!