Cüneyt Arkın’ı “kahraman”, Kemal Sunal’ı “komedyen”, Ferdi Tayfur’u “aktör” yapan adamdı Natuk Baytan. Hiçbir film geleneğinin ya da türünün “ilk” uygulayanı olmamıştı belki ama en iyi uygulayanı o olmuştu. Cüneyt Arkın’ın tarihi, avantür ve polisiye filmlerini, Kemal Sunal’ın absürt mizahın doruklarına çıktığı komedi filmlerini ve Ferdi Tayfur’un şarkıcılıktan aktörlüğe geçişinin en konforlu yolunu inşa ettiği, herkesin ezberinde olan “arabesk” filmlerini çekmiş ve bu toplumun bir dönem sinemayla olan küslüğünü sona erdirerek ailelerin sinemaları doldurmasına önayak olmuştu.
YAZAN: SEDAT TULUMDAŞ
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Natuk, sözlük anlamı ile “iyi hitap eden, güzel konuşan, nutuk atan” anlamına gelen, öz Türkçe bir kelime. İsminden dolayı çeşitli spekülasyonlara maruz kalsa da Natuk Baytan, Cumhuriyetimizin ilk kuşağının çocuklarından biri olarak Selanik göçmeni bir anne ile Manisalı bir babanın oğluydu. Çocukluk yıllarından beri ve belki de doğuştan fotoğrafçılığa, filmciliğe çok meyyal bir yapısı vardı. Meraklıydı ve bu merakını da çocuklara film gösterimleri yaparak gidermeye çalışıyordu. Taşranın henüz büyük kente göçmemiş bir evladı olarak tıpkı Ahmet Uluçay’ın Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmindeki öykü gibi bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirmişti. Sadece sinemaya değil, fotoğrafa ve fotoğrafçılığa da epey meraklıydı.

İlk dönem okul yıllarını Manisa’da geçiren Natuk Baytan, babasının tekaüt dönemi gelince lise ve üniversite okumak için ailesiyle birlikte İstanbul’a gelir. Her ne kadar gönlünde sinema olsa da eğitimini tamamlamayı öncelik olarak seçer. Evvela hukuk fakültesinde şansını denese de oradaki serüveni kısa sürer ve edebiyat fakültesinin arkeoloji bölümünden mezun olur.
Eğitim ve mesleki hayatı ona bu yolculukta ne kadar katkı sağladı bilinmez ancak Natuk Baytan hep gönlündeki sesi dinlemiş ve ucundan kıyısından bile olsa sinemaya adım atmayı öncelik edinmişti.
Natuk Baytan için “alaylı yönetmen” sıfatı çok eğreti durmaktadır. Zira o hiçbir yönetmene asistanlık yapmamış, hiçbir yönetmenin gölgesinde yer almamış hep kendi çizgisini oluşturmaya çalışmış ve kendi doğrularıyla var olmuş bir adamdı. Çocukluğundan, gençliğinden ukde kalan ne varsa onu yapmayı ahdetmiş biri olarak ilk yaptığı iş bir fotoğraf stüdyosu açmak olmuştu. Hâlâ ailesinin albümlerinde yer alan gençlik dönemlerine ait kendisinin çektiği ve bastığı yüzlerce fotoğraf bulunmaktadır ki sanırım bir sergi açmaya yetecek kadar görsel barındırmakta bu albümler.
Natuk Baytan’ın fotoğrafçılıktan sinemaya geçiş serüveni, tıpkı Yeşilçam filmlerinde sıradan bir insan iken bir anda tesadüfler zinciriyle popüler olan esas oğlan hikâyesi gibi. Ancak biz biliyoruz ki o sıradan bir insan değildi. İçindeki bu cevher onu hep en iyiyi, en güzeli aramaya itmiş ve hep yeniye, farklıya olan meylini kamçılamıştı.
Kendisi sürekli film setlerine gider, çekimleri seyreder, notlar alır hatta çoğu zaman gününün tamamını sinema ve setler arasında mekik dokuyarak geçirir. Günde 3-4 film izlediği günler olur. Sinemaya âşıktır ve aşkının peşinden biteviye koşmaktadır.
Natuk Baytan, onu bilmeyenler için söyleyelim, uzun boylu, gayet Avrupai yüz hatları olan, kendine iyi bakan, çok şık ve çok karizmatik bir adam. Yine bir gün büyük bir şıklık ve karizma ile Kabataş’ta çekilen bir filmin setini izlerken filmin yönetmeni Yılmaz Atadeniz’in dikkatini çeker. Hayatında hep tesadüfler ve tevafuklar barındıran ve ileride de barındıracak olan bu güzel adamın o gün de şansı yaver gider ve tesadüf bu ya filmde oynaması gereken oyunculardan biri o gün gelmez. Yılmaz Atadeniz ise kendisine bu rolü teklif eder. Oyunculuğunu başından beri hiç beğenmeyen Natuk Baytan, madem sinemaya gireceğim neden böyle bir başlangıç olmasın düşüncesiyle kabul eder ve ilk sinema filminde ufak da olsa bir rolde oynar.
İlk yönetmenlik: Karanlıkta Yaşayanlar
Kurdun dişine kan değmiş, bir damla kan ile yetinmeyip artık et ister olmuştur. Sinemanın o büyülü dünyası onu öylesine cezbetmiştir ki filmin her aşamasında olmayı, filmi yaşamayı meslek edinmeye o gün karar vermiş; önce oyunculuk, sonra senaristlik derken, yönetmenliğe doğru emin adımlarla ilerlemeye başlamıştı. 1961 yılında çektiği Karanlıkta Yaşayanlar filmiyle sinemada yönetmenliğe ilk adımını atar. Tabii hiçbir şey altın tepside sunulmuyor insana, hiçbir zaman da başarı garantisi verilmiyor. Bazen ne kadar çok denersen dene olmaz. Muhakkak hayatının bir döneminde “Tıkandı Baba” hikâyesinin başkahramanı oluverir insan. Natuk Baytan da böyle bir döneme giriyor ve ne yazık ki ilk çektiği filmde beklediği reaksiyonu alamıyor. Sinemada tutunmak adına tekrar küçük rollerde oynamaya başlıyor ve senaryolar da bunlara eşlik ediyor. İnandığı yolda başarısız oldum hissine kapılıp tam bir umutsuzluk sarmalına düşecekken 1967 yılında Yılmaz Atadeniz’in çekmesi planlanan Hacı Murat filmi onun için bir sıçrama tahtası oluyor.

Bir Natuk Baytan geleneği: Şaryo kullanımı
Natuk Baytan, karakteri gereği durağanlığı sevmeyen, yaşamında sürekli bir yenilik ve hareket arzulayan ve bunu da büyük ölçüde başaran biri olarak mesleğinde de karakterini sergilemeyi başarmıştı. Sinemamız için çok büyük bir yenilik olan “şaryo” kullanımını Natuk Baytan gelenek haline getirmişti. Durağan ya da tek kare bir çekim tekniğini bir kenara bırakıp daha kinetik bir sinema anlayışını benimsemişti. Bu sinemamız için büyük bir yenilik, büyük bir ekol idi elbette ama Natuk Baytan sineması bununla sınırlı kalmayacaktı. O dönemlerde belki Natuk Baytan sineması diye bir olgudan bahsedemeyecektik ama tarih, gelecek 10 sene içinde bu kavramı zihnimize nakış nakış işleyecekti.

Cüneyt Arkın’ı “kahraman”, Kemal Sunal’ı “komedyen”, Ferdi Tayfur’u “aktör” yapan adamdı Natuk Baytan. Hiçbir film geleneğinin ya da türünün “ilk” uygulayanı olmamıştı belki ama en iyi uygulayanı o olmuştu. Cüneyt Arkın’dan başlayalım. Cüneyt Arkın’ın tarihi ve avantür filmlerini, özellikle Battal Gazi filmlerini Natuk Baytan başlatmamıştı ama devam ettiren ve en güzel Battal Gazi filmlerini çeken oydu. Zihnimizde hâlâ bile yer edinen birçok kült sahne Natuk Baytan’ın eseridir. Yine bu filmlerde sıklıkla gördüğümüz oyuncunun mimik reaksiyonlarının yakın çekimde ve izleyiciye göstere göstere çekilmesi ve bu sahnelerin ardı ardına kurgulanması da yine Natuk Baytan ekolünün bir diğer alâmetifarikasıdır.
Cüneyt Arkın’ın arkasındaki güç
Yine Cüneyt Arkın’ın başrolde olduğu polisiye filmlerin de ilk yapanı Natuk Baytan değildi. Melih Gülgen ile başlayan serüveni Baytan öyle bir seviyeye çıkarmıştı ki Cüneyt Arkın yıllarca benzeri filmlerle milletin sesi olmaya, izleyiciyi her seferinde galip çıkarmaya gayret eden filmlerle hayatını idame ettirdi. Sinemamızın düştüğü erotik film bataklığında -ki birçok Yeşilçam oyuncusu sinemayı bıraktı o dönemlerde- Cüneyt Arkın’ın da o çukura düşmemesi adına can simidi vazifesiydi bu filmler. Türk halkının belki de Cüneyt Arkın’ı bu denli çok sevmesine önayak olan isimdi Natuk Baytan. Yıllar sonra Cüneyt Arkın bir röportajında Natuk Baytan’ı benzer şekilde anmış ve her defasında ondan sitayişle bahsetmiştir.

Ferdi Tayfur gibi bir arabesk müzik şarkıcısından aktör yaratıp onun da sinemada kalıcı olmasını sağlayan isimdi Natuk Baytan. Ferdi Tayfur’un şarkıcı olarak çok sevildiği, halkın “Bir filmi olsa da izlesek” dediği dönemlerde, Hulki Saner’in Temel Gürsu yönetiminde çektiği Çeşme ve Derbeder filmlerinden sonra izleyici sinemayla barışmış ve artık aileleriyle izleyeceği filmlere talepkâr olmuştu. İşte tam bu dönemde Natuk Baytan, Ferdi Tayfur ile filmler çekmeye başladı. Bu filmlerde Ferdi Tayfur’un sanat hayatına öyle bir dokunuş yapmıştı ki yıllar boyu sürecek bir birlikteliğin de temelini atmıştı. Malum, Yeşilçam sineması dublaj ile kaim olmuş bir geleneği sürdürmekteydi. Ferdi Tayfur’u da ilk filmlerinde dönemin jön sesi Abdurrahman Palay seslendirmişti. Ancak bu uyumsuzluğun ve tekdüzeliğin farkında olan Natuk Baytan, Esen Günay’ın sesi ile Ferdi Tayfur’un oyunculuğunu birleştirmiş ve ortaya “özdeş” diyebileceğimiz bir seslendirme çıkmıştı. Şimdi bile birçok Ferdi Tayfur hayranı, filmlerdeki sesinin onun gerçek sesi olduğunu düşünür. Bu da Natuk Baytan’ın önemli bir başarısıdır.


Kemal Sunal’ın dönüm noktası
Kemal Sunal’ın hayatında da dönüm noktasıdır. Kemal Sunal o dönemler Ertem Eğilmez’in Arzu Film şirketiyle sözleşmeli bir şekilde filmler çekmektedir. Oradan başka bir yerde oynayamaz bu nedenle. Natuk Baytan ise onunla film çekmek istemektedir ama ne mümkün… Memduh Ün, Fatma Girik ve Natuk Baytan bir iş birliği yaparak Kemal Sunal’ın kendileriyle film çekmesi için gerekli girişimleri yapıyorlar. Bu konuda Kemal Sunal da çok istekli. Neticede Kemal Sunal’ın Arzu Film ile olan sözleşmesi bitiyor ve onun için âdeta yeni bir hayat başlıyor.
Kemal Sunal’ın oyunculuğu, Natuk Baytan’ın yönetmenliği, komedi ve mizah anlayışı ile harmanlanınca ortaya muhteşem bir kariyer çıkıyor. Baytan, dönemin en büyük mizah yazarlarından Suavi Süalp’in de desteğiyle şimdilerde kült olmuş Sahte Kabadayı, Sakar Şakir, Avanak Apti gibi birçok film çekiyor Kemal Sunal’a. Sonra yine bu mizah anlayışının, bu geleneğin birer devamı olarak Korkusuz Korkak, Yedi Bela Hüsnü, Üç Kâğıtçı, Tokatçı, Tarzan Rıfkı, Atla Gel Şaban gibi filmleri de sinemamıza kazandırıyor.

Natuk Baytan’ın komedi filmlerinde ilgi çeken en önemli husus, kahramanın başına herhangi bir olumsuzluk geleceği zaman bir tesadüf zinciriyle bu olumsuzluktan sıyrılması ve kötü adamların hep bir zaafının, hep bir kusurunun olması. Korkusuz Korkak’taki Ayı Abbas’ın limona zaafı, Sahte Kabadayı’daki Dikiştutmaz Sabri’nin nasırlı olması ve ayağına basınca tüm kabadayılığının yerle bir olması, Üç Kâğıtçı’daki Satılmış Efendi’nin hurafelere olan sonsuz inancı gibi sayabileceğimiz onlarca örnek mevcut. Bu karakterlerin lakapları da bir o kadar orijinal ve daha önce hiçbir Yeşilçam filminde görmediğimiz cinsten; Karamürselli Deli Hamdi, Gardırop Fuat, Karbonat Erol, Kız İsmet, Dikiştutmaz Sabri, Komodin Bahattin, Gaddar Kerim, Sansar Selim ve daha niceleri.
Ayrıca bu karakterlerin, dönemin sokak jargonuna olan hâkimiyeti de kayda değer bir özellik. Hele de Natuk Baytan gibi bir salon adamının, bir beyefendinin böylesi bir jargona olan hâkimiyeti şaşılacak türden bir özellikti. Bütün bunlar Baytan’ın Kemal Sunal’a sunduğu komedi dünyasının yansımasıydı. Günümüzde bile hâlâ bu karakterler ve bu absürt mizah anlayışı analiz edilerek ilgilileri tarafından her bir detayı ayrı ayrı incelenerek makalelere konu edilmektedir.
Alfred Hitchcock’a saygı duruşu
Natuk Baytan, sinema anlayışında ve yönetmenlik serüveninde Alfred Hitchcock’tan oldukça etkilenmiş ve özellikle onun cameo sahnelerini kendisi de filmlerinde uyarlamıştı. Baytan’ın kızı Müjde Baytan Köseoğlu ile yaptığım röportajda babasının özellikle bunu yaptığını, kendi oyunculuğunu pek sevemediği için sessiz ya da tek kelimelik rollerde yer alarak hayranı olduğu yönetmen Alfred Hitchcock’a bir saygı duruşu gerçekleştirdiğini ifade etmişti.
“Çektiği tarihi filmlerde cameo yapması çok zordu” diyor kızı; “çünkü o dönemin imkânsızlıklarından dolayı tarihi filmlerde ona göre kostüm bulunması epey meşakkatli bir işti” diye de ekliyor. Avanak Apti’de bankadaki adam, Yedi Bela Hüsnü’de durakta bekleyen adam, Sakar Şakir’de tavla oynayan adam, Sahte Kabadayı’da mafya masasında oturan adam, Atla Gel Şaban’da at yarışı kuponu yatıran adam gibi onlarca cameo sahnesinde boy göstermişti Natuk Baytan.

Filmin tüm sahnelerini deftere çizerdi
Kızı Müjde Baytan Köseoğlu, babasının ilginç bir özelliğinden de bahsediyordu; Natuk Baytan, filmi çekmeden önce gelen senaryoya göre her sahneyi çizermiş deftere. Bütün planları tek tek çizer, kafasında o filmi çeker ve sete gittiğinde bunu harfiyen uygularmış. Disiplin onun için olmazsa olmaz bir olgu. Tanju Korel gibi bir oyuncuyu sete geç geldiği için aile dostu bile olsa o gün çekmeyip bu konudaki tutarlılığını, disiplin ve adalet anlayışını herkese göstermişti. “Gerekirse sette yatacaksın, eve gitmeyeceksin ama o çekim saatinde sette hazır bulunacaksın” diye de uyarısını eklemişti.

Natuk Baytan’ın bu kadar başarılı olmasındaki bir diğer etken ise diğer yönetmenlerin aksine sadece oyuncu kadrosu olarak değil, set işçileri açısından da kemik bir kadro ile çalışmasıydı. Sinemamızda pek sık rastlanmayan bu tutum zaman zaman Ertem Eğilmez’de görülse de set ya da diğer kadro yapılanması bakımından sabit bir kadrosu var mıdır bilemiyoruz. Natuk Baytan, çalıştığı oyuncu kadrosunun yanında set işçilerini de çeşitli figürasyon işlerinde kullanır, onlara oyuncu olma ya da filmde görünme imkânı sağlar ve onların da sadece setten değil, oyunculuktan da para kazanmasına vesile olurdu. Bu sebeple ona hepsi “baba” derdi. Vefatından sonra bu ekip dağılınca o kadro da uzun süren işsizliklerle boğuşmak zorunda kalmıştı.

Natuk Baytan, ‘80’li yılların ortalarına geldiğimiz zaman kendi dünya görüşü ve milli duruşunun bir yansıması olarak İttihat ve Terakki’nin kurucusu Talat Paşa’nın uğradığı suikastı ve o suikaste giden süreci anlatmak üzere Duvardaki Kan adında bir TV dizisi yapmak için TRT ile görüşür. Mim Kemal Öke’nin eserinden uyarlanacak bu dizi için hem yurt içinde hem de yurt dışında birçok gerçek mekânda çekimler yapılır. Hâliyle içinde bolca siyasi söylem ve milletlerarası ilişkileri ilgilendiren sahneler olduğu için kızı Müjde Baytan Köseoğlu’nun anlattığına göre o dönem epey tehditler alırlar. Hem aile olarak hem de Natuk Baytan’ın şahsına yönelik bu tehditler sadece söylemde kalmış, eyleme –iyi ki- geçmemiş ve tatsız birtakım hadiseler yaşanmamış.

Natuk Baytan, 1986 yılının ortaları geldiğinde hastalanmıştı. 1.96 boyunda 102 kg ağırlığında bu dağ gibi adam, kendisine o malum hastalığı asla yakıştırmamıştı. İyileşmeyi umut ettiği o günlerde yine senaryosunu Mim Kemal Öke’nin yazdığı Bir Milletin Doğuşu filmini çekeceğini söylemişti. Bu hastalık döneminde Kemal Sunal ile de Tarzan Rıfkı adında bir film çekmişti. Ancak bu filmin neredeyse tamamında yönetmen koltuğunda kendisi yoktu. Filmi, reji ekibi bir şekilde bitirmişti ama yönetmen kısmında her zamanki gibi Natuk Baytan ismini yazmışlardı. Çünkü o, emeğe hep saygı göstermişti, emekçiler de ona bu saygı duruşunu gerçekleştirmişti.
Son yapımı: Duvardaki Kan
Natuk Baytan, 5 Aralık 1986 tarihinde hayatını kaybetti. Son yapımı Duvardaki Kan’ın izleyiciyle buluştuğu dönemde, son bölümü göremeden hayata veda etti.
Yaşamı hep güzel tesadüfler ve tevafuklarla örülü olan, ilahi denk gelişlerin tecellisini daima hayatında tecrübe eden; yeri geldiğinde bir salon adamı, yeri geldiğinde bir sokak kabadayısı imajına kolaylıkla bürünen ve o tiplerle şeksiz, şüphesiz güvenilir bir bağ kuran; sinemamıza hem çekim teknikleri hem senaryo hem de rejisörlük açısından büyük yenilikler getirip bambaşka bir komedi anlayışını yerleştiren bu büyük yönetmen hâlâ bile çeşitli etkinliklerle anılıp hem kişiliğinden hem de sanatından her defasında söz ettirmektedir.

O 101 yaşında ama sinemamıza getirdiği yenilikler hâlâ taptaze, genç ve hâlâ 18 yaşında. İyi ki yaşamış, iyi ki geçmiş hayatımızdan…
