Çocukluğunu Iğdır’ın doğasında geçiren Cebrail Ötgün, sanat yolculuğunu rastlantılarla ama kararlılıkla şekillendirdi. Ötgün, malzemeyi yalnızca bir araç değil, düşüncenin kendisi olarak görüyor; süreç odaklı yaklaşımıyla her işinde yeni bir sorgulama alanı açıyor. Ankara’nın daralan sanat ortamına rağmen eleştirel tavrıyla konforu değil, gerilimi tercih eden bir duruş sergiliyor.
SÖYLEŞİ: DR. MİNE BİCAN
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Sanat, kimi zaman bir üretim biçimi değil; direnmenin, sorgulamanın ve hatırlamanın yolu olur. Bu yaklaşımı benimseyen sanatçılardan biri de Cebrail Ötgün. Çocuklukta doğayla kurduğu bağ, bugün eleştirel bir sanat pratiğine dönüşüyor. Malzemeyi yalnızca bir araç değil, düşüncenin ta kendisi olarak gören Ötgün, atölyesini de içsel bir yolculuğun kapısı olarak tanımlıyor. Taşrada da merkezde de üretmiş biri olarak sanatçının gücünü bulunduğu yerden değil, kendi diline ve ısrarına sahip çıkmasından aldığını vurguluyor. Onun için sanat, yüzeyselliğe karşı bir hafıza alanı; geçmişi, bugünü ve geleceği aynı anda sorgulatan bir direnç biçimi.
Sanatçı Cebrail Ötgün ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, sadece bir sanat pratiğinin değil, aynı zamanda bir düşünme biçiminin de izini sürüyor. Malzemeyle, mekânla, imgelerle kurduğu ilişki kadar, hayata ve insana dair sorgulamalarıyla da dikkat çeken Ötgün, hem üretim sürecine hem de güncel meselelerle kurduğu bağa samimi ve net bir dille ışık tutuyor. Bu söyleşi, sanatın sadece sonuç değil süreç olduğunu hatırlatmak isteyenler için.

Sanat alanına ilginiz nasıl başladı? Sizi bu alana çeken belirli anlar veya kişiler var mıydı?
Iğdır Karakoyunlu doğumluyum. Köyde yaşadım, ilçede (Iğdır) okudum; çocukluğum hayvanlarla ve tarla tapanla geçti. Dört mevsim, dört rengin havasını derinliğine soludum. Bu süreçte tabii ki her çocuk gibi ben de bir yeteneğimin olup olmadığının farkında değildim. Ama çobanlık yaptığım ya da tarlada çalıştığım zamanlarda, güneşin, yağmurun veya doğanın değişimine bağlı olarak günün farklı saatlerinde oluşan ışık oyunlarını, gölge ve nesneleri bir şeylere benzettiğimi, onları zihnimde tamamlayıp çeşitli yaratıklara veya tanıdık nesnelere dönüştürdüğümü hatırlıyorum. Mesela bir yaprak ve gölgesini bir kuşa benzetiyordum; tavuğa ya da çevrede görebildiğimiz herhangi bir nesneye, canlıya. Çamuru biçimlendirmek, ağaç parçalarını bıçakla kesip birbirine bağlamak, çubuk, sopa yapmak, birleştirip bazı biçimler yapmak çalışmaktan arta kalan zamanlarımın uğraşlarıydı.
İlk hatırladığım, ilkokul öğretmenimin birinci sınıfta, o zamanlar sarı defterler vardı – burada da görseli var – çizgili defterin üzerine, abc’ye geçmeden önce eğri çizgiler, düz çizgiler, yatay çizgiler çizerdik. Bunları çiziyordum ve herhalde bahardı, dışarı çıkarmışlardı bizi, doğanın içindeydik. Öğretmenim yanıma geldi ve şöyle dedi: “Sen benden daha güzel çiziyorsun.”
Bu söz, çizim duyguma muhtemelen çok şey katmış olmalı. Yapabileceğime dair bir inanç aşılamış. Çünkü bizim oralarda, taşrada veya kültürel geleneklerimizde çocukların pek şımartıldığı, övüldüğü bir anlayış yoktu. Aile büyükleri genellikle otoriterdi ve o dönemlerde “dayak cennetten çıkma” anlayışı yaygındı. Anne-baba ve bilumum büyükler, öğretmen bile döverdi. Dolayısıyla ruh halimiz hep hatalar, beceriksizlikler bütünü gibiydi. Küçük başarılarınız övülmezdi, yapabilecekleriniz çevrede pek dikkate alınmazdı. Bu yüzden bu tür küçük teşvikler, anılarımda hep önemli yer tuttu.

Ortaokulda, resim derslerinde çizdiklerim fark edilmeye başlandı. Bir resim öğretmenim, “Sen güzel sanatlar okumalısın” dedi. O anda bunun ne anlama geldiğini pek anlayamamıştım. “Güzel sanatlar” sözünün karşılığını bilmiyordum. Lisede de bir resim öğretmenim, yaptığım resmi çok beğendi. O yıllar okulun panosunda her hafta birkaç öğrencinin çalışması sergileniyordu.
Lise yılları 1977’den 1982 yılına kadar sürdü. Tam altı yıl. Başarısız bir öğrenciydim, ama tembelliğimden ya da zekâ sorunundan değildi. Kabına sığmazlıktan, dönemin ruhundandı. Yoksa ilkokuldan ya da okuma yazma öğrendikten sonra ne bulursam okuyan, boş kağıt kalem bulsam çizen biriydim. Aynı zamanda o dönemler Iğdır’ının hem kültürel hem de siyasi ortamı, özellikle etnik çatışmalar ve sağ-sol ayrışmaları, ilgi alanlarımızı ertelememize neden oldu. Geleceğe dair umutsuzluk hâkimdi. Üniversiteye gitmenin ya da liseyi bitirmenin benim açımdan hiçbir anlamı olmadığını düşünüyordum.
Peki, üniversite eğitimine nasıl başladınız?
Üniversiteye 21 yaşına kadar giremedim. Ortaokul son sınıftan itibaren aileye haber vermeden sürekli İstanbul’a kaçıyordum. Önce amcaoğluyla, sonra tek başıma veya arkadaşlarla… Her yıl kalınca, okula gidemediğim dönemlerde İstanbul’a gidiyor, orada çalışıyordum. Aksaray, Beyoğlu gibi yerlerde; gazinolarda, barlarda, birahanelerde hatta pavyonlarda çalıştım. Bir dönem Bursa’daydım. Çelik Palas Otel, Akdoğan Otel gibi yerlerde komilik, çay bahçelerinde garsonluk yaptım.
1982-1983 yıllarında, Hacettepe Üniversitesinde Güzel Sanatlar Fakültesinin kurulduğunu, Resim Bölümü’nün açıldığını ve sınav yapılacağını bir şekilde öğrendim. Tamamen rastlantıydı. Sınava girdim ve kazandım. Öğrencilik yıllarımda çok eksiğim olduğunu fark ettim; kavramlarla düşünmek, kavramsal bir bakış geliştirmek, diğer sanat disiplinleriyle etkileşime geçmek, estetik ve sanat tarihi gibi konuların çok uzağındaymışım.
Sanatı, okulumu, hocalarımı ve Beytepe Kampüsü ortamını “cennete düşmüş gibi” sevdim. Büyük bir istek ve inançla eksiklerimi tamamlamak için işe koyuldum. Kültür şokunu atlatabilmek için arkadaşlarıma göre zamanla yarıştım desem yeridir. Benim sanatsal motivasyonumun serüveni biraz böyle gelişti: Çocukluk, gençlik ve ardından gençliğin bir parçası olarak Hacettepe’deki sanat eğitimi…

Sanat pratiğinizin temelleri için nelerden söz edersiniz?
Görme yalnızca bir beceri sorunu değil. Görmek bir bakış açısı, bir derinleşme, bir birikim meselesidir. Görme, çok yönlü bir şeydir: Hem düşünsel hem biçimsel hem de teknik yönleriyle anlamayı, oradan da derinleştirmeyi gerektirir. Benim için içe dönük bir bakış, bir keşif süreci her zaman önemli oldu. Mesela öğrencilerime de sık sık söylerim. Önce kendini bilme yollarını derinleştireceksin, sonra ötekilerle paylaşırsın. Aziz Nesin’in şu cümlesini hatırlatırım: “Ünlü olamayacağımı ve zengin olamayacağımı anladığımda çok daha rahat yazmaya başladım.” Zamanında bu sözü okuduğumda o mesaj bana çok iyi gelmişti. Ne ünlü olacaktım ne zengin… Bunu baştan biliyordum. Bu kabullenişle ilerlemek, belki çağın stratejik ruhuna aykırı gibi görünebilir; belki biraz romantik, belki geleneksel bir sanatçı duruşu gibi algılanabilir. Ama kendimi bu konuda hiç zorlamadım. Akışında yaşadım, hissettim. Kendime hiç sormadığım bir sorudur: “Neden daha çağdaş değilim?” Böyle bir hedefim hiçbir zaman olmadı. Zaten böyle hedefler bir insanı ne çağdaş yapar, ne yeni. Asıl mesele, kişinin kendi dilinde, kendi sınırlarını zorlamasındadır.
Ben süreçlere ve rastlantıya önem veririm ama aynı zamanda kurgusal bir yapım da vardır. Yani süreç, kontrolümde olsun isterim. Satranç gibi düşünürüm… Hem bir sonu bilinmeyen macerası vardır hem de sezgisel olarak birkaç hamle sonrasını öngörmek gerekir. Olası dönüşlere hazırlıklı olman gerekir. Bu da yine sürece duyulan inancın bir mücadelesidir diyebilirim.
İlham aldığınız kaynaklar ve konular neleri kapsıyor?
Buna şöyle bir yanıt vereyim. Bir söyleşide, söyleşi metninin manşeti şuydu: Sanatçının referansı yeryüzüdür.
Yani sanatçının beslendiği temel kaynak, bu dünyadır; burada geçmiş, şimdi yaşanmışlıklar, yaşananlar, burada olan bitendir. Bu referansın içinde hem doğa vardır hem de insanlığın ortak mirası olan kültürel kodlar, nesneler, olaylar, olgular… Zamanla dönüşen kültür örüntüleri, insanın iyi ya da kötü müdahaleleriyle dönüştürülmüş doğa, sanat için hep birer kaynak olagelmiştir.
Doğa, kimi dönemlerde Tanrı’nın bir mucizesi olarak görülmüş, inancın bir yansıması olarak geri planda tutulmuş, sanat eserini tamamlayan bir unsur hâline gelmiş. Kimi zaman ise doğrudan taklit edilen, biçimsel olarak yeniden yaratılan ifadelere dönüşmüştür. Biçimsel olarak doğadan referans alan ama doğayı yeni bir bakışın öznesi haline getiren Cezanne’dır. Artık mesele doğadaki görünenleri alıp birebir kopyalamak değil, kendi süzgecinden geçirerek ona yeniden bir biçim vermek önemli oldu. Jackson Pollock’a, “Eserlerinizde doğa var mı?” diye sorulmuş. O da şöyle yanıt vermiş: “Doğa benim kendimim.” Doğa her anlamda hem içsel hem dışsal gerçeklik olarak her zaman sanatçının konuları arasında olmuştur. Bende de işlerimin temelinde hem doğa hem kültürel referanslar yer alır.
Buna ek olarak aynı zamanda eleştirel olmayı, yaşanan trajedileri konu edinmeyi seviyorum. Elbette her işimde değil ama birçok çalışmamda bu konular var. Eğer bir işimde, yaşadığım döneme dair “Hayır” diyebilecek bir düşünce ortaya koyabilmişsem kendimi daha iyi hissederim. Eleştirel, politik ve güncel bir dille iş üretebilmek, benim için önemli. Bir sanatçının her zaman işlerinde gündeme dokunması gerektiğine inanıyorum.

Üretimlerinizin malzemelerini ve konularını neye göre belirliyorsunuz? Bu süreç nasıl gelişiyor? Bir projeye başladığınızda malzemeler mi önce gelir yoksa fikirler mi?
Benim için malzeme, kendi başına yenilikçi tavır değildir. Yeni bir malzeme bulmak ya da onu kullanmak bir yenilik gibi görünse de eğer onunla bir düşünce, bir karakter, bir bağlam oluşturamamışsan o zaman o sadece bir nesnedir.
Sanatın içinde bir anlam kazanması için malzemeye bir düşünce katmalısın. Yani fark yaratan, malzemenin kendisi değil, ona yüklediğin anlam ve karakterdir.
Umberto Eco bir yazısında malzeme ile ilgili şunları dile getiriyor: “Kimsenin, sanatın belirli bir malzemenin yapılandırma yöntemi olduğundan kuşkusu yoktur. Malzemeden kasıt sanatçının kişiliği, öykü, bir dil, bir gelenek, belirli bir konu, biçimsel bir sav veya ideolojik bir dünyadır.” Sanat bir kaygıyı, bir düşünceyi bir malzemeye bir yöntemle biçim verme, yapılandırma, düzen verme işidir. Sartre, ”İnsan bazı şeyler söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylediği için yazardır [sanatçıdır]” der. İşte bu, “belli bir biçimde söyleme” şekli içeriktir. Malzemeyi anlatırken aslında onun yalnızca fiziksel bir araç değil, aynı zamanda bir karakter, bir anlatı, bir tavır olduğu tespitidir bu. Benim de sanat pratiğimde kullandığım malzemelerle kurduğum ilişki tam da bu yönde. Zaman zaman kullandığım bazı malzemeler, kendi bağlamları üzerinden de düşünsel bir zemine oturuyor. Örneğin, saman, bana göre bir verimsizlik metaforuydu. Bazı üç boyutlu işlerimde de malzemeyi doğrudan bağlamıyla ilişkilendirdiğim oluyor. Modern sanat tarihi boyunca biçimcilik, estetik ve düşünce hep iç içe ilerledi. Bugün de hâlâ bu tartışma sürüyor. Biçimden yola çıkan bir sanatçı, bazen kendi niyetini bile aşan anlamlara ulaşabilir. Sanatın içinde olan biri olarak biz renklerle düşünürüz.

Çalışma mekânınızın sanatsal üretiminize nasıl bir etkisi var? Atölyenizde geçen zaman yaratımınıza nasıl katkı sağlıyor?
Benim için atölye, sadece bir çalışma alanı değil; aynı zamanda içe yolculuğun, zihnin kodlandığı, düşüncelerin ve duyguların şekillendiği önemli bir mekân. Burada hem huzur buluyorum hem de çatışmalarımla yüzleşiyorum. Atölyem geleneksel bir yapıya sahip ama içinde benim kişisel tavrım, karakterim ve ihtiyaçlarım var. Bazı sanatçılar üretimlerini küçük bir ofiste, bilgisayarda yapabiliyor. Onlar için de o alan atölyedir. Ama benim için üretim, daha fiziksel, daha dokunsal ve aynı zamanda düşünsel bir süreç. Masam, kullandığım malzemeler, kitaplarım, kalemlerim, bilgisayarım, hepsi bu sürecin parçası.
Atölyede birçok iş bir arada ilerliyor; bitmeyen, sürekli değişen bir yolculuk. Bu alan hem geçmişe hem bugüne hem de geleceğe açılan bir kapı. Üretim, sadece orada gerçekleşmiyor tabii, dış dünyadan, doğadan, yaşadığım hayat deneyimlerinden de besleniyorum. Mekânlar değişir, malzemeler değişir, ama üretimin kalbi, sanatçının o kararlı bakışında, o ısrarında atar.

Şehir, sanatsal bakış açınızı nasıl şekillendiriyor? Ankara dışında bir şehirde yaşasaydınız, sanat pratiğiniz nasıl etkilenirdi?
Yüksek lisans ve doktora dönemim boyunca Malatya’daydım, doktoranın son kısmında Mersin’e geçtim. Bu yüzden bana “Ankara dışında bir şehirde yaşasaydınız ne olurdu?” diye sorulduğunda, “Ben zaten Anadoluluyum” diyorum. Fakat şunu açıkça söyleyebilirim; taşra, sanattan uzaklaşmak için çok elverişli bir ortam. Orada kalıcı üretim yapabilmek için özel bir mücadele gerekiyor. Eğer bu çabayı göstermezsen görünmez oluyorsun, zamanla unutuluyorsun. Yaşam seni başka kaygıların içine çekebiliyor. Bir süre sonra kendin de buna inanmaya başlıyorsun. Ankara’ya döndüğümde ise bu kez daha farklı bir pozisyondaydım. Taşrada görünür olabilmek için tek başına çabalarsın, Ankara’da ise seni görmek isteyenler de çoğaldı. İlgi daha fazla olmaya başladı. Üretim sürecim açısından da bu farklılık beni olumlu etkiledi. Ama şunu da unutmamak gerekir: Ben hep eğitmen kimliğimle de tüm bu süreçler boyunca diri ve dinamik kaldım diyebilirim. Gençlerle birlikte olmak, onların gözünden dünyayı yeniden görmek, beni hep diri tuttu. Eğitim anlayışımı da bu doğrultuda şekillendirdim. Şimdi ve burada olmak, günceli ve tarihi bir arada kavrayabilmek, hem kendi adıma hem öğrencilerim adına işini iyi yapabilmek önemli benim için.
Eğitimci olarak sen de bilirsin; öğrencilere farklı bakış açıları sunmak isteriz ama kendimiz o bakış açılarını ne kadar içselleştiriyoruz, o ayrı mesele… O yüzden belki de en iyisi, insanın kendine atfedilen statüyü, dışarıdan algılandığın şeklini sürekli olarak yıkabilmeyi denemek gerekiyor. Ve bunu yapabildiğimiz ölçüde, sanatınız da diri kalabilir.

Ankara’nın sanat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Şehirdeki sanat mekânları ve aktörlerle ilgili düşünceleriniz neler?
Eskiden Ankara’da galeri sayısı azdı ama gelen sergi çoktu. Özellikle İstanbul’dan gelen sergiler, öğrencilik dönemimizde bizim için önemli bir deneyimdi. Sürekli sanat mekânlarını gezer, farklı konuşmacıların, sanatçıların etkinliklerine katılırdık. Hatta ressamlardan çok, edebiyatçıların, şairlerin konuşmalarını dinlemeye giderdik. Ama özellikle 12 Eylül’le birlikte başlayan ve 1990’larda yoğunlaşan, ardından 2000’lerden sonra daha da belirginleşen siyasi dönüşüm, Ankara’nın ideolojik yapısını da değiştirdi.
Eskiden Ankara’da sanata destek veren pek çok kurum birer birer çekildi, İstanbul’a taşınanlar oldu. Edebiyatçıların, şairlerin dergiler çıkardığı, bir araya geldiği o küçük ama anlamlı ortamlar da gitgide azaldı. Şehirde birkaç alternatif galeri dışında neredeyse tamamen piyasa odaklı bir sanat ortamı var. Evet, bir iki sanat-kültür mekânı, bir iki özel müzemiz oldu son dönemde ama onların katkısı da sınırlı. Ankara’da sanat ortamının genel olarak ciddi biçimde yoksunlaştığını düşünüyorum.

