Safa Önal’ın olağanüstü temposunu ve akıl almaz üretkenliğini anlatmak için rakamlar iş görüyor. 1973-74 sezonunda on dört senaryo yazıp sekiz yönetmenlik yapan Önal’a zaman nasıl yetmiş, anlayamıyorsunuz. Evinden âdeta firar ederek, tüm yapımcılardan kaçarak otele kapanıp beş günde senaryo yetiştirmesi, çekim esnasında ölmüş martıyı Türkan Şoray’a belli etmeden kucağına verip filmi tamamlaması, kitaplardan, şiirlerden, şarkılardan, sazlı sözlü mekânlardan geri durmaması onun alâmetifarikaları.
Sinemamızın öyküsünü bir yönetmenden, oyuncudan, kurgucudan, ışıkçıdan, figürandan hatta paraları bastırıp bastırıp hukuki boşluğun da etkisiyle filmin sahabısı olan yapımcıdan dinleyebiliriz. Muhtemelen çok şey de öğreniriz. Bakış açısının değiştiği oranda sinemaya hayranlık duyabilir, öfkelenebilir ya da sinemadan tiksinebiliriz. Gene de hikâye sahibinin anlatmasının yerini tutmaz herhalde hiçbiri. Hele de kendisi öncelikle bir hikâyeciyse ve filmleşmiş dört yüz senaryosuyla Türk sinemasının hikâyesini bir başına anlatacak kudretteyse…
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Safa Önal kitabı, Lütfi Akad’ın anılarıyla birlikte sinemamızın en önemli metinlerinden. Ahmed Haşim’in mısrası kitabın ön adı olarak gönlünüzü hemencecik ele geçiriyor: “Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti.” Gamlı, hüzünlü, huzurlu… Tıpkı eski filmlerdeki gibi. Safa Önal’ın derslerini takip eden Yasemin Arpa, ellerimiz kabarırcasına alkışladığımız bir vazife vermiş kendisine: Aklımıza gelebilecek bütün büyük oyuncularla, yönetmenlerle çalışmış, dost olmuş, darlık günlerinden varlık günlerine yazmış da yazmış, buna rağmen ironinin daniskası bir şekilde emekli olamamış, kâğıt üstünde işsiz gözükmüş duayen Safa Önal’ın karşısında kamp kurup bir sorusuna bin cevap almış.
Nehir söyleşi akmış akmış, koca bir denize dökülmüş. Unuturum endişesiyle şimdiden söyleyeyim; soruları, soruş şeklini, bir bütünlüğe ulaşma becerisini bir hayli eksik buldum. Truffaut-Hitchcock söyleşisini kerteriz aldığımızda bu iş çok daha iyi yapılabilirdi. Her şeyi geçtim; Ah Güzel İstanbul ve Vesikalı Yarim gibi hemen hepimizi birleştiren şaheserlere daha ciddi yer ayrılabilirdi. Sinema kadar edebiyatın da yer aldığı söyleşide, gece hayatı, kulüpler, gazinolar, oteller rol çalıyor. Kadın erkek ilişkilerinin yörüngesinden çıkmak üzere olduğu günümüze nazaran sinemamızın yıldızlarının (Ayhan Işık, Sadri Alışık, Filiz Akın…) mazbut, eşlerine sadık ve aşık olduklarını Safa Önal’ın şahitliğiyle öğrenip seviniyorum.
Yaşlı Safa Önal, yaşlılığından ve medeniyetin evrildiği noktadan pek hoşnut değil. Vaktiyle zamanı kendisine yetiremeyen rekortmen senarist, insan ömrünün uzamasının kendisine ve dünyaya sefaletten başka bir şey getiremeyeceğini düşünüyor. Tek bir isim ve varlık içinde ömür sürsek de içimizde birbiriyle çatışan çok fazla kişi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Çocuk benle ihtiyar ben birbiriyle iyi geçinecek mi şimdiden meraklanıyorum.
Hukuk ve siyasal bilgiler mezunu, çocuğunun sinemaya dalıp gece vakti eve gelmesine ses çıkarmayan Kaymakam Ahmet Fahrettin Bey, yazar Safa Önal’ın gözünün yaşına bakmıyor ve yırtıyor yazdıklarını. Yamalı pantolonla ölen şair-i azam Abdülhak Hamid’i örnek veren babayı da anlıyorum bir baba ve oğul olarak. Tarihin garip cilvesiyle aynı baba, romanını yayımlatmak üzere yollara düştüğünde oğlunun forslu adını kullanıp gururlanıyor. Babalar ve oğullar… Akıl almaz muamma.
Gerçeği perdelemek için sıklıkla kullanılan nicel verilerle başım hoş olmasa da Safa Önal’ın olağanüstü temposunu ve akıl almaz üretkenliğini anlatmak için rakamlar çok iş görüyor. 1973-74 sezonunda on dört senaryo yazıp sekiz yönetmenlik yapan Önal’a zaman nasıl yetmiş anlayamıyorsunuz. “Meslek hayatımın dört yüz gecesi” diye vurguladığı geceler hürmetine bahsedebiliyoruz Yeşilçam’dan.
“Benim belli bir yere varmamdaki en büyük etkendir” diye karısına hakkını teslim ediyor, sevgisini, hürmetini gönül dolusu sunuyor. Söyleşi boyunca talihsiz bir ayrılık olduğunu iliklerimize dek hissettiğimiz Reya Önal’la ilişkisi kolay rastlanır cinsten değil. Çocuk istemeyen Reya Hanım’dan ayrılıp çocuğu olsun diye telaşla evlenen Safa Bey, farklı bir senaryoda Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun olabilirmiş.
Sanki kendi hayatını yankılarcasına Lütfi Akad’la verimli iş birliklerinden, Vesikalı Yarim gibi muhteşem bir imkânsız aşk filmi dünyaya geliyor. Halil ile Sabiha’yı çocuk fikri değil, vaktiyle Halil’in kurduğu yuva ve Sabiha’nın savrulduğu dünya ayırıyor.

Evinden âdeta firar ederek, tüm yapımcılardan kaçarak eşi yanında otele beş gün kapanıp senaryoyu yetiştirmesi, çekim esnasında ölmüş martıyı, Türkan Şoray’a belli etmeden kucağına verip filmi tamamlaması, kitaplardan, şiirlerden, şarkılardan, hatta sazlı sözlü mekânlardan geri durmaması, bir yazı makinesi olan Safa Önal’ın alâmetifarikaları.
Senaristimizin Şehzadebaşı sevgisi, Cağaloğlu-Beyoğlu arasındaki sonsuz mesaisi, İstanbul’u söyleşinin karakter oyuncularından biri kılıyor. Ailesindeki kişileri minnetle, rahmetle anıyor. Cuma günleri fukaraya ücretsiz bakan amcası Cemal Zeki Önal, anne ve babasıyla birlikte kahramanları arasında. Sezen Cumhur Önal ismini görmek “aaaaa” şaşkınlığıyla iç içe okuru gülümsetiyor. Falanca ressam Burçin Orhon’un babası; filanca kadın, Şerif Muhitin Targan’ın baldızı; buncağız, Reşat Nuri’nin kızı; şu, Fenerbahçe kalecisi; bu, Selahattin Pınar’ın yengesi; şu, Peyami Safa’nın sekreteri; bu falankeşin yakını derken filmlerin ve edebiyatın yanında bir de insanlar galerisinde gezdiriyor bizi Safa Önal.
Cemal Gürsel izlemese Susuz Yaz diye bir filmden haberimiz olmayacakmış, Jeyan Mahfi dehası devreye girmese, başrol oyuncusu sessiz kalacakmış, spor yazarlarının piri İslam Çupi’nin öyküsü Safa Önal’ın yönettiği Yelpaze dergisinde çıkmış, Murat Menteş, Yeşilçam sinemasını yerden yere vurarak senaristimizin kalbini kırmış, yapımcı İrfan Ünal, kendisini arayan Safa Önal’ı “Para isteyeceksen vermiyorum” diye terslemiş… Büyük başlıklarının ve merkezinin olmaması söyleşi için bir ölçüde zayıflık ve kusurken böylesi bir eski zaman magazinin dile gelmesi açısından (belki de hesaba katılmamış) önemli bir başarı.
Çok eskiden rastlaşacaktık…
