Kasım27 , 2022

Fabrikayla değişen dünya, dünyayla değişen Fabrika

İlgili Yazılar

Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sında minyatüre dair betimlemeler

Bu çalışma, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk’un...

Küratörlük: Çok katmanlı bir evrenin ardında

Müzecilik kavramı ile birlikte ortaya çıkmış olan küratörlük, zaman...

Heykelleri dünyaya “Umut” dağıtıyor…

25 yıldır sanatsal üretimini sürdüren ve eserleri Türkiye’nin yanı...

Açelya Akkoyun: İnsan kendi özünü yaşamalı

Ünlü oyuncu Açelya Akkoyun “İyi ki Kadınım” isimli kitabıyla...

Sefaletine katlanmak için anlatan insan

Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Boğaz’ın bir köşesinden 200 yılı aşkın süredir hem İstanbul’un dönüşümüne tanıklık eden hem de bu dönüşüme paralel sokak sokak değişen, bina bina eklenen mimari bir organizmanın içinde, Beykoz Kunduradayız. Bugünlerde sinema ve dizi sektörünün gözde platolarından biri olan bu tarihi tesisin zaman ve yaşam ritmi de buraya özgü.

YAZI: ASLI ORTAKMAÇ
FOTOĞRAFLAR: SERDAR ERDOĞAN – MÜZE ARŞİVİ

“Sabah düdüğüne alışıktır herkes, böyle düüüt dediği zaman ilk düdükte kalkarlar, ikinci düdükte iş başında olurlar.”
Geçen yüzyılda, yaklaşık yetmiş sene boyunca belki binlerce çocuk, saati Beykoz Kundura Fabrikasında çalan mesai düdüğüyle öğrendi, belki de binlerce ailenin günlük yaşamı bu düdüğe göre düzenlendi… Ağustos ayında ziyaretçilerle buluştuğu ilk günlerde Kunduranın Hafızası: Bir Fabrikaya Sığan Dünya sergisine uğradığımızda şans eseri karşılaştığımız Beykoz Kundura Güvenlik Şefi Cemil Pirmit, o çocuklardan biri olduğunu anlatmıştı. “Dayım fabrikada çalışırdı; pek çok yaşıtım gibi ben de fabrika düdüğüyle uyanır, okula hazırlanırdım. Akşam düdüğünü duyduğumuzda ise bilirdik ki annelerimiz, babalarımız, akrabalarımız fabrikadan çıkıyor, az sonra evde olacaklar.”

Temmuz 2021’de açılan Kunduranın Hafızası: Bir Fabrikaya Sığan Dünya sergisi için Kasım ayı itibarıyla rehberli turlar başladı. Ziyaretçileri geçen yüzyılın işçi semti Beykoz’da Sümerbank Deri ve Kundura Sanayi Müessesesi günlerinde bir yolculuğa çıkaran sergiyi biz de Beykoz Kundura Proje Koordinatörü Süreyya Topaloğlu (sağda) rehberliğinde deneyimledik.

Bu kez, tam da rehberli turların başladığı günlerde Beykoz ilçesinin sosyokültürel ve ekonomik yapısının gelişmesinde önemli rol oynayan fabrika ve fabrikanın dokunup dönüştürdüğü yaşamlarla ilgili daha detaylı bilgi almak için ziyaret ediyoruz sergiyi. Yıllar evvel işçilerin mesaiye başlarken kullandığı kart basma makinesinde kartlarımızı basarak başlıyoruz biz de sergi deneyimimize. Yine çok şanslıyız, çünkü rehberimiz Beykoz Kundura Proje Koordinatörü Süreyya Topaloğlu. O da çok şanslı olduğunu düşünüyor. Zira koruma konusunda uzman bir mimar olarak özgün hali, dokusu korunarak yaşatılan, dönüştürülen bir alanda ve zamanla işlevini yitirerek kullanılmaz hale gelen tarihi bir endüstriyel yapının, çağdaş sanat ve kültür merkezine dönüştürülmesini hedefleyen bir projede görev alıyor.
Topaloğlu, Beykoz Kundura Fabrikası ile ilgili çalışmalarının kültürel mirası koruma odaklı bir yaklaşımla üç farklı ölçek üzerinden devam ettiğini söylüyor: “İlkini; yapıların, alanların korunması, ikincisini; kağıt eser ve makineler gibi taşınabilir varlıkların korunması ve son ölçeği de endüstri mirasının somut olmayan üzerinden yani fabrikada çalışanlar, onların aileleri ve çocuklarıyla yapılan söyleşiler üzerinden korunması olarak özetleyebiliriz ki serginin kurgusu da ağırlıklı olarak bu anlatılarla şekilleniyor.”

Serginin kahramanları fabrika çalışanları ve Beykoz halkı

1950’li yıllarda Saya Atölyesi

Gerçekten de sergi deneyimi kuantum zıplamalarıyla dolu bir zaman yolculuğuna çıkarıyor sanki bizi. Üretim faaliyetlerinin devam ettiği dönemdeki fabrikayı ve çevresindeki yaşamı, resimler, belgeler, makineler vasıtasıyla keşfederken bir yandan da o fotoğraflardaki ustabaşılar, eğitim şefleri, hemşireler, işçiler, alana yerleştirilmiş ekranlarda 40-50 yaş almış halleriyle, o günleri yad ederken karşımıza çıkıveriyor. Sergide fabrikadan kalan makineler, belgeler, afişler, malzemeler, eski çalışanlar ve ailelerinin bağışladığı fotoğraflar, objeler hatta ayakkabılar bu video söyleşilerle anlam kazanıyor, ziyaretçinin zihninde yeniden hayat buluyor sanki. Kundura Hafıza’nın arşivindeki yaklaşık iki bine yakın yazılı ve görsel belgeden alınan seçki, döneme şahitlik eden 200’ü aşkın kişiyle yapılan söyleşiler ve bu anlatıların yer aldığı videolar rehberliğinde iş gücü, üretim, eğitim, zaman, şehir gibi temalar üzerinden bütüncül bir kurguya dönüşüyor.

Beykoz Kundura arşivinden sergilenen bir önemli belge de Cahit Sıtkı Tarancı’nın inci gibi el yazısıyla doldurduğu iş başvuru formu. Talep ettiği iş ve maaş sorularına “Ne uygun görülürse” diye yanıtlayan şair, 29 Kasım 1937’da işbaşı yapıyor. Tarancı’nın başvuru formunda referans olarak verdiği isim ise o günlerde Cumhuriyet gazetesinde yazan Peyami Safa.

Alanın girişinde, fabrikadan çıkan nihai ürünlerden örneklerin sergilendiği Arasta isimli vitrinli bölüm bulunuyor. Arasta, üretimin sürdüğü günlerde fabrikadaki satış mağazasının adı. Çoğu fabrika çalışanlarının ailelerinden hediye olan ve orta yaşlarına gelmiş her okuyucunun hatırlayacağı Sümerbank marka ayakkabıların, cüzdanların zarafeti ve dayanıklılığa hayran kalmamak mümkün değil. Ama özellikle bir çift siyah beyaz kösele ayakkabı hepimizin dikkatini çekiyor. Bu ayakkabıların hikayesi bile fabrikayla çalışanları arasındaki manevi bağı, tesisin burada yaşayanların hayatını nasıl değiştirip dönüştürdüğünü anlamak için yeterli. Topaloğlu şöyle anlatıyor bu göz alıcı pabuçların öyküsünü: “Fabrikaya çocukken giren ve 50 yıl burada çalışan Ömer Hulusi Özki, kendisi için tasarlayıp yapmış bu ayakkabıları. Çalışmaya başladığı günden itibaren kendini o kadar geliştiriyor ki yurt dışına staja gönderiliyor ve dönünce fabrikada eğitimler veriyor. Serginin devamında geliştirdiği tekniklere ve tasarımlara dair özel çizimleri de var.” Fabrikanın aileden biri hatta aile gibi hissedilmesinin bir diğer kanıtı ise bu ayakkabıların, Özki’nin kızı tarafından fabrika sergisine hediye edilmesi.

Nitekim sergi boyunca dinlediğimiz anlatılarda da “Biz bir Sümerbank ailesiydik” ifadesi sık sık çarpıyor kulağa.
Şüphesiz ki serginin kahramanları, fabrika çalışanları ve Beykoz halkı. 1800’lü yıllarda dere kenarına bir değirmen yapılması vesilesiyle bölgeye kağıt fabrikasının kurulması, yanına bir tabakhane eklenmesi, ardından Osmanlı döneminde sadece orduya ayakkabılar, postallar, koşum takımları üreten bir tesis inşa edilmesi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu üretim merkezinin Sümerbank Deri ve Kundura Sanayi Müessesesine dönüşmesiyle birlikte Cumhuriyet ideallerinin topluma nasıl nüfuz ettiğine, ideal bir çalışan sınıf profilinin nasıl ilmek ilmek işlendiğine fotoğraflar, belgeler, anlatılar üzerinden şahitlik ediyoruz. Fabrikanın toplumla ilişkisi sergi kitapçığında da şu ifadelerle anlatılıyor: “Sinemayla ilk kez Kundura’nın gösterim salonuna dönüşen yemekhanesinde tanışan mahalle sakinleri, her cumartesi “amcaların”, “dayıların” fabrikadan getirdiği kumanya helva ve Ayşegül kitaplarını bekleyen çocuklar, sendikanın Çayır’da organize ettiği meşhur toplu sünnet töreninde sabahın ilk ışıklarına dek dönemin yıldız isimlerini dinleyen Beykozluların anlatıları, fabrika ile semt arasındaki çok katmanlı ilişkileri görünür kılar.”
Beri yandan Cumhuriyet döneminin ilk endüstriyel atılımı Sümerbank ve toplumsal kalkınma ideolojisinin ötesinde sergi, ilçenin tarihini, toplumsal yapısını okumak için de önemli bir fırsat sunuyor. Hafta sonları fabrikanın iskelesinden vapura binip “şehre inen” işçiler, dört gözle akşam paydos düdüğü ile işçilerin alışverişe çıkmasını bekleyen esnaf, ağırlıklı olarak fabrikanın dikiş atölyelerinde çalışan kadın işçilerin molalardaki sohbetlerine dair fotoğraflar, hatıralar döneme ışık tutar nitelikte.

üstte, Beykoz Kundura’da yılbaşı kutlamaları. 1958-1970 yılları arasında Saya Dairesi’nde çalışan Özcan Aysoy, aynı zamanda fabrikada konserler veriyordu.

Sendikayla hareketlenen sosyal hayat, bugün müzeyi renklendiriyor

Sergi deneyimi sırasında bir yandan ham derinin işlenmesinden ökçenin takılmasına ayakkabı üretiminin tüm aşamalarını, süreci ve ait oldukları dönemi yansıtan makineler üzerinden takip ederken diğer yandan zamanında Türkiye’nin ayakkabı fabrikasında çalışanların sınıfsal gelişim sürecine de tanıklık ediyoruz.
Fabrikadaki toplumsal yaşam için milat Deri-İş Sendikasının kurulması sayılıyor. Kazlıçeşme’de tabakhane işçilerinin sendikalaşma faaliyetleriyle paralel olarak 1948’de Beykoz Kundura Fabrikasında da Deri-İş Sendikası kuruluyor. Fabrikada kreşin açılması, şanı tüm İstanbul’a yayılan toplu sünnet törenleri ve işçilerin ev sahibi olması amacıyla iki etapta inşa edilen lojmanlar hem ilçenin fiziksel çehresini değiştiriyor hem de çalışanların ve hatta ailelerinin ve sonraki kuşakların hayatını etkileyecek kalıcı izler oluşturuyor. “O kreşte büyüyen çocuklar, bugün sergimizi ziyaret ettiğinde anlattıklarıyla, karanlıkta kalan fabrika tarihinin bazı bölümlerinin aydınlanmasını sağlıyorlar. Bir mekanla ilgili çalışırken daha önce yaşamış kişilerden burasını dinlemek, bizim de mekana ve işimize başka türlü bağlanmamıza yol açıyor” diyor Topaloğlu.
Aslında sergi sadece geçmiş yaşamları incelemiyor. Geleneğinde olan üretim nosyonunu koruyarak fabrikayı üretmeye devam eden bir merkez haline getiriyor. Nitekim Topaloğlu, bu noktada alandaki tüm malzemelerin sökülebilir pleksiler arasında korunduğuna dikkat çekiyor: “Bunun bir sebebi de arşive yeni malzeme eklendikçe, serginin güncellenmesine, ana şemayı değiştirmeden, içeriğin yenilenebilmesine imkân sağlaması.” Sergi ne zaman bitecek sorularına da bu yüzden hep aynı cevabı veriyorlar: “Daha yeni başladık.”

TARABYADAN BİLE DUYULAN, ŞİKAYET KONUSU MESAİ DÜDÜĞÜ

Serginin konumlandığı mekan da yıllar içinde büyüyüp genişleyen ve bugün 183 dönüm araziye yayılan Beykoz Kundura kompleksi içinde özel bir yere sahip. Sümerbank zamanında ayakkabıların şekillerini uzun süre korumaları amacıyla yapılan ahşap kalıpların üretildiği Marangozhane, 19. yüzyılda Kağıt Fabrikasının bir bölümü olarak inşa edilmiş aslında. Bu binaya yayılan sergi alanı üç ana bölümden oluşuyor: Fabrikaya Sığan Dünya’nın bütün tarihini kapsayan ana sergi alanı, ayakkabı üretiminin devam ettiği günlerden faaliyetlerin tanıtıldığı siyah beyaz filmin gösterildiği, yüzlerce kalıbın ve Sümerbank marka ayakkabı modellerinin sergilendiği fırın bölümü – kalıpların yapımında kullanılan kütükler, bu bölümde kurutuluyormuş- ve sergiyi ziyaret eden miniklere yönelik yaratıcı atölyelerin düzenlendiği, zamanında üretim amirinin odası olarak kullanılan alan.
Boğaz’a sırtını dayamış Beykoz Kundura’nın atölye bölümünde incelediğimiz maketinde bile hissedilen heybetinden etkilenerek alanın diğer kısımlarını başka bir gün ziyaret etmek üzere binadan ayrılıyoruz. Zamanında ta karşıdan, Tarabya’dan bile duyulan hatta otelin yabancı misafirlerini uyandırdığı için şikayet konusu olan düdük sesini biz de bir an duyar gibi oluyoruz. Zaten saat de mesai bitimini gösteriyor artık.