Anlatının değişen ritmi: İzleyici mi değişti, hikâyeler mi?

İlgili Yazılar

Karikatürist Varol Yaşaroğlu: “Düşünme şeklim bile animasyon gibi”

22 Mayıs’ta vizyona girecek olan “Süper 1 Takım: Varol...

Papyonlu yönetmen: Natuk Baytan

Cüneyt Arkın’ı “kahraman”, Kemal Sunal’ı “komedyen”, Ferdi Tayfur’u “aktör”...

Anlatının değişen ritmi: İzleyici mi değişti, hikâyeler mi?

Televizyon ekranlarında dolaşan hikâyelerin çoğu yeni değil, yalnızca daha...

63. Altın Portakal: Gecenin Yıldızı ‘Taş ve Tüy’

Türkiye'nin en köklü sinema şöleni, 63. yılını özgürlük, adalet...

Kasım Perdeyi Açıyor: Edebiyat Sahnede, Kültür Yolu Akdeniz’de, Galerilerde Son Çağrı

Sonbaharın en verimli haftalarından biri kapıda. İstanbul'da 30. İstanbul...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Televizyon ekranlarında dolaşan hikâyelerin çoğu yeni değil, yalnızca daha önce işe yaramış anlatıların yeniden üretilmiş hâlleri… “Seyirci bunu istiyor” söylemiyle tekrar edilen anlatı kalıpları da ekranlarda hız ve duygu patlamasını öne çıkarırken hikâyelerin iç tutarlılığını giderek ikinci plana itiyor. Ancak bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz, yalnızca dikkati çalmakla yetinmeyen; izleyicinin zihninde ve kalbinde iz bırakan anlatılar üretmektir.

 

YAZAN: ESRA BERK EREN

E-Bülten'e Abone Olun

Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Bölümü Öğretim Üyesi Esra Berk Eren, sosyal medya ve hız etkisiyle değişen televizyon içerikleri üzerine kaleme aldığı yazısında dikkatin bölündüğü izleme kültüründe değişen hikâyelere, giderek sadeleşen ve daha doğrudan kurulan anlatı çerçevelerine işaret ediyor.

Bugünün medya ortamı, izleyiciye sunulan üretimlerin niteliğini sorgulamayı önemli hâle getiriyor. Çünkü hangi içeriklere maruz kaldığımız ve hangilerine ihtiyaç duyduğumuz, birey olarak üzerinde düşünmemiz gereken temel meselelerden biridir. Televizyon ekranına baktığımızda sosyal medyada karşımıza çıkan kısa video akışlarını andıran bir içerik düzeniyle karşılaşıyoruz. Bu anlatıların hızla tüketilen, merakı sürekli tetikleyen ve izleyiciyi mümkün olduğunca uzun süre ekranda tutmayı hedefleyen yapılardan oluştuğunu görmek zor değil. “Prime time” diye adlandırılan kuşakta sunulan programların büyük bir bölümü, daha önce işe yaradığı düşünülen anlatı formüllerinin tekrarına dayanıyor; ağa hikâyeleri, aşiret anlatıları ya da bölgesel temalar etrafında şekillenen diziler bunun en belirgin örnekleri.

Televizyon ekranlarında dolaşan hikâyelerin çoğu yeni değildir; yalnızca daha önce işe yaramış anlatıların yeniden üretilmiş hâlleridir. Oysa bir eseri sevmemizin nedenleri çoğu zaman çok daha derindedir. İzleyici, bir hikâyeye kendini yakın hissettiğinde, karakterlerle özdeşlik kurabildiğinde ya da daha önce karşılaşmadığı yeni bir deneyimle yüzleştiğinde o esere bağlanır. En güçlü anlatılar genellikle bu iki unsuru dengede tutabilenlerdir; hem tanıdık bir duygu sunarlar hem de izleyiciyi yeni bir deneyimle karşılaştırırlar. Bu nedenle, güçlü bir senaryoda anlatı zincirinin her halkası, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Zincirin bir halkası çıkarıldığında bütün yapı sarsılmamalıdır çünkü güçlü bir anlatı, iç tutarlılığını kaybettiği anda etkisini de yitirir.

Ev işleri yapılırken arka planda açık duran televizyon
Televizyon birçok evde yalnızca bir eğlence aracı değil, gündelik hayatın arka planında sürekli açık duran bir eşlikçiye dönüşmüş durumda.

Bugün ise içerik üreticisi ile izleyici arasında karmaşık bir döngü oluşmuş durumda. “Seyirci bunu istiyor” denerek kalıplar yeniden üretilirken aynı zamanda izleyicinin beklentileri de bu süreçte şekilleniyor. Giderek daha kolay tüketilebilen, hikâye örgüsü basit ve duygusal etkisi hızlı içeriklere yönelim açıkça görülüyor. Bu durum, günümüz ekran kültüründe sürekli hareketin, yüksek tempolu aksiyonun ve anlık duygu patlamalarının hâkim olduğu anlatıları öne çıkarıyor. Bu amaca hizmet eden sahneler izleyiciyi ekranda tutmanın temel araçları hâline gelirken mantıksal bağların ya da anlatının iç tutarlılığının çoğu zaman ikinci plana itildiği de dikkat çekiyor.

İzleyici, sarsan ve iz bırakan hikâyeler arar

Sosyal medya akışlarının hızına alışmış bir dünyada duygular da hızla yaşanıp hızla tüketiliyor. Kaydırarak geçilen hikâyeler ve kısa videolar, izleme alışkanlıklarımızı derinden değiştirdi. Oysa izleyicinin çoğu zaman aradığı şey, kendisini sarsan ve içinde iz bırakan hikâyelerdir. Bir karakterle özdeşlik kurabilmek için onun duygusunu gerçekten hissedebilmek, kendi hayatımızdaki benzer anları hatırlayabilmektir. Bugün bu derinliği taşıyan anlatıların giderek azalması, dikkat çekici bir boşluk yaratıyor.

Dikkatin bölündüğü bir izleme kültüründe hikâyeler de değişiyor; anlatılar giderek daha sade, daha hızlı ve daha doğrudan kuruluyor. Yapılan araştırmalar, günümüzde birçok izleyicinin dizileri aynı anda telefonuyla ilgilenirken takip ettiğini gösteriyor. Dijital platformlar bile artık bu alışkanlığa göre içerik üretmeye başladı. Senaryo yazımında bazı bilgilerin birkaç kez tekrar edilmesi, karmaşık anlatı yapılarından kaçınılması ve ilk dakikalarda dikkat çekici sahneler kullanılması bu yeni izleme biçiminin bir sonucu. Böylece hikâyeler giderek daha sade, daha hızlı ve daha doğrudan anlatılan yapılara dönüşüyor.

Oysa yaşadığımız toplum, sayısız hikâyeyi içinde barındırıyor. Toplumsal, kültürel ve bireysel düzeyde anlatılmayı bekleyen pek çok mesele varken televizyon ekranlarında çoğu zaman yüzeysel ve tekrara dayalı hikâyelerin öne çıkması düşündürücüdür. Bu tercihin arkasında yalnızca piyasa dinamikleri değil, aynı zamanda izlenme oranlarının yarattığı baskı ve görünmez biçimde işleyen otosansür mekanizmaları da etkili oluyor. Toplumsal deneyimleri gerçekçi bir biçimde yansıtan hikâyeler çoğu zaman riskli kabul ediliyor ve bu nedenle göz ardı edilebiliyor.

Dolayısıyla bu tabloyu yalnızca izleyicinin tercihleriyle açıklamak kolaycı bir yaklaşım olur. Bu içerikleri izleyen milyonlarca insanın yaşam koşullarını anlamak gerekir. Türkiye’de televizyon, birçok evde hâlâ en temel eğlence aracı olma özelliğini koruyor. Ekonomik koşulların zorluğu, sosyal hayatın daralması ve dijital platformların maliyetlerinin yüksekliği geniş kitleleri hâlâ televizyon ekranına yönlendiriyor. Akıllı telefonların yaygınlığına rağmen internet paketlerinin sınırlı oluşu da bu durumu pekiştiriyor.

Bu nedenle televizyon birçok evde yalnızca bir eğlence aracı değil, gündelik hayatın arka planında sürekli açık duran bir eşlikçiye dönüşmüş durumda. Görüntüler ev işleri yapılırken, yemek hazırlanırken ya da çocuklara ödev yaptırılırken arka planda akmaya devam ediyor.

İzleyicinin dikkatini elinde tutmak

Televizyonun en büyük meselesi artık hikâye anlatmak değil, izleyicinin dikkatini mümkün olduğunca uzun süre elinde tutmaktır. Bugün ekranların en büyük amacı izleyicinin dikkatini ele geçirmek gibi görünüyor. Çünkü çağımızda belki de en değerli kaynak dikkattir. Ekranlar boş zaman kavramını doldurmak için sürekli yeni içerikler üretirken izleyicinin dikkatini kim daha güçlü biçimde çekebilirse o öne çıkıyor. Yine de unutulmaması gereken bir şey var: İnsanlar yalnızca vakit geçirmek için hikâye izlemezler. Hikâyeler aracılığıyla bir topluluğa ait olma duygusunu da deneyimlerler. Aynı diziyi konuşmak, aynı karakterlerle duygusal bağ kurmak izleyiciler arasında görünmez bir bağ yaratır.

Gece televizyon izleyen bir izleyici
Televizyonun en büyük meselesi artık hikâye anlatmak değil, izleyicinin dikkatini mümkün olduğunca uzun süre elinde tutmaktır.

İyi bir anlatının görevi yalnızca olayları aktarmak değildir. Önemli olan, izleyiciyi kolay cevaplardan uzaklaştırıp ona “Neden?” sorusunu sordurabilmek; onu düşünmeye, sorgulamaya ve kendi dünyasını yeniden değerlendirmeye davet etmektir. Ne var ki günümüz yapımlarının önemli bir bölümü izleyiciye düşünme ve hikâyeyi tamamlama alanı bırakmamaktadır. Oysa güçlü bir anlatı, seyircinin zihninde tamamlanmaya açık boşluklar bırakır.

Güçlü hikâyeler, hayatın bir parçasına dönüşür

Anlatılar hızlanabilir fakat insanın iyi bir hikâyeye duyduğu ihtiyaç değişmez… Hikâyenin dili, anlatıldığı coğrafyanın ruhuyla uyum içinde olmalıdır. Çünkü bir anlatının gerçek gücü yalnızca olay örgüsünde değil, ait olduğu kültürle kurduğu organik ilişkide saklıdır. Belki de bugün asıl ihtiyaç duyulan şey, yalnızca dikkati çalmakla yetinmeyen, izleyicinin zihninde ve kalbinde iz bırakan anlatılar üretmektir. Çünkü güçlü hikâyeler yalnızca izlenmez; hatırlanır, tartışılır ve zamanla hayatın bir parçasına dönüşür.