Füreya Koral, Attila Galatalı, Erdinç Bakla, Jale Yılmabaşar, Bingül Başarır gibi Cumhuriyet Dönemi’nin önemli seramik sanatçıları, seramiği sadece süsleme unsuru değil, mimarinin organik bir parçası olarak ele almış; soyut anlatımlar ve geleneksel motifler aracılığıyla mekâna hem kimlik hem de ifade gücü kazandırmıştır. Sanat ile mimarlık arasındaki bu simbiyotik ilişki, yalnızca bir dönemin estetik anlayışını değil, aynı zamanda toplumun kültürel belleğini ve mekânsal deneyimini de şekillendirmiştir.

20. yüzyılın ikinci yarısında kamusal alanlarda hafızamızda yer edecek yeni bir oluşum gelişir: mimarlık-sanat birlikteliği. Bulunduğu yapıyı hatırlanır, özgün ve biricik kılan sanat eserleri (seramik, mozaik, rölyef, cam vd.), kamu binaları ve özel konutlarda günlük hayatımızda sıklıkla karşılaştığımız birer nesneye dönüşür. Mimarlık yapıtının kütlesinde, gerek içinde yaşayanları gerekse dışarıdan izleyenleri etkileyen, rasyonel yönden açıklanması güç çeşitli oluşumlar bulunur. “Plastik sanatlar”, insanın yapısı gereği kendi kimliğinin özelliklerini yaşadığı mekâna aktarma dürtüsü ile mimari tasarım sürecine organik olarak dâhil olur. Yapıya çekicilik katan bu sanat eserleri, bulunduğu mekânı zenginleştirmenin yanında ait oldukları dönemin kimliğini de yansıtır. Barok, rokoko ve art nouveau gibi üslupların yapının işlevsel, strüktürel değerlerinin önüne geçmesi, Ludwig Mies van der Rohe’nun Less is more (az çoktur) olarak formülleştirdiği modernist mimaride görülmez. Bu yeni mimari üslupta, brüt beton kullanımı ile mimarinin teknik yönü ortaya çıkarılır ve plastik sanat eserleri, sadeleşen bu cephelere birer bezeme repertuvarı olarak kendilerine yer bulur. Bu sentez, yapıya getirilen değerin yanında, çağdaş Türk seramik sanatçılarının kendi sanat eserlerini müze ve galeri dışında tanıtabileceği bir alan yaratır ve halkın sanat ile bağının güçlenmesine olanak tanır. Özellikle seramik sanatı aracılığıyla geliştirilen bu ilişkiler, mekânları yalnızca yaşanan yerler olmaktan çıkarıp sanatsal birer anlatıya dönüştürür.
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

Mimarlık ve sanat arasındaki iş birlikleri, yalnızca yapısal estetiği değil, kültürel hafızayı da besleyen güçlü bir anlatım biçimi olarak özel konutlarda da önemli bir iz bırakır. Özel konut yapılarına tasarlanan seramik veya mozaik panolar, kamu binaları veya apartman cephelerinde yer alan sanat eserleri kadar şanslı olmayıp geniş bir kitle tarafından ziyaret edilememektedir. Bu nedenle, birçok sanatçının mimari yapıya tasarladığı sanat eseri ya habersizce yok olmakta ya da uzun bir süre saklı kalmaktadır. Bu yazıda, Şehrin Panoları Projesi2 aracılığıyla ulaşma fırsatı bulunan özel konutlarda saklı kalmış eserlerin incelenmesi amaçlanmaktadır.

Cumhuriyet Dönemi’nin ilk kadın seramik sanatçılarından Füreya Koral, kamu binalarına olduğu gibi özel konut yapılarında da mimar-sanatçı iş birliğini sürdürür, dönemin erken örneklerini üretir. Koral’ın seramik duvar panoları, geleneksel Türk çini sanatını soyutlamacı çağdaş bir boyuta kavuşturur ve sanat eserlerini gündelik yaşamın bir parçası haline getirir. Bir ifade aracı olarak kullandığı seramik sanatının, mimari yapılar üzerinden toplumsal kültür hayatına karışarak yeni bir kimlik inşa edileceğine inanan Koral, Candeğer Furtun ile 1984 yılında gerçekleştirdiği bir söyleşisinde şöyle der: “Dünyadaki resim bir yerden başlamış, Rönesans’ını yapmış, oradan başka noktaya gelmiş; heykel deseniz o da öyle. Çini ise bizde 17. yüzyıla kadar en yukarı raddeye gelmiş, ondan sonra kalmış. Artık duvarlara kartonpiyer konuyor, bir Avrupa etkisi var. Bu Batı hayranlığı mimarimizde de çinimizde de edebiyatımızda da vardı. Bense o çiniyi yapmak istiyordum fakat onu yaparken bugünün modern binasında, mimarisinde yapmak istiyordum. Nasıl yapabilirim diye düşündüm. Kumaş, hat, çini motiflerini hatta Mevlevilerin hareketlerini alarak beni nereye götürecek bilmesem de bunlardan yola çıkarak bir atılım yapmam gerekiyordu. Sergideki panolarda kumaş desenlerinden alınmış, stilize edilmiş motifler vardı; renklerini kendime göre değiştirmiştim. Hat sanatından aldığım, rölyefle yaptığım panolar vardı. Mevlevilerin hareketini aldım, üç boyutlu, pano halinde yaptım. Oradan gelerek Türk evleri, natürmortlar yaptım. Hepsi Türkiye’nin havasını vermek içindi ama karışıktı. Bir yere geldim, sonra bir de baktım, kendiliğinden soyuta doğru gitmişim. O da neden? Aklımda hep bir mimari mekâna değer kazandırmak vardı ve çağdaş bir mimari mekânı soyuta getirdim. Anadolu topraklarında geleneği olan form değildir, duvar çinisidir. Bunun üzerine gitmek, gayet tabii ki eski çinileri kopya ederek değil, bugünün anlayışı ile duvar çinisi yapmak istiyorum. Bunun da olmamasına imkân yok çünkü mimaride de bir Rönesans oldu, oluyor. Yeni yeni beton kullanılıyor ve bu betonun içine renkli bir unsur koymak şart. Bu memleketin yüzyıllardır kullandığı bir malzemeyi niye biz kullanmayalım? Buna birçok kimse ‘Katiyen olmaz, yapamazsınız’ dediler. Ben ısrar ettim fikrimde, dediğim gibi ‘Mimarlığın buna ihtiyacı var ve halk da bence bunu çok kolaylıkla kabul edecek, çünkü bu halk yüzyıllardır çiniyle iç içe kalmış, çini görmüş; çeşmesine gitmiş, çini görmüş… Yani bir suratla hazırlığı var, birikimi var; bunu kolaylıkla benimseyecektir’ dedim.” 3

Özel Konutlarda Bulunan Seramik Pano Örnekleri
Mimar Utarit İzgi ve Mahmut Bir tarafından 1959 yılında tasarlanan Feneryolu’ndaki Haluk Şaman Evi, plastik sanatların mimarlığa sonradan eklenen bir “süsleme” unsuru olmasından öte, mimari tasarım sürecinin organik bir parçası olarak tasarımda yer aldığı ender örneklerden biridir (Görsel 1). Sanatçıyla kurduğu iş birliğini, mimari mekânı biçimlendiren temel bir unsur olarak değerlendiren Mimar Utarit İzgi, yapının sanatsal düzeye ulaşması için onu sıradan bir yapıdan ayırt edilebilir bir kimliğe kavuşturmayı, daha farklı bir boyutta simgesel bir değer olarak kabul eder. Füreya’nın, Haluk Şaman Evi’ne 1959 yılında tasarladığı seramik şömine, sanatçının erken dönem çalışmalarına ait olup amorf yapıda şekillendirilen seramik parçaları düz bir zemin üzerinde tasarlar.
Füreya Koral’ın seramikteki sanatsal anlatım dilinin Mimar Utarit İzgi, Asım Mutlu ve Esat Suher tarafından tasarlanan Pendik’teki Adnan Kunt Evi (1964) konutuna tasarladığı duvar panolarında daha da yerleştiği izlenmektedir. (Görsel 2). Hiçbir zaman politik veya toplumsal temaları kullanmayan Koral, bu eserinde de soyutlamacı bir anlatım ile figüratif olmayan bir tema tercih eder. Farklı boyutlardaki seramik formlar ile seramik malzemeyi fonksiyonel niteliğinden ayrıştırıp onu estetik bir değere ulaştırır. Söyleşi ve röportajlarında Selçuklu çinileri ve Osmanlı yapılarında gördüğü İznik çinilerinden etkilendiğini dile getiren Koral, iki boyutlu ve durağan bir formda olan geleneksel çinilere bir devinim ve hareketlilik katarak seramik malzemeyi mimari yapı üzerinde tekrar canlandırır.

Attila Galatalı, çağdaş Türk seramik sanat tarihi içinde 1970’lerden itibaren mimari yapılara en fazla seramik pano tasarlayan sanatçılarımızdan biridir. “Seramik Organik Yüzey” adını verdiği bir kuram geliştiren sanatçı, seramiği “klasik”, “endüstriyel”, “soyut” olmak üzere üç kategoriye ayırır4. “Soyut” olarak tanımladığı çağdaş seramik sanatını, seramiğin ulaştığı doruk noktası olarak görür. Kendi kuramına referans olarak Herbert Read’in “pişmiş toprak nesneler” üzerinden geliştirdiği modern sanattaki soyut söylemlerini alır.5 Read, en temel anlatımla, pişmiş toprak eserleri plastik sanatların en soyut şekli olarak tanımlar ve bir milletin sanatını, duyarlılık derecesini pişmiş toprak eserleriyle ölçülebileceği gibi iddialı söylemlerde bulunur. Seramik sanatını “soyut” kavramıyla tanımlayan Galatalı, eserlerinde Hitit Uygarlığı, Selçuklu, Osmanlı, Anadolu gibi farklı yerel kültürlerden alınan motif ve figürleri ara ara kullansa da tamamen soyutlamacı bir yaklaşım izler. Attila Galatalı’nın Artvin Arhavi Evi’ndeki seramik şömine tasarımı (Görsel 3) ile Gümüşsuyu’nda bir apartmana ait 1971 tarihli duvar panosu (Görsel 4) işlerinde geometrik şekillerin ilişkisine dayalı soyut anlatımları, doku karşıtlığı ve renk dengesi ile seramik yüzeye aktarır. Anıtsal olarak tasarladığı güneş kursları ve ritmik ses dalgaları onun organik yüzey sanatını aslında hareketli güçlü bir forma kavuşturur. Seramiği yalnızca durağan bir malzeme olmanın ötesine taşıyarak ona hareket katar. Galatalı’nın, her iki özel konut yapısında bulunan seramik şömine ve seramik duvar panosu benzer tondaki renk geçişleri ve hareketli yüzeyi ile yaşayan mekâna ayrı bir boyut kazandırır.

Kamusal alanlar ve özel konutlarda bulunan çağdaş seramik panoların, sanatçıların sanat anlayışlarını toplumla paylaşacakları birer platform olarak değerlendiren Erdinç Bakla, bu eserleri mekâna kazandırılan sanatsal bir heyecan olarak tanımlar. Gümüşsuyu’nda yer alan günümüzde Işıl-Hakan Güleçyüz’e ait olan Erol Simavi Evi’ne 1973 yılında tasarladığı seramik şömine, anıtsal ve âdeta üç boyutlu bir seramik heykel olarak karşımıza çıkar. Yüksek ve alçak kabartma tekniğini sıklıkla kullanan sanatçı bu eserinde, seramik yüzeyde derinlikli alanlar yaratarak üçüncü bir boyut kazandırır.
Jale Yılmabaşar’ın çağdaş seramik sanat tarihi içinde kendisine özgü motifleri ve sır renkleri bulunur; horoz, cennet kuşu, figürin, kaligrafi ve mavi, mercan, kırmızı, yeşil gibi sır renkleri ile ilk bakışta kendini yansıtır. Mimar Mahmut Bilen tarafından tasarlanan, Emirgân’da Osman ve Neyyir Barlas Evi’ne tasarladığı seramik şömine, parlament mavisi bir zemin üzerinde, kasetlere ayrılan bölümlerde soyut insan figürleri, ev motifleri ve geometrik desenler dikkati çeker.
Bingül Başarır, seramik panolarında biçim ve özün birbirini tamamlayan bir bütün olduğuna inanır, Türkiye’nin farklı şehirlerinde büyük boyutlu seramik panolar tasarlar. Seramik eserlerinde salt pişmiş toprağı kullanmaz, cam, kömür cürufu, ahşap gibi çok çeşitli malzemeleri de bir arada kullanır. İzmir’de Mimar Güner Elçin Evi’ne 1986 yılında tasarladığı seramik şömine eseri sanatçının dengeli ölçülerle planladığı, kuş figürleriyle süslediği bir kütleyi anımsatır.

Füreya Koral, Attila Galatalı, Erdinç Bakla, Jale Yılmabaşar, Bingül Başarır gibi Cumhuriyet Dönemi’nin önemli seramik sanatçıları, seramiği sadece süsleme unsuru değil, mimarinin organik bir parçası olarak ele almış; soyut anlatımlar ve geleneksel motifler aracılığıyla mekâna hem kimlik hem de ifade gücü kazandırmıştır. Sanatçılar, geleneksel formları çağdaş yorumlarla harmanlayarak geçmişle güçlü bir bağ kurarken çağdaş anlatım biçimleriyle de şekillendirmiştir. Sanat ile mimarlık arasındaki bu simbiyotik ilişki, yalnızca bir dönemin estetik anlayışını değil, aynı zamanda toplumun kültürel belleğini ve mekânsal deneyimini de şekillendirmiştir. Bu eserlerin birçoğu özel sipariş üzerine, kamusal görünürlüğü sınırlı olan özel konutlarda yer aldığı için yeterince belgelenmemiş ve tanınmamıştır. Ancak bir mimarlık-sanat iş birliği dijital arşivi olan Şehrin Panoları, bu kıymetli üretimlerin gün yüzüne çıkarılmasını ve mimarlık/sanat tarihine entegre edilmesini sağlamaktadır. Bu eserlerin büyük kısmı özel yaşam alanlarında gizli kalsa da bu çalışmada olduğu gibi yürütülen arşivleme ve belgelemeler sayesinde sanat tarihine kazandırılmakta ve mimarlık-sanat mirasının çok katmanlı yapısını görünür hale getirmektedir.
KAYNAKÇA:
1- Sanat tarihçi ve arşivci, Şehrin Panoları Projesi kurucusu
2- www.sehrinpanolari.com
3- Karoly Aliotti, Nilüfer Şaşmazer, Farah Aksoy, Füreya, İstanbul: Masa Kale Holding, 2017, s. 107, 114, 115.
4- Toprağın ve Güneşin Ozanı Attila Galatalı, Çanakkale: Çanakkale Seramik Sanat Yayınları, 1996.
5- Herbert Read, The Meaning of Art, London: Faber and Faber, 1968.
