Akademisyen ve fotoğraf sanatçısı Mert Acar ile gerçekleştirdiğimiz bu çok katmanlı söyleşi; gündelik hayatın ritminde, şehrin çeperlerinde ve çoğu zaman hızla geçip gittiğimiz geçiş peyzajlarında gizlenen, görünmez estetiğin izini sürüyor. Sanatçının çocukluk yıllarında küçük bir dijital makineyle başlayan serüveninden Hacettepe Üniversitesindeki grafik tasarım eğitimine, Amerikalı ressam Edward Hopper’ın durağanlığına fotoğrafla uzanan düşünsel ve estetik yolculuğuna hep birlikte eşlik edelim.
SÖYLEŞİ: DR. MİNE BİCAN
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Fotoğraf, çoğu zaman görünür olanın değil, görmeye alıştığımız için artık fark etmediğimizin peşine düşer. Akademisyen ve fotoğraf sanatçısı Mert Acar ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, tam da bu eşikte duruyor; gündelik hayatın içinden geçen, çoğu zaman hızla geçip gittiğimiz mekânlara yeniden bakmak için bir fırsat. Acar’ın şehir periferilerinde, geçiş peyzajlarında ve sıradan görünen mekânlarda geliştirdiği fotoğraf pratiği; araştırma ile sezgi, hareket ile durma, belgesel ile kurgu arasındaki geçirgen alanlarda şekilleniyor. Bu söyleşide sanatçının çocuklukta başlayan fotoğraf serüveninden üretim yöntemlerine, Ankara ile kurduğu ilişkiden çağdaş fotoğraf üzerine düşüncelerine uzanan çok katmanlı bir üretim sürecinin izini sürüyoruz.
Sanatla kurduğunuz ilişki nasıl başladı? Güzel sanatlar eğitimi alma kararınız belirli bir kırılma anına mı dayanıyor, yoksa zaman içinde şekillenen bir yönelim miydi?
Sanatla ilişkim lisede babamın aldığı küçük bir dijital fotoğraf makinesi ile başladı. En yakın arkadaşımla her hafta şehrin farklı bir yerine fotoğraf çekmeye gidiyorduk. Fotoğraf çekmediğimiz zamanlardaysa çizim yapıyorduk. Bu süreç zaman içinde Hacettepe Üniversitesinde grafik tasarım eğitimi almaya karar vermeme kadar uzandı. Kırılma anlarından çok gündelik hayatın ritminde şekillenen yönelimler etkili oldu.
Fotoğraf pratiğinizin biçimlenmesinde hangi düşünsel, estetik ya da kişisel dinamikler etkili oldu? Üretim dilinizi nasıl tarif edersiniz?
Yüksek lisans sürecinde yaptığım araştırmalarda Amerikalı fotoğrafçılar dikkatimi ilk çekenler oldu. Özellikle New Topographics: Photographs of a Man-Altered Landscape sergisinde yer alan Stephen Shore ve Robert Adams gibi fotoğrafçıların işlerini keşfetmek; sergi metni, makale, kitap ve röportajlarını okumak hem görsel hem de düşünsel anlamda pratiğimi temellendirmemi sağladı. Mekân ve peyzaj bağlamında fotoğrafı araştırmaya odaklandığım bu süreçte, yaşadığım şehrin periferisinde veya tamamen dışında kalan alanlara gidip fotoğraf çekmeye başlamıştım. Neredeyse hep gözümün önünde olan ama benim yeni fark ettiğim farklı bir estetiğin ve bunun çevresinde şekillenen teorilerin iç içe geçen yapısı beni çok heyecanlandırmıştı. Sürekli atölyesinde sabit bir mekânda çalışan ve üretim yapan biri olamayacağımı biliyordum. Dolayısıyla hareket halinde olmak, mekânı ve peyzajı doğrudan deneyimlemek üretim dilimi en iyi tarif eden şeylerden biri haline geldi. Pandemi dönemi tabii farklıydı. Mecburen evde geçirdiğim zamanın çoğunda, yaşadığım evi fotoğraflamaya başladım. O dönem ilham kaynağım, ressam Edward Hopper olmuştu. Hopper’ın resimlerindeki durağanlığı ben de fotoğrafta arıyordum. Bütün bu fotoğraf odaklı üretim pratiğinin yanında yerleştirme pratiklerini de sürecime dâhil ettim. Çünkü arazide mekânla ve peyzajla kurduğum ilişkinin sergi mekânına sadece fotoğrafla taşınamayacağını düşünüyordum.
Absence, 2021, 01
FOTOĞRAF ÇEKMEK BİR KEŞİF SÜRECİ
Bir projeye başlarken konu ve görsel dili nasıl belirliyorsunuz? Fotoğraf sizin için bir araştırma alanı mı, bir sezgi alanı mı yoksa her ikisinin kesişimi mi? Süreç, fikirden son imgeye kadar nasıl evriliyor?
Bazen aklıma gelen bir fikirle beraber bazen de sadece bilmediğim bir şeylerle karşılaşmayı umarak fotoğraf çekmeye çıkıyorum.
Görsel dil ve düşünce, çoğunlukla bir diğerinin önüne geçmeden eş zamanlı bir şekilde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla benim için fotoğraf hem bir araştırma alanı hem de sezgisel olarak ilerlediğim bir keşif süreci. Boş bir tuvalin yüzeyini planlamaktan oldukça farklı çünkü kadraja yerleştirmek istediğim görüntüyü dışarıda fiziksel olarak bulmam gerekiyor. Fikir ve son imge arasında yer alan tek yönlü bir süreçten bahsetmem pek mümkün değil. Çünkü karşılaştığım bir görüntünün yapmak istediğim şeyi değiştirme olasılığı her zaman var. Veya tam tersi, aklıma gelen bir fikir, fotoğraflamak istediğim şeylerin yönünü tamamen değiştirebilir.
Placeholder Serisi, 2016
ŞEHRİN ÇEVRESİNDEKİ GEÇİŞ PEYZAJI
Üretim süreciniz fiziksel olarak nerede ve nasıl gerçekleşiyor? Yaşadığınız mekân, gündelik hayat ritminiz ve kişisel çevreniz fotoğraflarınızda nasıl karşılık buluyor?
Çoğunlukla şehrin çevresinde geçiş peyzajı olarak adlandırılan mekânlarda fotoğraf çekiyorum. Şehir ile kırsal arasında kalan bu mekânlar, insanların sadece şehirlerarası seyahat halindeyken karşılaşabileceği bir peyzajla çevreli. Camdan hızla akan görüntüler, peyzajın karakterine dair her şeyi meditatif bir örüntüye dönüştürerek görünmez kılıyor.
Üretim şeklim, hızın etkisiyle sönümlenen bu peyzaja durup bakmamı gerektiriyor. Yaşadığım mekân ve gündelik yaşam ritmim, çalıştığım üniversitenin şehrin biraz dışında olması sebebiyle bahsettiğim türde mekânlardan oluşuyor.
Absence, 2022
Ankara’da yaşamak ve üretmek pratiğinizi nasıl etkiliyor? Kentle kurduğunuz ilişki fotoğraflarınızda kendini gösteriyor mu?
Ankara ve çevresi, pratiğimin başlangıcında çok belirleyiciydi ama aşina olduğumuz anlamda değil. Placeholder serisinde şehrin ve mekânların karakterini belirleyen unsurları dışarıda bıraktım. Çünkü odaklandığım konu, global bir peyzajın veya mekânın unsurlarını yersizlik bağlamında merkeze alıyordu. Şehrin veya mekânın kendi karakterini önemsediğim işlerde ise doğrudan belgesel bir dil yerine yarı kurgusal olarak tanımlayabileceğim bir yaklaşımı benimsedim. En son serim Toz, Kök, Beton’da da böyle bir yaklaşımla İstanbul’un değişen peyzajını ele aldım. Bitmeyen bir inşa sürecinin sürekli deforme ettiği peyzaj çevresinde şekillenen bu projede, deadpan olarak tanımlayabileceğim bir fotoğraf pratiğini, kurgusal metinler ve kısa öykülerle bir araya getirdim. Ortaya çıkan fotoğraf kitabı, İstanbul peyzajının hem bugününü hem de olası gelecek senaryolarını metinler ve fotoğraflar aracılığıyla, rüya mı kâbus mu olduğu belli olmayan bir anlatıda birleştirdi.
Advertise Here, 2018
Placeholder Serisi, 2015
“HERKES İÇİN TEK BİR ANKARA VEYA İSTANBUL YOK”
Başka bir şehirde yaşasaydınız üretim dilinizin değişeceğini düşünüyor musunuz?
İçeriği mutlaka değişirdi ama yine benzer yöntemlerle ilerlerdim. Geçen yıl İstanbul’da SAHA Studio’da gerçekleştirdiğim Toz, Kök, Beton serisi buna önek olabilir. Ankara’da başladığım sanat pratiğim, başka bir şehre gittiğimde projenin gidişatını belirlememde bana yön gösteren bir kılavuz görevi görüyor. Diğer yanda yakın zamanda izlediğim bir Stephen Gill belgeseli bu konuya bakışımı biraz değiştirdi. Londra’dan ayrılıp kırsal bir bölgeye yerleşen sanatçı, hâlihazırdaki pratiğini bir kenara koyarak bir fotokapan kurup sadece kuşları fotoğraflıyor. Ama fotoğrafmakinesinin fotoğraf çekmesini sağlayan tek şey, kuşların bir anda belirmesi. Kontrolü tamamen fotoğrafmakinesine ve kurduğu düzeneğe bırakmak bir fotoğrafçının yapabileceği en radikal şeylerden biri gibi. İlham verici bir çalışma şekli.
Sizce şehirler sanatçının bakışını dönüştüren bir arka plan mı yoksa üretimin aktif öznesi mi?
Her ne kadar şehirleri üretimin aktif bir öznesi olarak görsem de bunun sadece şehrin fiziksel yapısıyla ilgili olmadığının farkındayım. Çünkü her sanatçı, çağdaşlarıyla bire bir aynı şehri yaşamıyor. Dolayısıyla herkes için tek bir Ankara veya İstanbul’dan bahsetmek mümkün değil. Bir şehrin vadettiği tek tür bir deneyim yok, yüzlerce hatta binlerce deneyimin olasılığını bünyesinde gizli tutuyor. O nedenle bazen sadece eve farklı bir yoldan yürümek veya şehrin biraz dışına çıkmak bile sanatçının vizyonunu başka bir yöne çekebilir.
Suspenden Stillness, 2019
Toz, Kök, Beton, 2025
Ankara’daki sanat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz, nasıl bir ekosistem görüyorsunuz? Bu yapının güçlü ve kırılgan tarafları sizce neler?
Sayısı giderek artan sanatçı atölyeleri, bağımsız mekânlar, kolektifler ve inisiyatifler Ankara sanat ortamını ilgi çekici hale getiriyor. Özellikle Dou Printstudio Ankara sanat ortamını daha da hareketlendirdi. Davet ettikleri başarılı sanatçılar ve Doğu Gündoğdu’nun titiz çalışma pratiği ortaya inanılmaz işler çıkmasını sağlıyor. Anafartalar Çarşısında Eda Berkmen küratörlüğünde yaptıkları sergi, son dönemde Ankara’da gerçekleştirilen en heyecan verici sergilerden biriydi. Diğer yandan bağımsız yapıların finansal açıdan sürdürülebilirliğini sağlamak her zamankinden daha zor. Dolayısıyla bağımsız mekânlara finansal açıdan destek sağlayan SAHA benzeri kurumların da artması gerektiğini düşünüyorum.
Burada, diğer birçok sanatçı gibi ben de OMM, Arter veya İstanbul Modern gibi büyük ölçekli bir müze eksikliğini çekiyorum. Cermodern’in süreli sergileriyle bu açığı bir nebze olarak kapattığını düşünsem de Ankara’da merkezi bir konumda, kalıcı koleksiyona sahip bir çağdaş sanat müzesi olması gerekiyor. Özellikle sanat öğrencilerinin bu kurumlara çok ihtiyacı var. Son olarak SALT Ankara’nın da tekrar faaliyete geçmesini çok isterdim.