Kasım24 , 2022

Sanatta dijitalleşme nasıl başladı, nereye gidiyor?

İlgili Yazılar

Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sında minyatüre dair betimlemeler

Bu çalışma, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk’un...

Küratörlük: Çok katmanlı bir evrenin ardında

Müzecilik kavramı ile birlikte ortaya çıkmış olan küratörlük, zaman...

Heykelleri dünyaya “Umut” dağıtıyor…

25 yıldır sanatsal üretimini sürdüren ve eserleri Türkiye’nin yanı...

Açelya Akkoyun: İnsan kendi özünü yaşamalı

Ünlü oyuncu Açelya Akkoyun “İyi ki Kadınım” isimli kitabıyla...

Sefaletine katlanmak için anlatan insan

Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Sanat eserlerinin bir bilgisayar yardımıyla dijital ortamda üretilmesi aslında yeni bir konu değil. Ancak son yıllarda ivmelenerek göz ardı edilemeyecek kadar hızla ilerleyen dijitalleşme, hayatımıza yeni giren kripto paralar ve NFT gibi kavramlar, sanatın bundan sonra alacağı şekil,     gideceği yön hakkında bizi bazı sorular sormaya yöneltiyor.

Boyaların, tuvallerin, resim fırçalarının yerini yazılımlara, çizim pad’lerine, GIF’lere bıraktığı bir geleceğe doğru emin adımlarla ilerliyor olabilir miyiz?

Distopya senaryoları yazmaya başlamalı mıyız, yoksa dijitalleşme, sanatın keşfedilmeyi bekleyen yeni ufuklara doğru yelken açmasını mı sağlayacak?

Dijitalleşme sanatı nasıl değiştirdi ve gelecekte nasıl bir hal alacak? Sanat 2.0 dönemi mi başlıyor?

Bundan yaklaşık iki yıl önce, çok sıcak bir ağustos gününde arkadaşımın bahçesinde oturuyorduk ve ağır havanın etkisiyle konuşmaya bile gücümüz yoktu. Bahçe masasının üzerinde bir sürahi limonata vardı ve içindeki buzlar çaresizce eriyordu, neredeyse biz de eriyecektik. Arkadaşım (Robin) üşengeç bir ritimle, kucağına yatırdığı gitarını tıngırdatıyordu. Sonra birden doğrulup “Baksana” dedi. “Karşıdaki evin çatısının gökyüzüyle kesiştiği yerde ne güzel bir mavi tonu var, tablo gibi. Şimdi gerçekten bir akıllı telefonum olmasını isterdim işte… Bunun fotoğrafını çekip paylaşırdım.” Robin’i size kısaca şöyle anlatayım: Kendisi asla akıllı telefon veya sosyal medya kullanmaz. Giyimiyle, kuşamıyla, konuşmalarıyla geçmişten gelen bir kahraman gibidir. Yani 80’ler, 90’lar vücuda gelse bu kesinlikle Robin olurdu… Dediği yere doğru kafamı çevirdim ve kırmızı dik üçgen çatı tam bizim baktığımız noktadan gökyüzünü çaprazlamasına ikiye bölüyordu ve gökyüzünün keskin mavisiyle çok hoş bir tablo ortaya çıkıyordu. “Gözün gördüğüyle yetineceğiz o zaman, sadece bak” dedim. Bunu dememle akıllı telefonumu alıp gördüğümüz güzelliğin fotoğrafını çekmem bir oldu. Göz ucuyla bana bakan Robin alaycı bir tavırla, “Ah siz dijital çağın insanları…” deyip sıcak havanın verdiği uyuşuklukla esneyerek kucağında gitarıyla beraber arkasına doğru yaslandı.

Şimdi yağmurlu bir Kasım gününde, bu sayımız için dijital sanatlar hakkında bir dosya konusu yapacağımızı kararlaştırdığımızdan beri kafamın içinde Robin ile olan bu konuşmayı başa sarıp duruyorum. Evet, biz dijital çağın insanları. Yediği yemeğin, gördüğü manzaranın, arkadaş buluşmasının “kanıtlarını” tüm dünyayla paylaşmadan duramayan; sosyal medyanın, dijitalin neredeyse bağımlısı, offline bir hayat düşünemeyen… Konumuz ise sanat. Sanat eserleri, sergiler, müzeler gibi kurumlar gitgide artan bir ivmeyle dijitalleşiyor. Londra’da National Gallery’ye gidip 300 yaşında bir yağlı boya tabloyu dakikalarca izlemek mi yoksa sanat eserlerinin interaktif deneyimlere dönüştüğü bir dijital sanatlar sergisinde kendini yeniliklere açmak mı? Biri bir diğerinin gerçekten de karşılığı olmak zorunda mı? Sanatı disiplinlere ayırmak ya da dijital ve klasik sanatlar diye sınıflandırmak gerekli mi? En önemlisi, dijital sanatların önlenemez yükselişine baktığımızda dijital, sanatın geleceği mi? Artık yalnızca dijital sanatların hüküm sürdüğü yeni bir çağa mı giriyoruz?

Fotoğrafçı Ben Laposky’nin “Oscillon 520” adlı eseri (1960). Laposky, floresan ekranda görüntülenen elektronik dalgaları manipüle etmek için bir osiloskop kullanıyordu. Sürekli hareket halindeki dalgaları kağıt üzerine kaydetmenin o an için bir yolu yoktu. Laposky, dalgaları fotoğraflayarak bu görüntüleri kaydetmeyi başardı ve bu dijital sanat eserini yarattı. (Kaynak: Victoria and Albert Museum, London)

MODERN SANAT ENDİŞESİ

19. yüzyılda, bildiğimiz anlamda fotoğraf makinesi icat edildiğinde çok ses getirmiş ve tartışmalara yol açarak sanat çevrelerini ikiye bölmüştü. Ünlü Fransız şair Charles Baudelaire, fotoğraf makinesinin bir sanat aracı olarak kullanılmasını eleştirenlerden biriydi. 1859 tarihli Salon incelemesinde (Salon de 1859) fotoğrafı duygulardan ve güzellikten yoksun, salt mekanik bir araç olarak tanımlıyordu. Baudelaire, realist Courbet ve Manet gibi ressamlar ve fotoğrafçı Nadar ile yakın bağları olsa da moderniteye ve modern sanata endişeyle yaklaşıyordu ve fotoğraf için “Var olanı temsil etmek gereksiz ve sıkıcıdır” yorumunda bulunuyordu. 1935 yılına gelindiğinde Alman Filozof Walter Benjamin de fotoğraf hakkında benzer görüşler ortaya koyuyordu. Benjamin, “Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri” (Das Kunstwerk im Zeitalter seiner technischen Reproduzierbarkeit) adlı makalesinde, fotoğraf makinesinin sanat eserinin aurasını öldürdüğünü, onun bulunduğu zaman ve mekandaki eşsiz varlığını ve biricikliğini yok ettiğini fakat bir yandan da sanat eserini demokratikleştirip herkes için ulaşılabilir kıldığını söylüyordu. Benjamin’in anlatmak istediğini aslında şöyle bir örnekle daha basitçe açıklayabiliriz: Mona Lisa tablosunu bilmeyen var mı? Neredeyse herkes Da Vinci’nin bu ünlü eserini bir şekilde tanıyordur. Peki ya kaç kişi bizzat Paris’teki Louvre Müzesi’ne gidip bu tabloyu yerinde görmüştür? Bu soruya “Evet” cevabını verenlerin çok daha az olduğuna eminim. Peki, o zaman Mona Lisa tablosunu görmeyi nasıl başardınız? Çünkü büyük çoğunluğumuz Mona Lisa’yı dijital dünyadaki temsilleri sayesinde tanıyoruz. (Dijital dünya derken buna geçen yüzyılın analog medya araçlarını da bu seferlik dahil etmek istiyorum.) İnternette “Mona Lisa” diye aratıp bu tablonun fotoğraf makinesiyle çekilmiş bir fotoğrafının dijitalleştirilmiş JPEG versiyonunu bilgisayarıma kaydedip evimdeki yazıcıdan bu resmi bir kağıda basıp odamın duvarına asabilirim. Ta da! Mona Lisa artık benim odamın duvarında. Ama orijinal eserin aurasını, o andaki varlığını ve biricikliğini asla elde edemem çünkü Da Vinci’nin tablosu tek ve yegane kopya olarak müzede durmakta. Üstelik benim yazıcıdan çıkardığım A4 boyutundaki kağıt parçasının da hiçbir maddi değeri yok yani eser üzerinde herhangi bir hak sahibi de değilim. Biri NFT mi dedi? Az sonra oraya doğru geliyoruz.

Photo by Alexander Shatov on Unsplash.

BİR DİJİTAL EVRENİN İÇİNDE…

Bilgisayar sanatı terimi 1960’larda kültürel alana girmeye başladı. Bilgisayarın sanat yaratmak için kullanılması tartışmaların önünü açtı ve sanatçıları yine iki gruba ayırdı. Charles Baudelaire’in fotoğrafçılığa tepkisi gibi Jacques Ellul, Herbert Marcuse ve Marshall McLuhan’ın da aralarında bulunduğu kimi teorisyenler, eleştirmenler ve sanatçılar bilgisayarın nihayetinde insan yaratıcılığını gasp edip yozlaştırabileceğinden korkuyorlardı. Bu yıllarda henüz bilgisayarlar bildiğimizden çok farklıydı. Kullanıcı arabirimi veya yazılımlar yoktu. Sanatçılar ve bilgisayarbilimcileri kendi programlarını yazarak bilgisayarın yaratıcı potansiyelini keşfetmeye başladılar. Dijital sanat terimi ise, bilgisayar mühendislerinin dijital sanatçı Harold Cohen tarafından kullanılan bir boyama programı geliştirmesiyle 1980’lerde ortaya çıktı.

1990’lar ve sonrasında ise kendimizi video art’ların, dijital resimlerin, insan hayal gücünün sınırı olmadığını gösteren görsel-işitsel deneyimlerin vaat edildiği dijital sanatlar sergilerinin, neon lambaların, hala bir türlü icat edilemeyen uçan arabaların, sayısız yeni ve genç sanatçıyla ortaya atılan taze fikirlerin, yeni akımların, yeni sözlerin, güncel bilgisayar yazılımlarının, sosyal medya uygulamalarının ve tek bir “tık”la hepsinin cümle alemle paylaşılabildiği bir dijital evrenin içinde buluverdik. Hikaye burada bitiyor mu? Tabii ki hayır. Hayatımıza giren Blockchain, kripto paralar, Metaverse ve NFT gibi kavramlar var, öyle ki NFT dijital sanat eserlerinin hem üretiminde hem özgünlüğünün korunmasında bir devrim yaptı.

Peki ya bundan sonrası? Sanatın geleceği dijital sanatlar mı? Baudelaire ya da Benjamin endişelenmekte haklılar mıydı? Peki ya dijital sanatların geleceği? Cevaplar, sanatçılardan geliyor…