Mayıs20 , 2024

Gazeteci olsaydı haberini yapacağı hayatların öykülerini yazıyor

İlgili Yazılar

25. Sadri Alışık Tiyatro & Sinema Oyuncu Ödülleri Adayları Açıklandı…

Türkiye’de tiyatro-sinema dallarında en uzun soluklu ve sadece ‘oyuncu’...

Bilge böceklerden çiğ insanlara kendine gelme çağrısı

Avucumuza zor sığan Golyat böceğinden başlayıp toplu iğne...

Masalların tarihinden tarih olan masallara

Marina Warner, Bir Zamanlar Bir Ülkede kitabında, özellikle peri...

Emrah Yücel resimlerini okuma kılavuzu

Yazı: Prof. Dr. Uğur Batı “Yusuf suresini anlatıyorsanız, bir kuyu...

Resim inceleme: Sokrates’in Ölümü

Ressam Jacques-Louis David, ABD’nin New York şehrindeki Metropolitan Müzesinde...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Üçüncü kitabı “Peri Kızı Af Buyrun” 2019’da Can Yayınları tarafından yayımlanan Polat Özlüoğlu, roman ve oyun da yazıyor, “Keşke her türde yazabilsem” diyor. Durmadan yazan ve okuyan Özlüoğlu, okuduklarını, herkesin kendi dünyasına kapandığı bu zor zamanlarda sosyal medyadan paylaşarak daralan dünyalarımızı genişletmeye yardımcı oluyor. 

 

SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN

Edebiyatımızda öykünün verimli zamanlarını yaşıyoruz. Bazı yayınevlerinin ağırlıkla öykü yayımladığı, pek çok ilk kitabın çıktığı zamanlar. Güzel zamanlar. Evet; dünyayı saran salgına, salgının yol açtığı maddi manevi kayıplara, içimizi karartan her habere rağmen öyküler durmak bilmeden aktığı için güzel zamanlar. Yoksa her çağ -aynı insan gibi- içinde iyilikle kötülüğü birlikte taşımaz mı? Charles Dickens’ın dediği gibi: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü.”
Belki de edebiyatın dünyaya çare olduğunun fark edildiği zamanlar… Çünkü edebiyat, daralan evrenimizi genişletiyor, bizi diyar diyar gezdiriyor, hayatlarımıza yeni karakterler ekliyor, bize yaşamadığımız hayatları yaşatıyor… Bu yüzden sadece iyi yazarları okumakla kalmıyor, onların okuma izlerini de sürüyoruz belki. Bu genişliğe ermek için. Edebiyat çemberini tamamlamak için.
Öykücü Polat Özlüoğlu ile tanışmamız daha eski. Ama içerilere kapandığımız bu zamanlarda, pandemi döneminde artan yoğunlukla okurunu, sosyal medyada çok güzel kitaplardan haberdar ediyor. Uzun, oylumlu öykülerin yazarı Özlüoğlu, okurluk deneyimini de uzun uzun paylaşıyor. Kitabın bam telinden, kendisini nereden yakaladığından, kahramanlarının merak uyandıran yanlarından söz ederek. Belki çember tamamlanıyor; Özlüoğlu’nun öyküleri de yeni okurlara ulaşıyor.
İlk kitabı “Günlerden Kırmızı”, 2015’te NotaBene Yayınları’nca yayımlanmıştı. “Hevesi Kirpiğinde”, 2017’de geldi. Onu daha geniş okur kitlelerine ulaştıran, ismini Murathan Mungan’ın koyduğu “Peri Kızı Af Buyrun” ise 2019’un en dikkat çekici eserlerindendi. 10 Ekim Ankara katliamından cumartesi annelerine, Maraş’a, Dersim’e dek toplumsal trajedilerle yoğrulan iki kitabının ardından gelen “Peri Kızı”, toplumsal cinsiyet meselesine yoğunlaşıyor. Kadınlar, LGBTİ+’lar; her çağın ötekileri. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu Özlüoğlu, gazeteci olsaydı haberini yapacağı hayatların öykülerini yazıyor. Bir yandan roman ve oyun da çalışıyor. Üretken bir yazar. Bankacılıktan arta kalan tüm zamanını okuyarak ve yazarak geçiriyor. Hiç acele etmeden, hikayeyi bir çırpıda bağlama telaşına düşmeden, kahramanın derinliklerinde dolaştığı uzun hikâyeler anlatıyor bize. Bu uzun, derin, geniş öykülerin yazarını uzun, derin, geniş geniş tanımak gerek diye düşündük. Edebiyat yolculuğunu kendisiyle enine boyuna konuştuk.

 

Öyküye akraba radyo metinleri

Üniversitede gazetecilik okudunuz ve mesleği, kısa bir süre radyoda yaptınız. Ne zaman, hangi radyoda çalışmıştınız?
Radyoların ülkemizde popüler olduğu zamanlarda çalışmaya başlamıştım. Radyo35’te yaklaşık dört yıl pek çok program yaptım.

Radyo deneyimi size ne kazandırdı?
Yazmaya ilk orada başladım. Metinleri kendim hazırladığım için özellikle gece programlarında bol okuma ve yazma deneyimi edindim. Sadece bir şarkı seçip onu sunup çalmak değil; hikayeler, şiirler, anlatı metinleri ile hazırlandım. Elbette müzik konusunda muazzam bir kaynaktı radyolar. Müziğin de en verimli olduğu, hala dinlediğimiz ‘80’ler, ‘90’lar popu dahil, diğer türlerin de tavan yaptığı zamanlardı. Kaliteli şarkılar, kaliteli sözler, kaliteli müzisyenlerin devriydi.

Gazetecilik bir yazı mesleği. Yazıya dair ilginiz mi etkili olmuştu bölüm seçiminde? Sonrasında bankacı oldunuz, meslek tercihiniz nasıl değişti?
Okumayı söktüğümden beri kitaplar bütün dünyamdı. İnsan okumayı hayatının odağına yerleştirdikten sonra ister istemez yazmaya da meylediyor. Daha ilkokulda yazıp resimlediğim ve kapağını bile yaptığım küçük kitaplarım var. Kısa öykü denecek metinler hatta romanlar bile yazmışım. Gazetecilik, yapabileceğimi düşündüğüm bir meslek olsa da üniversite yıllarında radyo ile tanışınca her şey değişti. Ege Üniversitesinde kapalı devre yayın yapan stüdyomuz vardı. Eğitimlerimizi orada alırdık. Sesimin mikrofonda güzel bir tını bıraktığını keşfeden hocalarım sayesinde radyoculuk mesleğinin cazibesine kapıldım.

Peki, öykü yazmak, bu sürecin neresindeydi? Nasıl başladınız, ilk neler karaladınız?
Programlar için sürekli bir şey karalıyordum. Kısa kısa metinler, anlatılar diye adlandırabileceğim şeyler. Şiir de bu dönemde hayatımda etkin bir şekilde yer alıyordu. Hala da şiir yazmayı değil ama okumayı severim. Öykü yazmak ise hep karaladığım metinlerin özünde saklıydı. Öykü olduklarını bilmiyordum ama yine de bazen eski defterleri karıştırınca basbayağı bazıları öyküye meyleden metinlermiş, öyküye akraba.

Başlangıçta yazdıklarınızı paylaştığınız ustalarınız var mıydı?
Ciddi anlamda öykü yazmaya sevgili hocam Selda Uzunkaya ile başladım. Onun sayesinde öykünün abecesini öğrendim. Okuyarak ve yazarak öykü ile hemhal oldum. Her hafta bir şeyler yazma disiplinini bana kendileri aşılamıştır. Yazarlık yetenek gerektirir az biraz da olsa ama esas iş disiplindir. Yazma disiplini sayesinde yazar olur insan. Yoksa gerisi teferruattır.

“Öyküyü bir mimar gibi inşa ediyoruz”

Kitap dosyanızı oluştururken belirlerken belirli ölçütleriniz var mı? Örneğin tematik bir bütünlük, dil bütünlüğü gibi… Murathan Mungan, kitabın da bir mimari yapısı olduğunu söyler.
Murathan Mungan ne güzel söylemiş. Aslında başlarken belirli bir tema olmasa da nedense, yazmaya başladıktan sonra devamında gelen öyküler, diğerlerinin peşinden koşturan ya da diğerlerine akraba konulardan yola çıkmış oluyor. Bunu bilinçli yapmasam da sanırım, kafamdaki öyküler o temaya doğru kayıyor. Dil bakımından da yazdıkça kazanılan bir bütünlük elde ediyorsunuz zaten. İlk kitaptan bugüne her yazdığınızda dilin değiştiğini, dönüştüğünü ve zenginleştiğini görmek haz veriyor. Evet, bir mimar gibi öyküyü konu, karakter, dil, üslup, mekân ve zamansal bir yapıyla kelime kelime inşa ediyoruz.

Murathan Mungan demişken en çok sözü edilen kitabınız “Peri Kızı Af Buyrun”un isim babası kendisi. Bunun hikayesini anlatır mısınız?
Tesadüf eseri tanıştık kendisiyle. Dosyam olduğunu öğrenince ismini sorup kitaptaki öykülerin isimlerini merak etmişti. Sağ olsun, Peri Kızı Af Buyrun’u duyunca hemen “Kitabın ismi bu olmalı” dedi. Çok özel bir andır benim için onunla tanışmam ve kitabımın ismini de onun koyması. Güzel bir anı.

“Yazarın cinsiyeti olmaz”

Peri Kızı Af Buyrun, yarattığı öykü dünyasıyla, karakterleriyle çok konuşuldu. Ben de okuyunca demiştim ki, “Bir erkek olarak kadın dünyasına bu kadar içeriden bakabilmiş, kurgusuyla ve diliyle kadın bakış açısını yaşatabilmiş olması büyük başarı.” Sonra baktım ki benzeri yorumlar hep yapılmış. Soruyu şuradan soracağım; yazara dair ezberlenmiş ilk kabul hep, deneyimlediği, birebir yaşadığı şeyleri yazdığıdır. İşin yaratma, kurgulama, empati kurma boyutları genellikle ihmal edilir ki bunlar edebiyatı sanat yapan boyutlardır. Peri Kızı’nda bu genel ezberi nasıl bozdunuz?
Bu soruya en başta şu çok basit cevabı vereceğim. Ben yazarın cinsiyeti olduğuna inanmıyorum. Yazar erkek ya da kadın değil, sadece yazardır. İster deneyimlediği, ister hayal ettiği, kurguladığı, ister bildiği bir şeyi yazsın, yaratsın. Kafka Amerika’ya gitmeden o muhteşem kitabı yazmıştır. O zaman ne ansiklopediler ne de Google vardı. Yani hayal gücü pek çok şeyi mümkün kılar. Bir de tabii empati duygusu, gözlem ve dinlemeye özel merakı olmalı, yazmak ihtiyacı hisseden kişilerin. Çünkü dinlemek, gözlemek de yetenek ve sabır gerektirir. İnsanların yerine kendinizi koymaya çalışınca başka kapıların aralandığını görürsünüz. En basiti, yoldan geçen birini izleyip gözleyin ve onun yerinde olduğunuzu hayal edin. Bakalım nasıl bir öykü çıkacak ortaya; o insan nereye gidecek, nerede durup nerede soluklanacak? Oyun oynamak gibi yazmak… Bir de yazmak için okumak gerekir demeyi ihmal etmeyelim. İnsan okumadan yazamaz. Ne kadar okursanız o kadar zengin bir dünyanız, kelime dağarcığınız ve hayal gücünüz olur.

Okuma kısmını ayrıca soracağım ama “yazarın cinsiyeti”ni es geçmeyelim. Eril dil kullanmamaya gayret etmeniz, genel geçer cinsiyetçi dille bir mücadele mi?
Bütün öykülerimde dil konusuna özen göstermeye çalışırım. Eril dille yazılması gereken, konunun bunu gerektirdiği, yeraltı edebiyatı gibi eserler de mevcut olmakla birlikte, artık çok başka bir dünyada yaşıyoruz. Genel geçer ortalama bir cinsiyetçi zihinle yazılan eserler o kadar sırıtıyor ki ister istemez mesafe koyuyorsunuz metinle aranıza. Çünkü artık dişil bile değil, daha cinsiyetsiz, daha nötr bir dile doğru evriliyoruz. Bunun en güzel tanımlamalarını elbette dilbilimciler ve eleştirmenler yapacaktır eminim. Ben sadece yazarken biraz daha dikkatli ve özenli olmak gerektiğine inanıyorum.

Gazeteci olsaydınız haberini yazacağınız olayların öykülerini yazıyorsunuz. “Gazeteci bakış açısı – öykücü bakış açısı” arasında bir alışveriş var mı?
Elbette var. Hayata biraz daha fazla merakla bakıyorum sanırım. Daha dikkatli dinliyorum insanları. Haberleri, kitapları daha özenli okuyorum. Biraz hayatın terazisinde hislerimi ve zihnimi vicdan ve merhamet duyguları ile tartmaya çalışıyorum.